Santa Margherita Ligure’den Portofino’ya 5 km manzaralı yürüyüş…

La Spezia Akdeniz kıyıları o kadar güzel ki insan nereye baksa bir manzara, bir ihtişam, bir tasarım ve tabi ki gelato (İtalyan dondurması) görüyor. Buraların en bilinen kasabası kuşkusuz minicik Portofino. Buğulu sesi ile Portofino’nun ününe ün katan sevgili Dalida bu minik kasabayı o kadar ünlü etti ki geleni gideni hiç bitmiyor.

Portofino’ya gitmek için İtalya, Genoa’ya (Conova) uçtuktan sonra ulaşmanız oldukça kolay. Genoa Brignole tren istasyonundan San Margherita Ligure durağına, oradan da bir otobüsle Portofino’ya ulaşabilirsiniz. Karadan gitmek manzaranızı kesinlikle azaltmıyor. İtalyan sahil kasabalarını geçe geçe yolculuk ediyorsunuz. Otobüs yolculuğu ise biraz Metrobüsün mini versiyonu gibi 🙂 Saatleri seyrek ve otobüsün kendisi oldukça küçük. Bizim tercihimiz giderken bu mini otobüsü kullanmamak yerine sahil boyunca yürüyerek Portofino’ya ulaşmak oldu. Yürümek iyi bir tercihti çünkü yol boyunca manzaranın ardı arkası kesilmedi ve Santa Margherita Ligure’nin içini de görme şansına eriştik.

Screenshot_2015-12-21-12-59-14

Ancak yolun 5 km olduğunu, bir çok burnu sahilden ve bazen yolun kenarından kat ettiğinizi, bazı burunların bolca rüzgar aldığını da belirtmeliyim. Bu yürüyüş parkuru aynı zamanda o bölgenin spor parkuruydu. Dolayısıyla bol bol koşan fit İtalyan erkek ve kadınlara denk geldik. Koşarken de çok şıklar!

San Margharita Liguere’nin de içini gezme şansınız olduğundan bu güzel kasabaya da vakit ayırmış olduk. Tabi “gelato” İtalyan dondurması seviyorsanız biraz riskli çünkü her dondurmacıda durup bir dondurma yemek istiyorsunuz. Hakikaten capuccinolusu, limonlusu her biri ayrı güzel, ayrı lezzetler. Paramızı bol bol dondurmaya harcadıktan sonra İtalyan plajlarına ve plaj kabinlerinin bile tasarımlı olmasına hayran olmamak elde değil. Santa Margharita Liguere oteller ve plajlar bölgesi. Birbirinden şık oteller plajlar yan yana..

Nihayet son burnu da pembe ve koyu kırmızı zakkumların ardında manzara eşliğinde geçtikten sonra Portofino tabelası önüne geldik.Şık koşucuların yerini şık kahve içen insanlar yer almaya başladı. Tabi ayakta espressolarını yudumluyorlar. Şans eseri hemen Portofino meydanını buluverdik. Aslında çok ta şans sayılmaz zira kasaba bir tane cadde ve dar ara sokaklardan oluşan küçük mü küçük bir yer. Oradayken denk geldiğimiz düğünü seyre dalıyoruz. Kiliseden yeni çıkmış genç çift’in kafalarına buğday ve şeker atılıyor. Güle eğlene Portofino’nun arnavut kaldırımlı minik sahil meydanından geçiyorlar. Bilmiyorum tekrar yazmama gerek var mı ama herkes yine çok şık. Davetlilerin şıklığı neredeyse damat ve gelinin şıklığını aşıyor. Hep baraber kutlama yapacakları yere doğru şen kahkahalar atarak ilerliyorlar.

Meydanda pizza yeme ve İtalyanların meşhur Toscana ev şaraplarını tatma şansına da eriştik. Fiyatların genele kıyasla o kadar da pahalı olmadığını düşünüyorum. Özellikle şarap ciddi anlamda su içmekten daha ucuz.

Portofino meydanın arka sokaklarında küçük küçük hediyelik eşya dükkanları, limon satan tezgahlar ve ayakta kahve satan dükkanlar bulabilirsiniz. Abartmakta bir sakınca görmüyorum ama neredeyse 200-500 adımda kasabayı gezmeniz mümkün. Yeşil panjurlu dışa doğru açılan tahta kepenkler, alçak katlı rengarenk boyanmış evler, çamaşır ipine güneşe karşı asılmış çamaşırlar… Ve pek tabi ki bağırarak konuşan, aynı zamanda konuşup birbirini anlayan İtalyanlara burda da denk gelebilirsiniz.

4030841247_caa237af28_z

Dönüşte tren istasyonuna giden mini otobüsün kalktığı noktayı da bulmanız zor olmayacaktır. Bu otobüs halk otobüsü gibi bir otobüs aslında. Bekleyenler oldukça kalabalıktı. Biz de İtalyan hanımefendilere yer vererek , dönüşte de ayakta manzaranın seyrine daldık.

 

Görsel

100 kuleli büyülü kent, Prag

Çok sevdiğim, tekrar tekrar izlediğim Amadeus filminin Prag’ta çekilmiş olması bile gitmeden evvel Prag hakkında iyi hisler beslemem için yeterli bir sebep. Gittikten sonra ise görünenden daha mistik, beklediğimden daha bir ortaçağ kenti çıktı karşıma.  Baltık ve bavyera ülkelerinin karışımı… Yüksek ve kırmızı çatılar, kapalı havanın renklerini açacak rengarenk evler, yuvarlak kemerli dar sokaklar, sayısız geçitler, pasajlar, gotik dönem kalıntıları, kuleler.. Hele hele eski şehirde yürüyerek kaybolmak köprülerden öteki tarafa geçmek. Köprü üstlerinde akan yaşamı izlemek.  Sokak sanatçıları, ressamlar.. Soğuk ülkelerin içinde böylesine dolu dolu yaşam akan bir kent Noel dönemi hariç kolay kolay bulunmayan bir nimet.

20151110_095727
Prag’ın en turistik meydanında kameralar saat kulesinin her saat başı olan kukla gösterisini kaydediyor.

20151107_084750

20151107_155933
Prag pazarı
20151110_100111
Bohemian bards grubu meydanda canlı müzik yapıyor.Yazının en altında bir video paylaşıyorum. Eğlence garantililer 🙂
20151110_095542
Saat kulesi önünde poz veren Çinli yeni evliler.

Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında

Hele o parklar yok mu. Taş binaların arasında  intizamlı çift çizgi şeklinde ilerleyen ağaç sıraları..Altlarında yer alan dizi dizi banklar.. İnanılmaz özgün bir hava katıyor. Dökülen sarı,turuncu, kırmızı yapraklar manzarasına bir de Vlatav nehri görüntünüz varsa değmeyin keyfe.. Nehrin üstünde dinginlikle ilerleyen ördek ve kuğu sürüleri de sonbahar yaprakları gibi ayrı huzur kaynağı. Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında. Bu duyguyu Istanbul gibi bir yerde hissedemediğimizden  Prag bir üstgömlek gibi geliyor. Yoğun olarak Türkiyeliler tarafından da ziyaret ediliyor zaten.

20151107_085352

20151110_10350020151107_13061620151107_114814

20151107_121720
Bu güzeli sonbahar yapraklarının arasında #fromwhereistand yapmadım demem 🙂

20151107_12005120151107_115852

Hani burda gerçekten gitmeden evvel bence tarif almak yerine önce mümkünse mal mal bakmak, gezmek, uzun yürüyüşlere ve arnavut kaldırımlarına hazırlıklı olmak (topuklu ayakkabı ağlatabilir) sonra da aaa bugün gördüğüm yer meğer Prag kalesiymiş, Karl köprüsüymüş, Vlatav Nehriymiş, Kafka eviymiş, şuymuş buymuş demek daha güzel gibi. Sanki daha önceden keşfedilmemiş de siz keşfediyormuşsunuz hissi verir :). Prag kentini sizin  keşfedeceğinizi düşünerek ben sadece bir iki pratik bilgi paylaşmak istiyorum.

Havaalanından kent merkezi (Staroměstská), Vaclav meydanı aşağısı (Můstek) ulaşımı

Havaalanı inişinizde (büyük ihtimal terminal 1 olacak) çıkışta sağ tarafta 119 nolu hat otobüsünün yer aldığı durağa doğru yönelin. Burada kredi kartı ile de bilet satınalma işlemi yapabiliyorsunuz.  Bileti alıp otobüse bindikten sonra son durak olan Dejvická’da inip metroya ücretsiz aktarma yapıyorsunuz. Kırmızı hat genelde Staroměstská ve Můstek gibi en yoğun duraklara hizmet ettiğinden biz genelde bu hattı kullandık.

Tradelnik meselesi

Eski şehir civarında gezinirken mini büfe gibi yerlerde karşılaşacağınız geleneksel tatlıları tradelnik bir iki gün sonra alışkanlık yapabilir aman dikkat. İlk başta çok cazibesi yokmuş gibi gelir, ay bu ne böyle tadı tatsız tuzsuz bişey dersiniz, ama bir iki tane yedikten sonra bir bakarsınız soğuk havada iyi gitmektedir, sevmeye başlarsınız. Her yerin tradelnik yapım şekli birbirinden farklı. Sadeli ve Nutella’lı en yaygın olarak satılanlarından. Benim en hoşuma giden Tradelnik Karl köprüsünün Prag kalesi ayağı altında bulunan Tradelnikçi oldu. Hem de oturarak Karl köprüsündeki hareketliliği izleme şansınız oluyor.

ATM ve Para Bozdurma mevzuları

Bu konu, gitmeden evvel ekşisözlükte “Prag” başlığında bol bol okuduğum yahu amma da abartmışlar dediğim bir mevzuydu. Çaktırmadan bizim de başımıza gelince insan elinde olmadan sinirleniyormuş sahiden. Havaalanından bir kısım naktimiz olmadan yola çıkmayalım dedik ve yaşasın atm bulduk deyip atm’den nakit çektik. Meğer atm bir döviz bürosunun atmsiymiş ve haftasonu olduğundan bizden ekstra komisyon almış.  Para bozdurma konusunda önerimiz şehir merkezinden adı sanı belli bir bankadan hafta içi para çekmeniz olacak. En az kazıklanacağınız yöntem bu olur. Adım başı döviz büroları ise Nepalde elinde kerpeten tutan, arkasına da kocaman diş resmi asan, kapısı bile olmayan dişçilere benzediğinden hiç mi hiç güven vermiyorlardı. Yanalarına bile yaklaşmadık.

Cam tasarımı ve Pazarlık mevzuları

Buradaki cam tasarımlarına hayran olmamak elde değil. Aynı paralellikte ürünler ve tasarımlar var tabii ama birbirinden çok özgün şeyler de var cam tasarım dükkanlarında. Yahut başka bir deyişle benim Türkiye’de gördüğüm cam ustaları hep üfleme cam ustalığı çalıştıklarından farklı cam işçiliği görmek çok hoşuma gitti. Hele hele cam kedi heykelleri bir harika. Bu kent Arap pazarlığından nasibini almış gibi. Fiyatını sorduğunuzda bile indirim yapabilirm gibi yaklaşımla karşılaşıyorsunuz. Ama çoğu oldukça dürüst satıcı. Sattıkları ürünlerin iyisini ve kötüsünü söylemekten geri kalmıyorlar. Güveninizi kazanıp size satıyorlar kısaca 🙂 Zaten alışık olduğumuz pazarlığı burada da yapabiliriz.

Kuklalar

Camdan sonra tahta işçiliklerinin de inanılmaz olduğunu kabul etmekte fayda var. Her türlü ince detay düşünülüyor kukla yapımında. Eski şehirde mutlaka denk geleceğiniz bir kukla dükkanının içine girip her bir kuklayı tek tek incelemek isteyeceğinizin garantisini veririm.

20151106_173739

20151106_173700

Bergen’de 24 Saat, Norveç / 24 Hours in Bergen, Norway

ana-resim-bergengeziNorveç’in fiyord kenarına kurulan tarihi Bergen kenti 24 saatte benim de gönlümde taht kurdu. Norveç planları yapmaya başlayınca eğer internete veya arkadaşlarınıza danışırsanız genelde “Aa Norveç’e mi gidiyorsun, mutlaka Bergen’e uğra, en güzel kenti orası” diyenleri duyacaksınız. Hatta ve hatta arabesk kraliçemiz Bergen’in sahne ismini bu kentten aldığı iddia edilmekte. Burayı fotoğraflardan veya bizzat görenler Bergen’in dizi dizi rengarenk dik çatılı evlerine ve kentin nizamına aşık olur. Bu kent genelde görenlerin hayallerini süsler hatta bazılarının sahne ismine ilham verir. Oslo yönünden trenle fiyordların arasında bol yeşilli, buzul mavili ve Nordik ev manzaraları eşliğinde Bergen’e ulaştım.

