Toskana yaşamının devam ettiği iki kale-köy: Borgo San Lorenzo, Marradi

Diyelim ki şanslı insanlardan oldunuz ve oraların en güzel zamanı olan baharda Bologna’ya uçak bileti aldınız. Oradan da trenle Floransa’ya geçip Floransa’yı adım adım keşfedeceksiniz. Ben bu muhteşem iki şehre değil de arasında kalan, Toskana vadisinin el değmemiş güzellikleri ile dolu, uğrayabileceğiniz iki küçük kasabadan bahsetmek istiyorum.

Toskana vadisi aslında Siena, San Gimignano vb. gibi turistik kale-köylerle ünlenmiş durumda. Her biri de muhteşem ötesi ama turist kalabalıkları da ayrı haber konusu tahmin ettiğiniz üzere!

Benim aşağıda önerdiğim bu iki kale-köyde ise turistlerin olmadığı, hakiki Toskana yaşamını görebileceğiniz güzelliğe ve sadeliğe sahip. Özellikle yalnız seyahat edenlere, kafa dinlemek isteyenlere bire bir!

Sonrasında da Floransaya devam eder ve halkın arasına tekrar karışabilirsiniz 🙂

Borgo San Lorenzo

Bologna’dan – Borgo San Lorenzo’ya trenle ortalama 2 saat süren bir yolculuk ile ulaşabilirsiniz.

Borgo San Lorenzo için konaklama önerisi: Hotel Locanda Degli Artisti

Borgo San Lorenzo, yeşil Toskana bölgesinin hem kalbi hem de en eski kale-köylerinden biri. Toskana vadisinde bu tarz kale köyler ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendiriliyor. Etraflarında kale duvarı var. İçinde de küçük küçük evler, yeşil panjurlar, gözetleme kuleleri, çan kuleleri, dar sokaklar ve kale kapıları geçitleri var. Hemen hemen hepsi hala tüm ihtişamıyla dimdik ayakta. Borgo San Lorenzo bu tip orta çağ köyünün restore ederek korunduğu ve içinde hala yaşam olan en güzel örneklerinden…

Bu kasabada kahve barında kalabalıkların arasından süzülüp “uno espresso per favore” ile kahvaltı keyfi yapabilirsiniz.

Marradi

Bologna’dan-Marradi’ye trenle ortalama 1.30 saatte ulaşabilirsiniz.

Marradi için konaklama önerisi: Palazzo Torriani

Marradi de yokuşları bol olan şirin mi şirin bir kale köy. İtalyan dağ bisikletçilerinin iyi bildiği bu kasaba çeşitli zorluk derecelerine sahip dağ bisikleti rotaları sunmakta. Yukarıda tavsiye ettiğim otel olan Palazzo Torriani bu kasabaya başlı başına bir seyahat sebebi. Tam 500 yıllık bir bina! Sahibi Anna Maria da tatlılığı, güzelliği ve kibarlığı ile nam salmış kusursuz bir İtalyan hanımefendisi. Michelin yıldızlı restoranların hepsine taş çıkaracak nitelikte ıspanaklı tortellini ve mürver çiçeği kızartması burda tadabilirsiniz.

_DSC3210
Borgo San Lorenzo
_DSC3101
Borgo San Lorenzo
_DSC3115
Borgo San Lorenzo
_DSC3225
Borgo San Lorenzo
_DSC3257
Borgo San Lorenzo
_DSC3250
Borgo San Lorenzo kahvecisi, yer bulmak ne mümkün!
_DSC3309
Marradi
_DSC3320
Marradi
_DSC3365
Palazzo Torriani içinden bir görünüm.
_DSC3402
Marradi
_DSC3454
Nom nom, ıspanaklı tortellini…
_DSC3457
Mürver çiçeği kızartması

_DSC3576_DSC3963

Toskana’da doğa, tarih, yemek dolu bir yolculuk: Mugello

Uzun zamandır Toskana kırsalını, tepelerini, servilerini ve tarihi kasabalarını görme hayalleri kuruyordum. Floransa’nın başkent sayılabileceği Rönesans’ın ana vatanı diyebileceğimiz İtalya’nın kuzeyinde yer alan Toskana vadisi;  yeşil panjurlu binaları, doğa harikası manzaraları ve şirin kaleli kuleli köyleri ile  Ortaçağ yaşamına kapı aralıyor.

Toskana vadisi bir iki saat mesafe ara ile birbirinden güzel rotaları barındırıyor: 294 basamaklı Pisa kulesi, şarap cenneti Siena, kuleleriyle ünlü kale-köy San Gimignano, Bahçeleri ile ünlü Lucca, ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendirilen Monteriggioni. Bu rotalar öyle ünlenmiş ki güneşin kendini göstermeye başlamasıyla bölge adeta ziyaretçi akınına uğruyor.

Size anlatmaya çalışacağım rota olan Mugello vadisi,  Toskana vadisinin Umbria sınırına gelmeden, Apenini dağları eteklerindeki son Toskana vadisi oluyor. Henüz uluslararası turistlerin akınına uğramamış bir bölge olduğundan diğer Toskana kasabalarına göre daha sakin ve daha İtalyan bir hava taşıyor. Bu bölgede de elinizi sallayınca tarihe ve doğaya çarpıyorsunuz. Mutfak ise yanında hediye geliyor. Doğası yemyeşil, tarihi köklü ve korunmuş, mutfağı da parmak yedirtecek cinsten. Daha ne ister ki insan! Şimdilik bu bölgeye sıcak havalardan kaçan İtalyanlar ve Toskana vadilerinde uzun yürüyüş, trekking yapan Almanlar gidiyor. Bahsedeceğim kale köyler Borgo San Lorenzo,  Marradi, Scarperia, Sant’Agata ve Vicchio köyleri. Yalnız keşfedilmemiş rotalar tabi ki burada bitmiyor. Bu vadide hangi noktada duraklarsanız duraklayın tarih, iyi yemek ve en önemlisi iyi kahve garanti. Yerel ürünler ile yavaş yaşamdan bir nebze tatmanız çok olası.

Günlerden bir bahar günü kendimi nihayet İstanbul -Pisa uçağında buldum! Uçakta kulak misafiri olduğum yolcular “işe bak, İstanbul’da bi yere gitmem üç saat sürüyor Pisa’ya iki saatte gelebiliyoruz” diye benim de aklımdan geçenleri seslendiriyorlardı. Tabi ki uçaktan inince Pisa’da eğlenceli turistik şamatalardan yaptım: Piazza Mirraccoli meydanına uğradım, eğik Pisa kulesini dik tutmaya çalışıyormuş gibi fotoğraf çektirdim. Bir süre güzel Arno nehri kıyılarında gezip nefis katkısız gelato’nun tadına baktım.

_DSC2754
Uçak alçalmaya başlayınca sisli vadi manzaralarını görmeye başlıyorsunuz.

_DSC2822

_DSC2864
Yağan yağmurdan Pisa kulesi yansıması fotoğraflama çabaları..
_DSC2965
Pisa Arno nehri kıyısında Geleteria de Coltelli gelatosu

Esas aklımda olan ise “Toskana doğası” idi. İnsana oturduğu yerden saatlerce izleyebileceği eşsiz bir pastoral manzara sunan doğa: Yemyeşil tarlalar, minik tepeler, terra cotta renginde çiftlik evleri ve gökyüzüne yükselen ince uzun serviler.. 2000 yıllık yaşam geçmişine sahip Toskana ovalarında, yeni doğan çocuklar için zeytin ağacı dikmek yerine rüzgar tutma ve peyzaj etkisine sahip servi ağaçları dikilirmiş. O yüzden eğer bir tepede servi ağaçları görüyorsanız onların arkasında mutlaka bir çiftlik evi vardır.

1.Gün – Borgo San Lorenzo Kasabası

Pisa’dan yaklaşık iki saat süren bol Toscana manzaralı bir araba yolculuğu sonrasında Mugello vadisinin merkezi kasabasına ulaştım. Borgo San Lorenzo, bu yeşil Toskana bölgesinin hem kalbi hem de en eski kale-köylerinden biri. Toskana vadisinde bu tarz kale köyler ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendiriliyor. Etraflarında kale duvarı  örülü olan kale-köyler küçük evlere, yeşil panjurlara, gözetleme kulelerine,  çan kulelerine, dar sokaklara ve kale kapıları geçitlerine ev sahipliği yapıyor.   Hemen hemen hepsi hala tüm ihtişamıyla dimdik ayakta. Modern yaşam  bu orta çağ köyünü koruyarak, restore ederek kurulmuş. Parklar, nehir kenarında manzaralı yürüyüş yolları, eski kent merkezinde bina ve panjurları ne renk boyanacağı gibi öğeler belediye tarafından kontrol ediliyor. Şansa bırakılmıyor. Ertesi sabah erkenden uyanıp dar sokaklarını hemen arşınlamaya başladım. Etrafta kimsecikler yok diye düşünürken meğer insanlar İtalyan usulü kahvaltıdaymış. Yani, kahve barında ayakta “un kafe” ve kruvasan ikilisi ile yapılan kahvaltı.Kahve barında kahve isterken “Eat Pray Love” Julia Roberts gibi hissetmemek elde değil :).  Kafenin hemen bitişiğindeki sokakta da haftalık pazar kurulmuş. Bizim pazarlarımızdan ayrılan yönü satılan yiyeceklerin tazeliği… Belli ki az miktarda olan gıdalar uzun yollardan gelmek yerine yakın bölgelerden getirilmiş. Akşam yemeğni de hemen kilisenin karşısında bulunan trattoriada yedim. Şef’in ilgisi inanılmazdı. Benle uzun uzun nasıl bir yemek istediğim hakkında konuştu. Meğer burada yiyeceğiniz yemeği severek yemeniz çok önemliymiş. Şefler memnuniyetiniz için inanılmaz dikkatli çalışıyor. Özenerek pişiriyor, özenerek servis yapıyor.  Sonradan öğrendiğime göre yemek yemeden evvel şefin masalara uğrayıp konuşmaları aslında buradaki yemek kültürünün neredeyse bir parçası.

_DSC3101
Borgo San Lorenzo saat kulesi

_DSC3115_DSC3124

_DSC3188
Yürüyüş rotası manzarası

_DSC3192

_DSC3210
Borgo San Lorenzo tarihi kapısı

_DSC3225_DSC3242_DSC3244_DSC3248

_DSC3250
Sabah erken saatlerde kahve barındaki kalabalık

_DSC3257

2.Gün Marradi Kasabası

Umbria’ya daha yakın olan bu kale-köy Bologna Floransa tren hattı üzerinde yer alıyor. Daha doğrusu tren buradaki ana ulaşım öğesi. İkinci önemli öğe ise bisiklet. Kıvrıla kıvrıla giden araba yolları boyunca dağ bisikleti ve yol bisikleti  sevdalıları için türlü türlü planlı yollar bulunuyor. Hemen bu köyün girişinde de Mugello vadisinin bisiklet yolları ile ilgili haritalar bulunmakta. İtalya’nın yarışa hazırlanan birikletçilerini de bu kasabada görmek mümkün. İtalyan arkadaşlarım ve ben Borgo San Lorenzo’dan yaklaşık 30 dakika süren bir tren yolculuğu sonrasında muhteşem bir 500 yıllık Toskana evinin, Palazzo Torriani’nin konuğu olduk. Müze, konukevi karışımı olan bu dört dörtlük Toskana evi restoran ve konukevi olarak hizmet veriyor. Gerçek bir Toskana hanımefendisi Anna Maria’nın köklü ailesinin özel tariflerinden Sanbu Çiçeği kızartması ve Ispanaklı, taze racotta peynirli Tortelli tatma şansına eriştik.

_DSC3267

_DSC3274
Mugello vadisinin kıvrımlı yolları İtalya’da bisikletçilerin favori rotası.
_DSC3270
Sadece bisikilete açık dağ yolları da bulunuyor. Bu rotaların çoğu kolaylık ve zorluk derecelerine göre sınıflandırılmış.

_DSC3309_DSC3320

_DSC3365
Palazzo Torriani tarihi süslemesi.

_DSC3402_DSC3422

_DSC3454
Ispanaklı Tortellini
_DSC3457
Sanbua Çiçeği kızartması. 