Yazının tamamı için tık tık:https://gezi.com/tr/blog/639/bergende-24-saat-norvec/

Processed with VSCOcam

Bergen city, founded on the shores of fjord in Norway is there to make you fall in love with the city. Just happened to me as well. If you start to make plans to go to Norway and make a search in Google or just ask your friends the conversation will go like this. You’ll go to Bergen, you should go to Bergen! It’s adorable. You should go to Bergen first. you’ll fall in love with the city. Bergen is the best city of Norway etc.. I planned my way to go there after Oslo and after Norway in a nut shell tour of Sögnefjorden. On the train journey the scenery of fjords, calm water, Nordic houses and green forests were spectacular.

Please click to continue:https://gezi.com/en/blog/639/24-hours-in-bergen-norway/

 

Kırmızı çatılar, ortaçağ esintisi ve iyi kahveler sunan şehir: Talin Redbrick atticks, mediaval age scent and good coffee city: Tallinn

Baltık ülkelerinden Estonya’nın başkenti Tallinn’e uğrayanınız çoktur eminim. İskandinavya turunun günübürlik de olsa vazgeçilemeyen rotalarından biri  kırmızı çatılı Tallinn. Benim için  Riga gibi sürprizlerle dolu, Venedik gibi dar sokaklarında kaybolmanın muhteşem hissettirdiği, Ortaçağ yaşantısının iyi ve kötü yüzünü gördüğüm beklediğimden daha güzel, kaliteli ve fiyatlar bakımından uygun cennet gibi bir şehir oldu Tallin.

Yolculuğum Riga’dan bir Lüx Express otobüsü ile karayolu üzerinden yaklaşık 4 saat Baltık ormanları ve çiftliklerinin koyu yeşil manzarası eşliğinde geçti sürdü. Sadece bu ormanları ve güzelliği görmek için bu otobüse binenlerin olduğunu okumuştum kutsal bilgi kaynağı ekşisözlükten. Sahiden de zaman zaman kıskandım (niye bizde böyle ormanlar yok, yanımızdan hızla geçen yarış bizikletçi abilerin solduğu güzelilm havayı ) zaman zaman da nefesim kesildi manzaranın güzelliğinden. Otobüste bir de kendi kendinize servis edebildiğiniz kahve ikramı vardı.İşte o an hayat bana güzeldi. Elimde sıcak kahve, dışarda soğuk ve güzel Baltık ormanları. Sahiden de Letonya ve Estonya kırsalının, sizi Alice in wonderland hissiyatına sokuyor. Özellikle koyu yeşil balta girmemiş Baltık ormanların “en üst kısmı neresi acaba” diye bakmaya çalışırken boynum ağrımıştı. Çiftlikler de tablo gibi zaten. Çizgi filmilerdeki gibi ormanların içinde renkli evler, etraflarında meyve bahçeleri, onların da etrafında tekrar ormanlar, çam ormanları, mavi ormanlar… Ormanların arasında da minik minik mısır tarlaları ve buğday tarlaları.

My visit to Tallinn was a breathtaking one full of  redbrick attick views and good coffee. Getting lost in the narrow streets of old town as in Venice, seeing the good and the bad sides of Mediaval Castle city living and many more. Whatever your expectations are I am sure that Tallinn willl exceed them. My journey to this city started from Riga ona bus of a company called Lux Express. It was an amazing bus ride for me.  Both Latvia and Estonia countrisides had spectacular scenery as if in Alice in Wonderland. The farmhouses are rich in color and ther are surrounded by fruit trees and later on the farms are surrounded by giants forests and pine forests. From time to time you see tiny wheat and corn fields. My neck hurt a little bit trying to see the tip of the Baltic  trees.

Processed with VSCOcam
Kuleler ve kırmızı çatılar şehri / Tower and redbrick attick city

Şehrin küçücük, düzenli ve temiz  otogarına ulaştığımızda kendimi o ormanlardan sonra metrobol gibi bi yere gelince önce bir şaşkınlık yaşadım doğrsu. İçindeki tourist information’a uğrayıp şehir haritamı aldım. Gideceğim otel  otogardan yürüyüş mesafesi ile yaklaşık 20 dakika sürdüğünden ne taksi ne de otobüsü tercih etmedim. Şehrin merkez bölgesinde yaya geçitleri oldukça düzgün ve kaldırımlar ferah ferahtı. Eski şehrin o kırmızı çatılarını ve yeşil kulelerinin fotoğraflarını görüp çok beğendiğim için eski şehri görmeye can atıyordum. Eşyalarımı bırakıp hemen dışarı attım kendimi. Tallinn’e de çok değil sadece 1,5 gün ayırmıştım. Az ayırmışım. Biraz daha zaman ayırabilseydim şu güzelim kruvasan kahve menüsünü biraz daha yapabilirmişim.

When ı reached to the bus station which was a tiny and a cute one I went in the tourist information and got my map.  I have read a lot about old city’s red brick atticks and green towers so I was very excited to see them and couldn’t wait any longer. As soon as I checked in I left my small luggage and rushed into the old city. Later on I was about to find that I reserved too little for such a beautiful city which was a day and a half. The old city offers some real great coffee.

IMG_20150917_123738

Ortaçağ kale şehri ile ilgili merak ettiğiniz bir nokta mı var?  12.YY’dan beri var olan eski şehir tam anlamıyla tarih dolu. Eski şehir meydanında gotik kilisesinde çocuğunu korkutmak isteyenlerin parmakla gösterdikleri  asılma ekipmanları epey ürkütücü örneğin. Tamamen saçmasapan nedenlerden (yemeğin tadı kötüydü gibi) asılan sayısız insan eski şehir meydanında sallandırılmış bir dönem. 1806’da 72 kişi birden asılmış.  Şimdilerde de Raekoja meydanı tam bir yeme içme mekanına dönmüş durumda.Yine aynı meydanda tarihi eczanesinde kurbağa bacakları gibi malzemelerden oluşan kocakarı ilaçları bulunuyor.Evlenmeleri yasak olan ve şehrin savunmasından sorumlu şovalyeler de var.. İsimleri de Karakafalılar, hani Games of Thrones dizisinde Nightwatch neyse burda da Karakafalılar onlar.