3. Gün Scarperia Kasabası

8 Eylül 1306’da Mugello vadisinin merkezi olması planlanan Scarperia köyü kurulur.Bu köy tarihi Bologna, Firenze yolu üzerinde kurulduğundan ve yerleşenlere toprak vaat edildiğinden kısa bir zamanda geçiş bölgesinde önemli bir yerleşim merkezi olur. Altı ayda bir Floransa’nın atadığı “vicario”lar gelir bölgede vergisini toplar sonra başka bölgelere atanırmış. Restore edilen San Barnaba kalesinin içi 1300’lü yıllardan itibaren bölgeyi yöneten valilerin armaları ile dolu. Bir zamanlar  13 kulesi olan bu kale-köy İtalyanın en güzel korunan kale köylerinden biri olarak ödüllendirilir. Scarperia’nın bir başka ünü ise el yapımı bıçakları. Bir zamanlar bu küçücük köyde 80’e yakın bıçak atölyeleri bulunurmuş ve kale-köy’ün temel geçim kaynağını oluştururmuş. Şimdilerde bu sayı rekabet edememe yüzünden beşe düşmüş. Bu bıçakçılardan biri olan Fabio’ya uğruyoruz ve kendi elleri ile yaptığı bıçaklardan bir tanesini satın alma şansına erişiyorum. Fabio bu işi zanaatkar babasından öğreniyor ve devam ettiriyor.

Sant’Agata di Scarperia köyü – O kadar küçük bir köy ki doğru düzgün bir bakkalı bile bulunmuyor. Ancak o kadar iyi korunmuş bir köy ki restore edilen kapılar, restore edilmeyen kapılar..Etrafında manzaralar görmeye değer.

_DSC3641
San Barnaba kalesinin iç duvarları Floransa tarafından atanan “Vicario”ların bıraktığı aile simgeleri ile süslenmiş.

_DSC3657_DSC3671

_DSC3675
Vicario odası. Mobilyalar 1700’lü yıllardan kalma.
_DSC3708
Vicario armaları aynı zamanda kalenin dış duvarına da işlenmiş durumda.
_DSC3726
Fabio’nun elinde tuttuğu bıçaklar bir zamanlar evlenenlerin birbirine aldığı hediyelermiş. Kendisi bıçak ustalığında 3. kuşak.
_DSC3768
askıda çamaşır fotoğraflamadan olmaz 😛

_DSC3825

_DSC3838
Scarperia parkından manzara.
_DSC3862
Sant’Agata kulesi

_DSC3867_DSC3872_DSC3875_DSC3881

 

4.Gün Vicchio Kasabasında akşam yemeği.

Toskana’nın kıvrımlı yollarında 4. günümde de akşam yemeği yemek üzere Michelin yıldızlı bir restorana Ristorante Alberto’ya gidiyoruz. Evet evet doğru duydunuz.. Orda uzakta bir yerdeki, köydeki bir restoran Michelin yıldızı alıyor ve oldukça ünlü. Hafta içi kalabalık olan bu restorana, hafta sonu rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Çiftliklerinin ve etlerin bu bölgede ünlü olması dolayısı ile yerel biftek ve etler hazırlayan bu ristorante yerel tarifleri ile  ünlü.  İnanılmaz renkli ve sempatik aşçımız Cristian Borchi bizi karşılıyor. Kendisi ile yine Toskana aşçılarına özgü hangi yemekle mutlu oluruz hakkında konuşmalar yapıyoruz. Çatıda Toskana güneşi ve güzelim manzarası karşısında büyüyen çeşit çeşit baharatı gösteriyor bize: biberiye, kekik,fesleğen benim tanıyabildiklerim.. Taze baharat kullanmayı sevdiğini söylüyor…Sonra bizzat mutfağa geçtik ve ısırgan otu ve terracota peyniri kullanılıan Mugello usulu Tortelli’mizi hazırladık. Sonrasında da yemeklerimiz konuşmalarımıza göre az az tadımlık geldi. Böyle bir yerde yemek, güzel kaliteli bir Toskana şarabı ile 30€ civarında mal oluyor.

_DSC4009_DSC4017_DSC4067

_DSC4095
Siyah truf mantarı. Toscanadan toplanan bu mantar çok nadir mantarlardan. Özel izne tabi yetkililer tarafından yılın belli döneminde yine bu bölgeden toplanıyorlar.
_DSC4096
Isırganlı, taze racotta peynirli Mugello tortelli makarnası

Via Degli Dei mini yürüyüşü

Bologna’dan Firenze’ye yaklaşık 200 km’lik bu tarihi yürüyüş yolu Toskana vadisinin neredeyse tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Genelde Almanların yürüdüğü bu rotada ben de 2 saat kadar San Piero a Sieve yakınlarında yürüme şansına eriştim. Kırmızı beyaz trek rotalarının ağaç gövdelerine işaretlendiği bu rota sahiden inanılmaz. Kuş cıvıltıları, yeşilin binbir tonu, yuvarlak tepeler, Vespa Ape’ler, çiftlik evleri ve serviler bana eşlik etti.  Bu mini yürüyüş bile bana doğanın bizim kadar hızlı olmadığını tekrar hatırlattı.

_DSC3963_DSC3905_DSC3908_DSC3977_DSC3968

Ulaşım

Toskana’nın bu bölgesine ulaşmak için Pisa veya Bologna havalimanlarını kullanabilirsiniz. Buradan da keyifle ve seyrede seyrede gitmek için en güzel yol araba kiralamak olsa da her iki şehirden Borgo San Lorenzo ve Marradi’ye trenle ulaşım oldukça kolay. Özellikle Floransa’dan kalkan bazı trenlerle Floransa -Borgo San Lorenzo mesafesi 35 dakika kadar kısa bir süre. Tüm tren saatlerini de trenitalia web sayfasından http://www.trenitalia.com/ öğrenebilirsiniz.

Konaklama

Borgo San Lorenzo merkezde 3 ve 4 yıldızlı otellerin yanı sıra bu bölgede apartman kiralama, çiftlik kiralama gibi oldukça popüler hale gelen “yavaş tatil” seçenekleri de bulunuyor.  Burada işler biraz ters işliyor. Ne kadar kırsalda ise  ücret o oranda artabiliyor. Konaklama seçenekleri için otel sitelerinden arama yapabilir yahut Mugello turizm il müdürlüğünün web sayfasına göz atabilirsiniz. http://www.mugellotoscana.it/

Palazzo Torriani’yi aşırı beğendim. Balayı rotası için kral ve kraliçeler gibi kuş sesleri arasında konaklanabilecek bir rota olduğunu düşünüyorum.