The old town is one of the best preserved wall cities of Europe. It is possible to find whatever you are looking in middle ages here. There are some church dating back to as far as 11.CC. You’ll see townhall execution equipment stretching our from a Gothic church. Well people were executed in the middle ages for no reason at all such as “food was bad”‘ assertion. In the historical building you may find the weird once upon a time medications like frog leg, worms in oil in the historical pharmacy of the town and many more information about medication history. Another interesting aspect is about the below Renaissance door. Behind it once lived the Brotherhood of the Blackheads. They were not allowed to marry and were in charge of the defence of the city. did it remind you of some famous serial 🙂 It’s interesting to see R.R Martin’s Nightwatch was real once upon a time. 🙂

Processed with VSCOcam
Ana meydanlardan Raekoja Platz / One of the main squares Raekoja Platz
Processed with VSCOcam
Kremlin havası var değil mi? / Looks like Kremlin ?
Processed with VSCOcam
Karakafalılar Kardeşliği  Kapısı / The door of Blackheads Brotherhood

İyi korunmuş Tallinn kalesinin etrafında geçit kapıları ve su seti vardı. Bu su setlerini de filmlerden mutlaka görmüşsünüzdür. Hani kalelere saldıranlar suya düşer ya..İşte o yapay su birikintileri burada hala korunuyor. Kalenin içine geçtiğim zaman ise Riga’dakine benzer göğe yükselen renkli çatıları dilk evler vardı. Buradakilerin tek farkı biraz daha dar ve yüksek oluşlarıydı.

Burada da gezilecek çok yer var aslında. Kale surları (Defensive Walls), Eski şehrin Gotik meydanı (Raekoja Platz), Karakafalılar Evinin kapısı (Blackheads), Şehre tepeden bakabileceğiniz iki seyir terası, Alex Nevsky kilisesi, Eski şehrin tarihi eczanesi (içinde inanamayacağınız kurutulmuş geyik p.nisi, yılan boynu ezmesi gibi acaip ilaçlar ve bu ilaçların kullanıldığı yerler gibi bilgiler içeren tarihi eczane ) St. Cathrene geçiti ve gidemediğime üzüldüğüm KGB müzesi.  Beni bu şehirde en çok etkileyen şeyler kırmızı güzelim çatılarını görmenize olanak sağlayan seyir terasları, İstanbuldaki gibi insanların ekmek attığı martılar bu teraslarda, Raekoja Platz ve eczane oldu. Az uzakta bulunan liman vr cruise cruise gemileri, baltık denizi ayrı güzellik katıyor..

The interesting part of the wall is that it has towers that have piers reaching high. The wall is surrounded by water as well. So you may find all the elements that is necessary for a mediaval age castle city. The houses in the wall had pointed atticks covered with beautiful red bricks. The Gothic square of the old town (Raekoja Platz), Blackheads House, The viewing platforms, Alex Nevsky Ortadox church, Hitorical Pharmacy, St. Cathrenes passage and KGB Musem are perfect sites to see in this town. My favourite ones among these were the viewing platforms, Raekoja Platz and the pharmacy. The viewing platforms offer a real scenery of sea gulls, atticks, cruise ships and the beautiful Baltic sea.

Processed with VSCOcam
Cathrine Geçidi / Cathrine Passage
Processed with VSCOcam
Cathrine geçidinde bir ressamın çalışma odası / A room of a painter in Cathrines Passage

St. Cathrine geçidi. Rahip mezar taşları ve zanaatkarların geçidi şeklinde bir yer. Tarihi duvarları ve ardından yükselen kulesi ile görmeye değer bir manzara. Vaktiniz olursa zanaatkarların o küçücük odalarında zanaatlarını icra ederken izleyebiliyorsunuz.

St. Cathrine’s passage. On the left hand side you may see the stones of monk graveyards . On the right hand side there are some artisan shops that use the same techniques as in the old times. There is a possibility to watch them work.

Eski şehirde dar sokaklarda kaybolmak çok güzel. Hiç çekinmeyin dar olan yerlere enteresan kapılardan içeri girin,mutlaka bi yerlere çıkar. Kulelerin geçidi, merdivenler.. Bazı yerleri trafiğe açık olduğundan arabalar ve insanlar iç içe trafik oluşturabiliyor. Diğer iskandinav ülkelerine göre ucuz olduğundan gemilerle Stockholm, Helsinki veya diğer başka şehirlerden de günübürlik restoranlara, bira içmeye gelen çok. Bir Ölü Beer içmek iyi gelir. Rahat ayakkabı burada şart çünkü arnavut kaldırımı tarihi taşlar arasında topuklu veya kösele ayakkabı hele hele yağmurda size mutsuz anlar yaşatabilir.

It is really good to get lost in the norrow streets to explore the secret passages,doors and interesting towers and streets of the old town. Some parts of the old town is open to traffic so it may be a good idea to watch out for the cars. The old town is considerably cheap compared to Scandinavian countries so there are people that come for a day tour or just to have a lunch from Stockholm, Helsinki via cruise ships. If you intend to visit the old town I will definetely suggest comfortable shoes as the streets are covered with pebble stones.

Processed with VSCOcam
Ölu /Beer
Processed with VSCOcam
Her kapı bi yere çıkar.. / Every door leads you somewhere..

The cousine is basically Russian one full of meat and side dishes. I think Raekoja PLatz is a nice place to have a lunch or dine even though it is claimed to be expensive and touristic. You might have a nice meal and a drink for about 5 to 20 € price range. This will allow you to sip your drink against a beautiful gothic church. After eating a hamburger I chose to drink a spritz which I did not regret. As they offered one more glass as a promotion for 5 € 🙂

Yemek olarak ise çoğunlukla et mönülerini ve Rus mezelerini tercih ediyorlar. Turistik ve pahalı olduğu idddia edilmesine rağmen bence Raekoja Platz etrafı çok güzel. 5 €’ – 20 € arasında mükellef bir yemek yemek, içkinizi gotik kilise karşısında yudumlamak ve kurulan pazarı izlemek.. Ben bir öğle hamburgeri sonraasında spritz almayı tercih ettim. Pişman olmadım 🙂

Processed with VSCOcam
Two Glass of Happy Hour Spritz for 4,99 €

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Arka masamda meyve salatasına saldıran çocuklar

Baltığın Sürprizlerle Dolu Şehri: Riga

Riga süprizlerle dolu güzel mi güzel şirin mi şirin tam seyyahlara, seyahat etmeyi sevenlere göre bir şehir. Beklentilerim düşük olduğu için midir bilmem, eski şehri, yemekleri, pazardaki her türlü berry’leri ile (kırmızı mavi yaban mersinleri, dağ çilekleri) şehir tam anlamıyla gönlümü çaldı.