Yeme İçme

Ben İtalya’nın herhangi bir yerinde şu ana kadar yediğim şeyden memnun olmadığımı hiç hatırlamıyorum. Bu bölgedeki aşçılar ise ekstra özenli. Memnun kalıp kalmadığınızı bizzat sorarak öğrenmeye çalışıyorlar. Sadece Pizzeria, Trattoria ve Ristorante kavramlarını bilmekte fayda var. Fiyatlar konusunda bilgi veriyorlar çünkü. Pizzeria nispeten ucuz, Trattoria restoran kıvamında ama nispeten ucuz, Ristorante ise genelde birinci sınıf hizmet veren mekanlar oluyor.

Apperativo

Kuzey İtalya için önemli bir kavram olan apperativo içtiğiniz içeceğe para ödeyip yanında ikram edilen atıştırmalıkları yediğiniz öğün oluyor. Şu anda tüm İtalyaya yayılmış olan bu akımı deneyimlemeden dönmeyin derim. Hatta genelde servisli masalarda yemek yemeden daha ucuza geldiğinden güzel Toscana şarapları eşliğinde karnınızı doyurabilirsiniz.

 

Adatepe köyü adeta Rembetiko sahnesi

Kaz dağlarının eteklerine kurulu şirin köy Adatepe bir zamanlar bir arada yaşayan Rum ve Türklerin günümüze kalmış bir mirası. İstanbul’da tükenmişlik sendromu yaşayan enteller buradan evler alıp restore eder, yaşamaya başlar  köy halkı ile birlikte 427 kişilik bir kültür bütünü oluşturur. Bu köyün en kıymetli özelliği ise “betonun” olmamasıdır.

20160221_172730

20160221_162514İda yamaçlarında kurulan bu köyün romantik pastoral  güzelliği ayrı. Küçükkuyu’dan itibaren zeytin bahçeleri arasında kıvrıla kıvrıla tepeyi tırmanıp enfes körfez manzarası ayrı güzel. Zeus altarı civarında çam ve badem  ağaçları, gün batımı manzarası, tepeler ayrı güzel. Ancak benim için köyün en kıymetli yönü Rembetiko’nun hüzünlü güzelliğini hissettiğim sahne gibi olması.Bir iki gün de olsa kendimi yavaş akan bir tiyatro sahnesinde, Rembetiko filminin içinde hissettim.

Amerikada “Blues of the Greek refugees” diye ünlenen Rembetiko müziği için Yunan arabeski demek mümkün bence 🙂 ama esas kalbimde taht kurması Rembetiko filmini izlememle birliktedir. Oradaki can alıcı sahneyi hatırlayanlarınız vardır. Yorgo Marika’ya rembetiko söylemen için güzel sesinin olması gerekmez, acıyı hissetmen gerekir demesi ile Marika acı dolu geçmişini hatırlar, acıyı iliklerinde hisseder ve iç titrenen sesiyle kaigomai kaigomai’i söylemeye başlar.

Filmde bol bol acı en ufak bir ajitasyona gitmeden anlatılır. İzmir’de bir tavernanın arka odasında doğan Marika’nın mübadele ile Atina’ya göçü, orada yaşadığı derin yoksulluk, itilmişlik, işsizlik konuları işlenir… İki parça kemik yiyebilmek için feda edilen değerler işlenir…

Bir zamanlar 500 hanenin yaşadığı Adatepe’de  fırın, bakkal, berber, kunduracı,zeytinyağı fabrikası hatta meyhane varmış. Meyhane’de Rebecca adlı bir rum kızının Refika adını alarak güzel sesiyle şarkı söylediğine dair efsane dilden dile dolaşır. Sonra Refika bir Türk gencine aşık olur 1. dünya savaşının patlak vermesi ile askere giden Necip bey orada ölür. Refika sonrasında Midilliye gider. Bu hikaye ile ilgili de farklı farklı varyasyonları dilden dile dolaşır durur. Adatepede her yerde görebileceğiniz güzel Rum kızı Refika’nın ünlü fotoğrafı ise büyük ihtimal Refikaya ait değildir.

Gidip görülesi, yavaş seyahat edilesi bir yer Adatepe. Gerçek olmadıklarını bile bile efsanelerini dinlemeli, Zeus Altarında mümkünse sevgili ile beraber gün batımını izlemeli…Eğer kışın gidiliyorsa Rum evlerinin ünlü tüm evi ısıtan şöminenin önünde kahve içmeli, küçük köy meydanının asırlık çınarlarının altında da kahvaltı etmeli ya da çay içmeli. Taş örme sokakların arasında tavukları gütmeli, köpek yavrularını sevmeli.

20160221_152507

20160221_170948

20160221_162828

Köydeki yavaş yaşamın en çok keyfini çıkaranlar ise çocuklar. Sabah uyanıp sokaktaki kocamış köpeği ekmekle doyuruyor sonra sıra kedilere yemek vermeye geliyor. Ondan sonra da gelsin  taş kullanarak kale yapmalar. Mehmeti, Ahmeti çağırmalar.. İlkokul 2. sınıfta olduğunu söyleyen bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istersin?” sorusunu yönelttim. Akla hayale gelmeyecek tokat gibi bir cevabı oldu. “Büyümek çok sıkıcı. Ben büyümek istemiyorum ki!”

Bonus rembetiko:

 

 

Kıyıköy kışın daha güzel

Kıyıköy, Kırklareli iline bağlı Karadeniz kıyısında şirin mi şirin bir balıkçı kasabası.

İstanbuldan Tem Edirne yönünde gidip Çerkezköy gişelerinden çıktıktan sonra Saray yönünde devam edip oradan da Güngörmez, Bahçeköy gibi Trakya köylerinden geçip, güzel güzel çamurlanan mandalar ve Istıranca  etekleri, orman manzaraları eşliğinde yol alıyorsunuz. Yol Saray sonrasında bol bol viraj içermesine rağmen seyahatin keyifli bir kısmını  oluşturur. Özellikle Bahçeköy mandaları ile ünlü olduğundan manda yoğurdu ve sütü satışlarını yol kenarında bol bol görürsünüz.