İstanbul-Riga uçuşu ile 3,5 saat süren uçuş sonrasında inerken bile Baltık ormanlarının ihtişamlı koyu yeşil rengini tepeden görebiliyorsunuz. İndikten sonra oradan Narvassen, mini bakkal tadında bir yer  aramaya koyuldum. Buradan  şehir merkezine otobüs bileti ve nefis mi nefis bir espresso aldım. Mini dükkan hemen havalimanı çıkışının sağında. 1,5 Euro gibi bir fiyat karşılığında şehir merkezine halk otobüsü tadında bir körüklü otobüs ile gidebiliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam No:22 idi. Oradaki otobüsler oldukça konforlu İstanbul halk otobüsleri kalabalığı ve sıkışıklığı bulunmuyor.

Şehir merkezine ulaşınca özellikle özgürlük meydanı civarı ve eski şehire geldiğinizde kendinizi renkli, dik çatılı evlerin arasında buluveriyorsunuz. Eskişehir 1997’den beri Unesco Dünya Mirası Listesinde ve sadece 1 km2 alan kaplıyor. Ortam çok güzel. İskandinavya, Baltık havasını hemencecik alıyorsunuz diyebiliriz. Yüksek çatılar ve kaleler yanyana. Çatılarda yaşam var.  İnsanları sarışın, fit ve sporcu. Eski doğu bloku ülkelerinin emareleri de var tabi.. Bazı dev eğitim binaları, troleybüsler, geniş meydanlar…Kapitalizmle tanışan diğer doğu bloku ülkeleri gibi burada da gelir dağılımı arasında uçurum göze çarpıyor. Bir yandan lüks arabalar içinde dolaşanlar, diğer yanda dilenciler… Sokakların çok güvenli olmadığı söylenmekte ama ben herhangi bir olay yaşamadım, etrafımda yaşayanı da görmedim. İstanbul modunda gezildiğinde güvenli 🙂

Kahve ve bira gibi sevdiğim şeylerin de fiyatı uygun olduğundan keyfim daha da yerine geldi ve dar sokak aralarında bulunan evleri seyreyledim. Kahve zincirlerinin dükkanları oldukça sık ve dolular. Ama aralarda 3. dalga kahve dükkanları da mevcut ve güzel olanları var gerçekten.  MIIT Coffee and Bikes, Zanna Cafe ve Innocent Cafe okuyup çok beğendiğim 3. dalga inanılmaz tarz cafelerdi ancak gitmeye fırsat bulamadım. Ben otobüs bileti satılan Narvassen’lerdeki kahveyi oldukça sevdim. Hem lezzetli hem de kolay ulaşılabilir.

Gece hayatı oldukça ünlü olduğu söyleniyor ama ben sadece akşam saat 7 gibi bir kapıdan içeri baktım. Dev bir disco topu dönüp duruyordu. Ortada da büyük bir dans sahnesi ve üstünde dans eden insanlar. Kikirdedikten sonra hızlı adımlarla uzaklaştım bulunduğum ortamdan.

20150823_192126

Bana göre şehrin gezilecek alanları:

Eski Şehir

House of the Blackheads ve Town Square (Karakafalıların Evi ve Şehir Meydanı)

O kadar güzel bir meydan ki fotoğraf çekmeyi sevmeyeniniz bile fotoğraf çekmeye iter. Letonya’da mutlaka görülmesi gereken yerler listesinin genelde en başında geliyor. Karakafalılar binası Sovyet işgali sırasında yıkılımış ve 1990 yılında aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Zamanında tüccar loncası olarak kullanılmaktaymış. Şimdi de kilisenin yanında öyle güzel. Az ilerde de dev bir heykel bulunuyor. Gençler, meydanda taklılanlar.. Diğer yerlere göre kalabalık bir meydan..

Processed with VSCOcam

Cat House (Kedi Evi)

Burdaki insanlar kara kedileri seviyor galiba 🙂 Binanın en tepesinde bulunan heykeller için turistik bir mit var. Bu mite göre binanın sahibi, yine binanın hemen sağında bulunan bir tüccar loncasına üyeymiş. Bir şekilde adam tüccar loncasından çıkartılıyor ve sinirlenip kedi heykellerinin sırtlarını o tüccar loncasına döndürüyor. Sonra barışıyorlar ve heykeller orjinal haline dönüyor.

20150824_163314

St. Peter’s Kilisesi

Eski şehir içindeki kiliselerden biri olan kilisenin geçmişi  1209 yılına dayanıyor. Asansörle tepesine çıkıp manzarayı seyretmek de mümkün. Ben maalesef tatil günü olan Pazartesi’ye denk geldiğimden çıkamadım. Kilisenin etrafındaki cafeleri ve kilisenin duvarlarını izlemek de bir o kadar eylenceli bence 🙂

20150823_164231

Merkez Bölgesi

Freedom Monument (Riga Özgürlük Anıtı) 

Elinde 3 tane yıldız tutan kadın heykelinden oluşan özgürlük anıtında yıldızlar Letonya’nın 3 bölgesini temsil ediyor. Gerçi şu an 4 bölge olmuş 🙂

20150824_113410

Centraltirgus Market (Şehir Pazarı)

Ben sabahın çok erken bir saatinde üşenmeyip bu pazarda Berry avına çıktım.  Meyvelerin rengarenk görüntüsü çok güzel gerçekten. Cranberry, Blueberry, Dağ çileği.. Taze taze uygun fiyata bunlardan yemek inanılmaz. Yedikçe yiyesiniz geliyor. Özellikle imkanınız olursa Türkiye’de bulunmayan taze cranberry önereceğim.Blueberry (Mavi Yaban mersini) çiğ tüketmesi kolay bir meyve olmadığından onun da tart veya yaş pastasını tatmanızı öneririrm.

20150823_172503

Riga Pazarı 1930’lu yıllarda kapalı alana Almanlar’dan gelen eski dev zepplin hangarı satın alınarak inşaa ediliyor. o yüzden oldukça ihtişamlı.  Bir zamanlar Avrupa’nın en büyük pazarı olduğı iddia edilen pazara şu aralar günlük 150.000 dolayında ziyaretçi gelmekte imiş.