Saray yönünden köye giriş yaptığınızda sizleri kırmızı tuğlalardan örülmüş sur (kale) duvarı karşılıyor. Surların içinde, kasabada, ahşap ve taştan yapılmış tarihi rum evleri bulunuyor. Bugünlerde bu evler maalesef oldukça bakımsızlar. Neyse ki kediler durumu tatlandırıyor.

ımg-20151212-wa0000.jpg.jpeg

Mübadeleyle birlikte türklere terkedilen; trakya’nın karadeniz kıyısındaki nadir rum yerleşimlerinden biridir Kıyıköy.  Eski adı da Midye imiş. Hani lise tarih derslerinden ezberlerimize zorla sokulan Ayastefanos anlaşması ile Enez Midye hattı yukarısı Ruslara bırakıldı’da bahsedilen Midye Kıyıköydür.

2000’li yılların başında dehşet güzel doğal manzarası, yemyeşil ağaçları, dereleri, uzun kumsallı plajı ve ucuz balıkçıları ile nam salmış bir cennetti adeta. Haftasonları veya bayramlarda sadece İstanbul değil Tekirdağ ve Kırklareli ilçelerinin de yoğun ilgisi ile tıka basa dolan bir köydü. Şimdi de dolup taşıyor ama eski ucuzluğu kalmadı, İstanbul fiyatları ile rakabet eder halde. Gittikçe de kirlenen bir yapıya sahip olmaya başladı. Halbuki 2007 sayılı resmi gazete kararı ile burası bir eko turizm merkezi olarak seçilmiş bir yer.  Hala eğer haftasonu veya bayram seyran gibi zamanlarda gitmeye çalışırsanız kalabalık ve dar sokaklarında ilerleyemez hale gelebilirsiniz.

Şimdilerde kış gelmek üzere olduğundan esas güzelliği ortaya çıkıyor Kıyıköyün. Yakan trakya soğuğu, rüzgar ve doğal manzara eşliğinde kışın günübirlik gidip sakin sakin sahilde şöyle bir yürüyüş iyi gelir . Limana, balık teknelerine, mini lagüne tepeden bakan çay bahçelerinde  (Kartal Çay Bahçesi veya Marina Cafe gibi) çay içip, kahvaltı edebileceğiniz mekanlarda da ısınmak mümkün.

Kış aylarında Kalkanı ile bilenen bu köyde Kalkan da yiyebilirsiniz. Ancak  bana göre ne çayda ne kalkanda beklentilerinizi yüksek tutmamakta fayda var. Fiyatlar da bahsettiğim gibi eskiye oranla yüksek.Örnek vermek gerekirse manzaralı  çay Marina Cafe’de 1,5 TL. (Aralık 2015)

Mehmet Yaşin’in programında Kıyıköy Köşk restoran:

ımg-20151212-wa0001.jpg.jpeg
Soğuk ve rüzgarın yansıdığı balıkçı limanı. 

20151212_123501.jpg

Sakız adasının büyüleyici Pyrgi köyüne bisiklet yolculuğu / A bike ride to incredible Mastic village of Chios, Greece

Bisikletlerle nerede deniz kum güneş tatili yaparız? Bisikletlerimizi hangi otobüs şirketi alır? Sürme mesafeleri gibi minik minik araştırmalar yapınca hedef olarak Sakız adasını seçtik. Kamil Koç’un otobüs başına 2 bisiklet almak gibi bir uygulaması var ama telefonda bunu halletmek istemiyorlar pek. Biz de yoğun olmayan bir hafta içi gün seçip yoğun olmayan saatlerde İstanbul’da metro ile bisikletleri Çeşme’ye taşıdık. İstanbul metrosunda bisiklet taşımak için ekstra ücret alınmıyor. 1 bilet yeterli. Sakız adasına seferleri olan Ertürk Lines ta bisiklet dostu. Oldukça yardımcı oldular.

Çeşme’den kalkan Sakız adası feribotuna bindiğimizde aslında aklımızda deniz kum güneş tatili vardı. Hani böyle kumsalda uzanırsınız sıcaklayınca denize, üşüyünce tekrar kumsala, acıkınca gelir sakız reçeli, sakızlı kahve gider sakızlı toffee, sıcaktan tekrar bunalırsınız buz gibi frappe söylersiniz serinlersiniz öyle bir tatil hayaliydi.. Zaten kutsal kaynak ekşi sözlükte de bol bol okumuştuk Sakız adasının sahilleri ve kumsalları etkileyici diye.. Ancak bize esas büyüleyici gelen sakız bahçeleri arasından Pyrgi köyüne bisiklet yolculuğumuz oldu. İlk sürpriz feribot yolculuğunun sadece ve sadece 20 dakika sürmesi. Süper değil mi? Tahmin ettiğimden bile yakın…

Adaya adım atar atmaz ayağımızın tozuyla frappelerimizi yudumladık. Yunanistanda kahvehanede oturur gibi takılan amcalar artist artist frappe yudumluyorlar. Frappe de kondanse süt, instant kahve ve süt karışımından oluşuyor ve mikserle çırpıyorlar o yüzden oldukça leziz ve görüntüsü hoş.

As a couple we enjoy travelling by bike so much so we searched for a travel destination that is bike friendly and searched as well alternatives to transfer our bikes from Istanbul. Chios island is a close destination and we liked the idea to have a sunny beach holiday with some bike involved in it.  Kamil Koç coach company allows up to 2 bikes per bus but you can not handle it via phone or internet. You need to directly negotiate it with the coach itself.  We used Istanbul metro that allows bikes outside rush hour, no extra payment is needed for the bikes and than got to the coach to Çeşme. Than from Çeşme we used Erturk lines who were bike friendly as well.

When we headed from Çeşme what we had on our minds was to do a holiday on the beach. You know the ones that you lie on the beach under the sunny sky and when you are hot you jump in the sea, order mastic coffe, frappe or drink and enjoy it etc..However we were very much impressed instead from the bike ride to the amazing Pyrgi village within the Mastic Villages of Chios. To our first surprize at just the beginning of our journey the ferry ride just took 20 minutes! Chios island is so close to Turkey shores…

1486583_10153370342268713_2358631221360258688_n
Frappe Sıcakta gerçekten iyi geliyor / The Greek frappe is to be enjoyed under the hot Sun 🙂

Konaklayacağımız hostel Chios merkeze 4 km uzakta Karfas yakınlarında bir yerde Topakas House’idi.  Sahilde bisiklet sürerken karşı kıyılar olan Çeşme sahillerini ve Türkiye rüzgar güllerini izleye izleye gidiyorsunuz. Hostele vardığımızda Türkçe /İngilizce / Yunanca konuşabilen süper sıcakkanlı evsahibemiz Eleni biraz şaşırdı bisikletlerle gelmemize ama hemen alıştı 🙂 Karfas gerçekten bir deniz cenneti.

The hostel that we would stay was Topakas House which is a 4 km bike ride to the centre of Chios. You are riding on the shore viewing Çeşme shores and wind tirbunes of Turkey an amazing sea shore.. Than we met our cheerful host Eleni that could speak Turkish and English. Karfas is a real heaven of beaches.

20150610_090240
Sabahın erken saatlerinde Karfas plajı. / Calm Karfas beach early in the morning.

Biz böyle tatil yapacağımızı düşünürken esas gidilmesi ve görülmesi gereken yer Sakız köyleriymiş meğer. Sakız adası Yunanistanda geliri turizme değil de tarıma dayanan nadir adalardan biri. Adanın sadece güney kesimi sakız ağacı koşulları için elverişli. Şansa bak ki 2 sene evvel itfaye sınavını geçemeyen biri bir yangın başlatıyor ve bu küçük alanda büyük çapta sakız ağacı bahçelerinin yanmasına sebep oluyor. Ne fena 😦

We thought we would be doing a beach holiday as the picture in the above however we soon realized that there are heavenly beautiful mastic villages to be seen. Chios island is one of the rare Greek islands whose economy do not enitrely rely on tourism. The island’s south part is hometown of Mastic tree. Mastic aroma is areal favourite aroma in Easter Europe and Turkey. Unfortunately 2 years ago a fire brigade candidate that was not able to pass the firbrigade test sets a fire in Mastic gardens area resulting in a destruction of a huge mastic gardens. How unfortunate 😦

20150611_115421
Yoldaki bir sakız ağacı bahçesi / A mastic garden on the road

Eleni’ye bisikletle 25 km mesafedeki Pyrgi köyüne gideceğimizi söylediğimizde ooooo çok uzak nasıl yapacaksınız yol bol rampalı inişli çıkışlı diye tepki verdi hemen 🙂  Onunla beraber oturan öteki teyzeler de destekledi. Ama sabır ve inatla düştüğümüz inişli çıkışlı zorlu yolu sağ salim atlattık. Zorlandık tabi. Sonuçta bizler 2 masa başı çalışanı her gün bisiklete binmeyen tipleriz 🙂 Ama manzaranın güzelliği, sakız ağaçları bahçelerinde dinlenmelerle hemen hallediyorsunuz.

When we told Eleni that we would be riding to Mastic village Pyrgi she reacted immediately that it was so far and slopy and  the other ladies sitting around her supported her idea but we were determined to go not by tourist bus but by bikes. We have to admit that it was a tough and slopy  journey but  in the end we were happy. It is not an easy journey for office workers that do not ride bike every day.We have to acept that fact 🙂 The sceneric beauty of the ride, mastic gardens were marvellous though..

Pyrgi’ye ulaştığımızda çok mutlu olduk. Begonviller arasında inanılmaz güzel bir mimari… Bu arada Büyükadada görmeye alıştığımız pembe begonvillerden farklı olarak adaya özgü biraz daha koyu pembe-kırmızı arasında bir renkte begonvillerle kaplı evlerin çoğunluğu bu adada.

The paperflower is everywhere in Chios just that the color is not the pale pink color, what we used to see in Prince island in İstanbul bur a darker-reddish pink.

20150612_14043920150611_13484620150611_134547

Ceneviz ve Osmanlı esintileri taşıyan Pyrgi köyü mimarisi gerçekten muhteşem. Binaların tüm dış cepheleri scrafitti veya ksista olarak bilinen bir teknikle geometrik şekillerle dekore edilmiş. Bu yöntemde kumla ve çimentoyla kaplanan dış cephelerin üstüne bu desenler çiziliyor. Genelde de köylüler biber, domates,patlıcan kuruttuklarından çok güzel görüntüler ortaya çıkabiliyor. Kristof Kolombun bu köyde doğduğu iddia ediliyor.

The most interesting feature of Pyrgi are the decorative designs scratched into the exterior walls of the houses, known as scrafitti orksista. Mostly geometric forms, ksista has gone through several periods and may have originated in Genoa or in Istanbul. The process, which is still practiced today, even on the modern buildings of the village, begins with the spreading of a mixture of sand, asbestos and cement on the walls of the house. The villagers dry tomateo,papper and auborgine on the oter walls and create a much more secenery. Cristof Colomb is beleived to be born in this village.

20150611_13395220150611_134507

20150611_134347

20150611_13442620150611_135622

20150611_14015720150611_135651

20150611_13335320150611_132449

Bir de böylesine güzel bir köyde üstüne kocaman Feta oturtulmuş Grek salata, Mastika pastası (Sakızlı pasta) ve Uzo varsa daha ne ister insan?

What coud possibly a human want more than a Greek salad with a big piece of Feta on it, a Mastic Cake and some Ouzo??

20150609_14473920150611_12394920150611_214927

Uçansu Şelalesi

Haftasonu Gemlik’te oturan annemleri ziyaret ettiğim sırada biraz macera yaşamak adına yörede sözü edilen, National Geographic’e bile konu olmuş fakat çok az doğa insanının ziyaret etmeye üşenmediği, Samanlı Dağları Naldöken tepesi eteklerindeki bir vadi içerisine izlenmiş Uçansu Şelalesi’ne gitmeye karar verdim. Bilineni Antalya Gebiz’de bulunan bu doğal havuzdan bir tanede Bursa ili Gemlik ilçesine bağlı yazlık kasaba olan Büyükkumla Köyü sınırları içerinde bulunmakta.  Ancak insanların kolay ulaşabileceği bir yerde olmadığı için pek bilinmiyor, doğal haliyle kalabilmesi adına bu bir bakıma iyi bir şey 🙂 Kazam mübarek olsun diyerek bisikletime atladım. İlk olarak Gemlik – Armutlu karayolu üzerinde bulunan Büyükkumla Deresi üzerindeki köprüden sağa sapıp ( Yolun bir tarafı yerleşim yeri diğer tarafı vadi olduğu için hangi yönde ilerlemeniz gerektiğini kolayca anlayabilirsiniz) meşhur gemlik zeytinlerinin yetiştiği zeytinliklerle çevrili vadiye daldım ve bu vadinin dibine doğru devam eden patikayı takip etmem gerekti. Yol orman patikası tadında ancak dağ bisikleti sağolsun sorunsuz yol alabildim ve bundan 60 yıl öncesinde sel felaketi nedeniyle terkedilmiş olan Eski Büyük Kumla Köyü’ne (Kumlakebir) ulaşmayı başardım. Burası apayrı bir keşif noktası sayılır çünkü eski köy denilen yerde hamam, cami, köprü ve mezarlık kalıntıları hala yerli yerinde durmakta.