Alberta Jela (caddesi) – Art Nouveau

Eski şehre oldukça yakın, yürüme mesafesinde olan bölgede Art Nouveau mimarisinin güzel örnekleri yan yana sıralanmış. Riga’nın en pahalı caddesini oluşturan binaların bakımı oldukça zaman alıyormuş ve buradaki her bina oldukça şaşalı. Etraf biraz daha Riga’nın Maslak’ı gibi. Tekım elbiseli erkekler, şık kadınlar plazalardan daha lüks olan bu ortamda çalışıyor. Ben çok enteresan bişey görememiştim ama Japonlar hayretle izliyorlardı binaları. Mutlaka bişeyi olmalı 🙂

20150824_101705

20150824_162629
Hemen ilerde görülen kapı Sweedish Gate, Riga eski kalesinden kalan tek parça. Burda hoşuma giden ise önde görünen şarap evi. Stili ve insanları pek hoş..
20150824_141200
Kadınların tamamı şık ve bakımlı.
20150823_171249
Modadakini andırmıyor değil 🙂
Galeri

Seyahat etmek zengin işi değil – İskandinavya’da 15 günlük seyahat masrafları

Türkiyeli insanların sık seyahat etmelerinin önündeki en büyük engel aslında kendileri. Çünkü seyahat etmek zengin işi diye bir algı var. Sık seyahat eden birini görünce de hemen şu sorular soruluyor. Ooo zenginsin galiba…Kira gelirin mi var? Bu zenginlik nerden geliyor? Tabi ki seyahatlerin olmazsa olmaz bazı giderleri var ama seyahat etmek bir tercih ve deneyime yatırım meselesidir. Mesela son model cep telefonunun en son versiyonunu almak  yerine o parayla 15 günlük bir İskandinavya turu yapabilirsiniz. Önemli olan sezonları bilmek, tercihen biraz sezon dışında gitmek.

İskandinavya içn ise en önemli olay önceden rezervasyon imiş. Özellikle Oslo-Bergen trenine binecekseniz en az 1 ay öncesinden  minipris (en düşük fiyat) bulmak için çok erken rezervasyon önemli. Ben size bu yazımda son yolculuğumun gider hesaplamalarından bahsetmek istiyorum. Rakamlarım yaklaşık değerlerdir.

Oldukça çılgın, bol gezmeli bir 15 günlük İskandinavya turuydu. Duraklarım şu şekildeydi: Riga, Talinn, Helsinki, Oslo, Flam, Bergen, Kopenag. Buradaki temel giderlerimi tek tek yazacağım.

İstanbul Riga Uçuşu THY: 170 TL (Millerimi kullandım, vergilerini ödedim. )

Riga konaklaması: Tree House Hostel 60 TL (2 Gece konaklama bedeli, bu hostel mükemmel bir hosteldi. Eski şehrin gerçekten göbeğinde bit yoga hosteli.)

Riga Talinn otobüs bileti: 70 TL (22€)

Talinn Konaklama: Metropol Hotel 250 TL ( 2 gece 3* otel konaklama bedeli. Buradaki hostellerde iyi bir seçenek bulamadım ondan otelde kaldım. Eski şehrin ve limanın hemen yanımda konumu iyi bir otel.)

Viking Line Talinn Helsinki gemisi 80 TL ( 26 €, Baltık denizinde cruise gemisine binmedim demezsin. Tek kelime ile nefes kesici bir mini yolculuk. 2 saat sürüyor.)

Helsinki Eurohostel Konaklama 410 TL (3 gece konaklama. Eurohostel de çok iyi bir yerde. iyi bir hostel. Ama tek başına kaldığınızdan sosyalleşme olanağınız olmuyor.)

Helsinki Oslo Norwegian Airlines uçuş 90 TL ( 30 € Norwegian fırsat uçuşları çok ucuz. Biz buralarda çok pahalıya uçuyoruz.)

Oslo Cochs Pensjonat konaklama 420 TL (2 gece kralın halka açık bahçesinin hemen yanındaki bu pansiyon pek düzgün bir yerdi.)

Oslo-Flam Tren bileti 200 TL (608 NOK minipris, 1 ay evvelinden aldığım tren bileti.)

Flam Konaklama Flam Youthostel 200 TL ( 2 gece 600 NOK Tek kelime ile mükemmel bir hostel. Yüksek dağlardan süzülen şelalelerin altında elma bahçesi içinde.)

Flam-Gudvagen Feribotu 100 TL (300 NOK. Fyordların içinde bir yolculuk için yine çok iyi bir rakam. Bu deneyim gerçekten çok güzel.)

Gudvagen Bergen otobüs 100 TL (300 NOK.)

Bergen Konaklama Markeen Guesthouse 200 TL (600 NOK, Bergen evleri manzaralı, çok temiz, çok güzel, muhteşem bir işletmecilik anlayışı var. Flam Youthostel ile birlikte burası gördüğüm en iyi hostel.)

Bergen havaalanına gidiş  30 TL (100 NOK )

Bergen Kopenag Uçak bileti 60 TL (20 €)

Kopenag Konaklama Woodah Hostel 270 TL ( 600 DKK Konumu iyi ama diğer yerlerden sonra çok beğendim diyemiyeceğim.)

Kopenag-İstanbul Pegasus 300 TL (Vergiler dahil fiyat.)

Yukarıda yazdığım rakamları yanyana topladığımda yaklaşık 3000 TL gibi bir baz rakam çıkmakta. Sorularınız olur ise cevaplamaya çalışırım.

Ben bu bedel karşılığında eşsiz doğal güzellikler ve düzgün yaşam biçimleri gördüm. Bol seyahatler sizinle olsun!

11988729_10153115228577957_934105795447943868_n

Zamana Meydan Okuyan Aizanoi

Bu defaki gezimde yaşadığımız ülkede değeri henüz anlaşılamış muazzam bir kültür mirası olan Aizanoi antik kentini ziyaret etmeyi amaçladım. Yakın coğrafyadaki Efes Antik Kenti kadar ünlü olmaması ve ülke tanıtımlarında yer almaması biraz üzücü olsa da en azından sahip çıkılarak korunması hoşuma gitti diyebilirim.