Eski Büyükkumla Köyü Meydanı
Eski Büyükkumla (Kumlakebir) Köyü Meydanı
Cami avlusundaki mezar taşları
Cami avlusundaki mezar taşları
Şelaleye giden yol
Şelaleye giden yol ve cami duvarındaki bisikletim

Buradaki eski köy kalıntılarının fotoğraflarını çektikten sonra Ayı dere olarak da bilinen Büyükkumla Deresi’ni takip etmeye başladım, Fakat bisikletimi bırakmam icap etti çünkü yolculuğun bundan sonrasında taşlı kayalı bir dere yatağı boyunca ilerlemem ve hatta bazı yerlerde tırmanmam gerekiyordu. Zaten etrafta güvenli diyerek bisikletimi bir ağaç gövdesine gizleyip kilitledim ve yoluma yaya devam ettim. Yatağı boyunca takip ettiğim Büyükkumla Deresi’nin kendisi zaten ayrı güzel, fanuası geniş. Yengeçler, su yılanları, iri kefaller, börtü böcek ne ararsanız yaşıyor bu derede 🙂

Şelaleye giden yol
Şelaleye giden yol
Dere Yatağı
Dere Yatağı

Yolculuğun en keyif veren yeri , asıl şelaleye varana kadar karşıma irili ufaklı küçük şelaleler çıktı, durmak yol yola devam diyorum 🙂 , bulmam gereken şelale bunlardan çok daha büyük.

Mini Şelale
Mini Şelale
Başka bir Mini Şelale
Başka bir Mini Şelale

Ve zorlu bir varış noktasına ulaşıyorum. Bu yolculuk sonrası Asıl şelaleye ulaştıktan sonra ayaklarımı buz gibi suya sokabilir, hatta yüzebilirdim. Üşendiğim ve dönüş yolunu düşündüğüm için sadece ayaklarımı sokup fotoğraf çektim ve dönüş yoluna koyuldum.

Uçansu
Uçansu Şelalesi

Burayı görmek isteyen doğa insanlarına tavsiyem şu; İstanbul’a yakın sayılabilecek bir konumda bulunan bu şelaleyi görmek için fazla vakit kaybetmeyin, çünkü devlet buradaki dere üzerine baraj inşa ediyor, Eski Köy diye adlandırılan yerin bir süre sonra baraj suları altında kalması olası gibi… , Şelalelerin durumu ne olur bilemem ama belkide bu güzellikleri görebilmek için son şansınız olabilir.

Büyükkumla Köy kahvesinde dönüş yorgunluğu atarken :)
Büyükkumla Köy kahvesinde dönüş yorgunluğunu atarken 🙂

Zaman kavramını yitirdiğiniz kırsal güzellik: Trakya köyleri

Büyük metropollerde yaşayanların bir şekilde kırsal ile bağlarını koparmaları bana göre önemli bir ekolojik problemdir. Çocukların domateslerin ağaçta yetiştiğini zannettiği veya içtikleri sütün nasıl elde edildiğini bilmediği, baharda açan çiçekleri satın almadan görememeleri çok garip değil mi sizce?

İnsan doğanın ayrılmaz bir parçası olduğundan  yakın bir kırsala gideyim  peynir alayım, peynir tatlısı yiyeyim, köfte yiyeyim derseniz Trakyayı hedef bölge seçebilirsiniz. İstanbul çıkışında E-5 trafiğini atlattıktan hemen sonra aslında Trakya kırsalına gelmiş sayılırsınız :). Burada haritadaki Keşan, Malkara ve Hayrabolu gibi her ilçenin köyleri birbirine benzer nitelikte. Dolayısı ile hali hazırda bağı olanlar zaten şanslılar.  Destinasyon önerisi lazım gelenlere de Keşan’a bağlı Çamlıca ve Evreşe’ye bağlı Kocaçeşme köylerini öneririm. Bu köyler sanki Cumhuriyet döneminden kalma gibiler. Hem görmelik hem bahçe oluşturmalık hem de tam çay içmelik.

Bu köylerde konuştuğumuz her Trakya köylüsü benim oğlum, benim kızım İstanbul’da şurda burada dediği insanların buralarda da bahçeli ev modelleri yaratarak hem oradaki kalkınmaya hem de kendi aile bütçelerinde katkıda bulunduklarını düşünsenize..

İstanbul beton binalarından sonra nizamlı yerleşim ve bahçeler, sarı yeşil renkli tarlalar, deniz ve körfez görmeye başlıyorsunuz Tekirdağ yolunda.  Şöyle daha sakin havalara sürükleniveriyorsunuz.  Hele de Korudağ (Keşan-Saroz körfezi arası) semalarına ulaşırsanız sükunet ve oksijen bolluğu biraz çarpabilir. Az ilerisi saroz körfezi zaten. Burada da Gökçetepe veya Gelibolu semalarında yol alabilirsiniz.

Arada bir temiz ve sakin hava almak için gidilmesi gereken bu köyler turistik mekanlara taş çıkartacak nitelikte.

Malkara kooperatifler birliğinden aldığım beyaz peynir ve kaşar peynirinin tadı da ayrı güzeldi doğrusu.

549248_10152818104127957_6360616009150433399_n
Kocaçeşme köy berberi
11163767_10152818103672957_6576560066283515032_n
Çamlıca köyü meydanı
11163767_10152818106432957_8270133870580276399_n
Bahar gelince coşan morsalkım
11159986_10152818104867957_4124136009859407897_n
Tadı enfes köy kahvesi çayı
11168472_10152818106152957_2918620645492880034_n
Leylek yuvası. Aslında içinde leylek var ama ayağa kalktığında yakalayamadım.

 

 

İtalya’da beş köy, beş aşk :Cinque Terre

olanbiten (4)

Nedendir bilmem ama “yurtdışı tatil” deyince hep akla ilk Roma gelir. Galiba vakti zamanında  Audrey Hepburn’lü Vacanza Romana filmi ile iyi PR yapmış İtalya  ve Roma akıllarda iyi tatil diye bir yer edinmiş.

Bendeniz ise İtalya ile ilgili ilk yazımın mutlaka Cinque Terre olmasını istedim. Çünkü içinizi kıpır kıpır edecek romantik* alanlara, inanılmaz doğal güzellikte kıyılara ve mini mini trek rotalarına sahip bir bölge burası. En önemli özelliği ise köyler arası ulaşımın sadece trenlerle yahut yürüyüş ile yapılıyor olması.

10527670_10152224724262957_7059851020300517902_n
Tren yolculukları öyle güzel ki.. Tren çok sık tünellere giriyor.
10360345_10152224723527957_1875706827759977434_n
Riomaggiore Monteresso’ya yürüyüş rotasından bir fotoğraf.
10342415_10152224750502957_1344373014591903527_n
Vernezza -Manarola köyleri arasındaki yürüyüş yolunun başlangıcından Vernezza köyü manzarası.

Cinque Terre İtalyanca’da beş köy anlamına geliyor. Riomaggiore, Vernezza, Manarola, Corniglia ve Monterosso köylerinden oluşuyor. Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş evler, estetik keşmekeş yaşam stili ve şirin kayıklara ev sahipliği yapıyor bu köyler.  Henüz Amerikalılar dışında çok tercih edilen bir destinasyon olmadığından gerçek İtalyanlar ve onların gerçek yaşamlarına tanık olabiliyorsunuz.

İtalyan sahillerinin güzelliği, bakımlı balıkçı kayıkları, üzüm bağları, limon ağaçları, renk renk begonviller, şarap, insanların neşesi bir araya gelince aşk olmaz da ne olur? Bu aşk’ın en kıymetli malzemesi ise köyleri birbirine bağlayan tren yolculukları. Tren’in düdüğünü duyduğunuzda sevdiğinize kavuşmak için yola çıkmaya hazır oluyorsunuz…

Yemek açısından asla sıkıntı çekmezsiniz. Pizzalar, deniz ürünleri ve şarapseverler için Toscana bölgesinin leziz şaraplarını kolaylıkla iyi fiyatlara bulabiliyorsunuz. Benim oradaki en sevdiğim yemek mekanı Vernezza’daki Geleteria (Dondurmacı) oldu. Yerini tarif etmeyeceğim çünkü önünde bekleyen insanlardan ve dükkanın etrafında mutlulukla dondurma yiyen turistlerden kapısını bulmanız hiç zor olmayacaktır. O dondurma öyle efsane bişey ki bir seferinde üst üste 18 top yemeyi başardım. Üstelik bu 18 topun her biri farklı aromaya sahipti. Genci yaşlısı, yerlisi yabancısı herkesler dondurmayı yalayarak yemenin tadına varıyor desem abartmış olmam.

Tren ve yaya yolu dışında öteki ulaşım metodları zor -Riamaggiore’de karayolu var- başka bir deyişle seyrek . Dolayısıyla bu beş köy doğa sever yürüyüşçüler için bire bir..  Yürüyüş rotaları- daha doğrusu patikaları-  yer yer tepe yamaçları üzerinden , sık sık yamaç sırtlarından , bazen sahillerden, şarap bağlarından geçmece şeklinde. Tabi bu patikalar dik yamaçlarda olduğundan sık sık toprak kayması, erozyona uğruyor. Dolayısıyla yürümek için yola çıkmadan önce mutlaka yolun açık olup olmadığı teyid edilmeli. Bazı noktalara check point yerleştirilmiş ve geçmek için 7€ gibi bir ücret ödüyorsunuz.

1976961_10152224723662957_4917823858108174594_n
Manarola köyü
10421301_10152224723307957_2861495263148065012_n
Kayıkların hepsi İtalyan şıklığını yansıtan örtülere sahip.
10406537_10152224750752957_2949632621037555145_n
Bu geçit sahil – Vernezza köyü arasında.
10527349_10152224752672957_4591828645771217555_n
Montorosso köyü

10373497_10152224724047957_3305314238439033214_n 10482596_10152224723577957_983343083206728927_n 10491194_10152224724157957_6045044164508585629_n 10527506_10152224752822957_734965680055451493_n 10530929_10152224747842957_2961339013321399114_n 10556288_10152224723342957_7161883439192822322_n 10557244_10152224748097957_5788734215546878855_n 10557292_10152224747582957_5173858608746405290_n

Cinque Terre La Spezia iline bağlı ve aslında baktığımızda bu il pek çok destinasyona sahip geniş bir bölge. Amma velakin gel gör ki bizim ahali tutturmuş bir Portofino diye sadece Portofino’ya gidiyor Cenova üzerinden. Sonra bir bakıyorsunuz Portofinoda her yer Türk İtalyan yok :).  Akabinde Portofino’da kahve keyfi paylaşımı yapmak isteyenler latte diye kahve sipariş edip karşılarına süt gelince ama aaaa ben süt siparişi vermemiştim sütlü kahve istemiştim gibilerinden vukuatlar yaşıyorlar. Efenim lütfen yapmayınız etmeyiniz. İtalya’da latte sipariş ederseniz masanıza sadece süt gelir o da kahve içermez. Kahveseverler aman diyeyim.

*Yazar burada hem Romantizm akımını hem de anlam kötülmesine uğramış hali olan Romantikliği kast etmektedir.

Romantizm akımını şu resim çok güzel ifade ediyor. Bir de alta bir tanım ekledim.

Caspar_David_Friedrich_-_Wanderer_above_the_sea_of_fog

1790‘dan yaklaşık 1850‘ye kadar Avrupa‘da edebiyatın müziğin felsefenin görünümünü köklü bir şekilde değiştiren ve resimde bir yenilenmeye yol açan romantizm (fr. romantisme), belli bir tanıma girmeyen niteliğini korumakla beraber, var olmanın özgür bir ruh hâlini işaret etmektedir. Ortaya çıkışında ise 1789 Fransız İhtilali sonrasındaki toplumsal, siyasal ve düşünsel yapının etkileri vardır.