Zeus Tapınağı
Zeus Tapınağı Önden Görünüşü

Aizanoi, Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesi sınırları içerisinde bulunan M.Ö. 130 yılı civarında burada yaşamış olan Romalılardan kalma bir antik kent. Bölgenin Helenistik dönemde Frigya, Bythinia gibi bir şehir devleti iken Romalıların egemenliğine geçtiği rivayet edilmektedir. Zeus tapınağı, Anfi Tiyatro, Borsa binası, Sütunlu cadde gibi yapıları günümüze kadar sağlam gelmeyi başarmış olmasına insan gerçekten hayret ediyor 🙂

Zeus tapınağı
Zeus Tapınağı

Bölgedeki yükselti üzerine inşa edilmiş olan Zeus Tapınağı bölgede meydana gelen depremlerden dolayı zarar görmüş olsada sapasağlam biçimde biçimde duruyor. Benim ilk ziyaretimde halka açık olan bu mekanın etrafına çit çekilmiş durumda ve müze olarak ziyaret edilebiliyor. Müze kartınız varsa ücret ödemeden ziyaret edebilirsiniz. Giriş yaptığınızda tapınağı ve etrafındaki arazide sergilenen tarihi eserleri dilediğinizce gezebilirsiniz.

Anfi Tiyatro
Anfi Tiyatro Kalıntıları
Sütunlu Cadde
Sütunlu Cadde

Ulaşım:
Aizanoi Kütahya şehir merkezine 58 km uzaklıkta. Kentin bulunduğu Çavdarhisar ilçesine Kütahya ilçe merkezinden saat başı kalkan dolmuşlarla ulaşabilmeniz mümkün. Ben bir bisikletsever olarak şehir merkezinden pedal çevirmek suretiyle 4 saatte ulaşabildim. İlçeye ulaşımı sağlayan yollarda trafik oldukça sakin fakat ben yine de o yolları bisiklet tepesinde tek başınıza tepmenizi önermem, belki kalabalık bir grupla ıssız yollarda seyahat edebilirseniz eğlenceli olabilir.

Konaklama:

Malesef ilçede konaklayabileceğiniz herhangi bir yer yok. Sanırım bunun nedeni de insanların buraya ilgi gösterip ziyaret etmemeleri olmalı. Konaklayabileceğiniz en yakın yer 40 km uzaklıktaki Gediz ilçesidir. Maalesef bu durumdan ötürü havanın kararmadan bölgeden ayrılmak zorunda kaldım.

Unutmadan belirteyim, İlçe halkı buranın ziyaret edilmesine ve turist görmeye az da olsa alışkın olduğu için sizleri sıcak karşılıyor. Sanırım onlarda buranın fazla ilgi görmemesinden dolayı az sayıda ziyaretçiden biri olan bana ellerinden geldiği kadar konuksever davrandılar.

Galeri

Dünyanın bazı ücra köşeleri barış ve huzur dolu, Razgrad

Tam da bu fotoğraftaki gibi sakin, sessiz ve doğal. Tek esen gürleyen şey rüzgar, belki biraz dalga sesi ve belki de bambu hışırtıları ..Özlem hep barışa ve dinginliğe..Yaşama ve yaşam hakkına.

Maldivler

Aslında ben Razgrad’tan bahsetmek isterken Maldivler ve Mac Qin adlı fotoğrafçının fotoğrafından etkilenerek onunla giriş yapıverdim. Hani razgrad huzurunu anımsatmıyor da değil zaten.  Razgrad Bulgaristan’ın kuzeyinde Tuna nehrine yakın sayılabilecek Şumen ve Rusçuk arasında kalan bir şehir. Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı bu bölgede insanlar şimdi şimdi 1989 göçünü yavaş yavaş atlatmaya ve yeni yeni karşılarına çıkan ağır kapitalist hayata ayak uydurmaya başlamış.Göçün gittsi geldisi ile zaten süpermen gibi güç kazanan bu insanlar kapitalist zülme de çok iyi dayanıyorlar vallahi. Su ve elektrik, sebze meyve inanılmaz pahalı ama internet ve et gibi bazı şeyler de şaşırtıcı ucuz. Biraz çelişkili hala deneme yanılmalar var galiba…

Hayat Türkiye’ye kıyasla oldukça yavaş akıyor. Hani bu meşhur slow movement gibi. Tabi ki herkesin çok işi gücü var, bağ var bahçe var. Bakılması geren domatesler var, salatalıklar, lahanalar, kurulması gereken turşular kompostolar var…Ama yavaş akıyor işte. Razgrad’ın tek ana caddesinde siesta zamanı kimse sokağa çıkmıyor. Zaten hani ahım şahım bir kalabalığı var diyemeyiz ama en azından kahvesini (brezilsko’sunu) cafe’lerde yudumlayan insanlar oluyor.

20150720_151646
Kahve ile birlikte gelen ruloya sarılı kağıtlardan kısmet çıkıyor.

Çürümeye devam eden dev sosyalist dönem eserleri ise hala çok çarpıcı. Bu eserlerin Razgrad’a en yakını Şumen Tepesinde bulunan ve her gelen geçenin rahatlıkla görüp vay be Sosyalist Dönem de neler yapmış diyebileceği devv Şumensko Pametnik (Şumen Heykeli) oluyor. Bulgar Sosyalist dönemi güç simgesi olan  meydanlar, dev heykeller, dev parklar, demir yumruk gibi eserleri hala ayakta durmaya çalışıyorlar. Biraz böyle bükülmüşler gibi ama ayaktalar. Binalar eğri büğrü ama İstanbul’daki apartman sistemleri orada çok eskilerden kurulmuş. Şimdi paslanmaya ve eskimeye yüz tutmuş…

Razgrad’ın en güzel yanı ise parkı. 90.000 nüfüslü bir şehir için yapılan park çok nizami bir yapı ile nerede hangi ağaçların yetiştirileceği yıllar yıllar öncesinden tasarlanmış. Şimdilerde park ellerinde pusetlerle gezen annelere ve çocuklara bir gezinti alanı oluşturuyor. Parkın hemen yanında bölge halkının gururu  PFC Ludogorets Razgrad takımının süper modern bir sahası var. 2014-2015 Şampiyonlar Ligine kalmış bu takım. Sonuçları da hiç fena değil bakınız: http://www.uefa.com/uefachampionsleague/season=2015/clubs/club=2603104/matches/index.html

Hani devv parkın yanında güzel bir stadyum. Şampiyonlar ligi maçı oynansa bile trafik tıkanmıyor,  insanların nefes alabileceği bir alan var. Ne kadar medeni geliyor kulağa değil mi?

20150720_162756

20150720_163811

20150720_164114
Park içindeki restoran

Esas beni şaşırtan parkın içinde yine sosyalist dönemde inşaa edilmiş olan yuvarlak kapalı bisiklet çalışma sahası oluyor. hani bunlar biraz eğimlidir ve hızlı giderler bisiklet sürücüleri.. Biraz betonermesi hasar görmüş aradan yabanıl otlar büyümüş ama halen çalışan bisikletçiler vardı. Parkın içinde denk geldiğimiz bisiklet yolları ve bisikletçiler ayrıca var.

20150720_164939

Güzel, huzurlu ve barış dolu bir mini kent Razgrad. Tek derdi tüm gençlerin Avrupa veya Türkiye gibi hayatın daha canlı aktığını düşündükleri yerlere göçmek ve buralarda yaşamak istemeleri. Ne kadar ironik değil mi? Halbuki şöyle ayçiçeği tarlaları, lezzetli mi  lezzetli yamuk yumuk zerdali, kavun.. Güzel şeyler bunlar.

20150720_175013
Bulgarlar kapılarına astıkları resimlerle ölülerini ilan ediyorlar.
20150720_162332
Bu aracı çok sevdim.
20150720_174557
Bu ev de Razgrad’ın bir ara sokağında.

20150711_162835
Pastoral doğa ve yemiş..Nmnm.

20150717_145712

20150718_192440
20150720_143258

20150720_145558

Farklı bir dünya, 1880’lerde kadın gezgin olmak..

Türkiye’de hala çok yaygın olmasa da 21. Yüzyılda artık kadınların uzak diyarlara yalnız seyahat etmeleri olağan bir durum.

Çok uzak değil sadece 100 yıl önce kadınların seyahat etmesi çok nadirdi. Hatta o dönemlerde tahta oturan dünyanın en güçlü insanı/kadını olan Kraliçe Victoria olmasına rağmen kadınlar seyahate, yolculuğa ve uzak diyarlara adım atmamışlardı.

Burmaya Seyahat
Burma’da bir dinlenme alanında Viktoryen bir kadının dürbün ile bakma anı.

Lonely Planet macerasından çok çok evvel 1889 yılında kadınları uzak diyarlara, yeni maceralara yelken açmaya ve seyahat etmeye teşvik eden bir kitap yayımlandı. Kadın gezginler tarihine damga vuran bu kitabın adı “Kadın gezginlere ipuçları” idi.

Lillias Campbell Davidson tarafından yazılan kitap Viktoryen dönemi için oldukça özgürlükçü bir nitelik taşıyarak kendi kendine seyahat eden kadınlara pratik ve açık ipuçları ve tavsiyeler veriyordu.

Hints to lady travelers

Kitap, bisiklet turları, dağ tırmanışı, tren ve deniz yolu ile ilgili ipuçlarının yanı sıra kadınların nasıl giyinmesi gerektiği, bavul, çay ve makyaj setlerinin nasıl hazırlanması gerektiği ile ilgili ipuçları içeriyordu. Bakın biri iki örnekle ne demiş;

Bisiklet turu için uygun giyinme:‘Mümkün olduğunca az mont giyilmeli; kışın kalın yünlü çorap yazın da pamuklu çorap giyilmeli, ayakkabı giyilmeli asla çizme giyilmemeli, elbiseniz pazenden olmalı ve bilek kısımları ve ayak kısımlarının bisiklete takılmaması için gevşek olmamalı.. Gri çamuru belli etmediğinden ve güneşte solmadığından giyilmesi en uygun renktir.”

Deniz seyahati esnasında:’Gemilerde yerinizi seçerken seçtiğiniz sandalyenin hafif olmamasına dikkat etmeli, aksi halde yemek sonrası kestirirken geminin aniden yalpalanması ile kendinizi alaşağı geminin öteki ucunda bulabilirsiniz..’

Yanınızda küçük bir şişe brandy, kokulu tuzlar ve mutlaka bir  ‘eau de toilette taşımayı unutmayın’

Tabi kitabın içeriğinde artık günümüzde kullanılmayan tavsiyeler de var. Örneğin seyahatlerinde kadınlar artık ayakların altına koymak için “kuş tüyü yastık” ve “fildişi eldiven kalıbı”  taşınmalı diye tavsiyeler duymuyor.

Lillias’ın akabinde Isabella Bird ve Mary Kingsley de Seyahat Güncelerini yazarak paylaşırlar ve seyahat yazarlığında o döneme göre oldukça başarılı işlere imza atarak ataerkil görünen seyahat yazarlığı dünyasına adım atarlar.

Demiryolu inşaasının büyüdüğü bu dönemlerde uzaklar yakın olmaya başlamıştı. 1861 yılında Baedeker rehberinin (Ren’e Seyahat) yayımlanmasıyla Avrupa’ya seyahat popüler hale gelmişti.

Isabella Bird  buharlı gemide 1854 yılında Atlantiği ilk geçtiği yıllarda kadınların yalnız seyahat etmelerinin adımı atılmıştı.

İsaabellaBird
Isabella Bird (1831-1904) tercümanları, taşıyıcıları ve tüm ekibi ile Kore seyahatindeyken.
Madeline Stark
Madeline Stark (1893-1993) Orta Doğu seyahatleriyle ünlü imiş ve bu fotoğrafta da bir çölde.
Yosemite
Yosemite şelalerine bakan bir Viktoryen kadın.

Yazı Orjinali: Cathrine Eade

MailOnline 26 Nisan 2011

Zaman kavramını yitirdiğiniz kırsal güzellik: Trakya köyleri

Büyük metropollerde yaşayanların bir şekilde kırsal ile bağlarını koparmaları bana göre önemli bir ekolojik problemdir. Çocukların domateslerin ağaçta yetiştiğini zannettiği veya içtikleri sütün nasıl elde edildiğini bilmediği, baharda açan çiçekleri satın almadan görememeleri çok garip değil mi sizce?

İnsan doğanın ayrılmaz bir parçası olduğundan  yakın bir kırsala gideyim  peynir alayım, peynir tatlısı yiyeyim, köfte yiyeyim derseniz Trakyayı hedef bölge seçebilirsiniz. İstanbul çıkışında E-5 trafiğini atlattıktan hemen sonra aslında Trakya kırsalına gelmiş sayılırsınız :). Burada haritadaki Keşan, Malkara ve Hayrabolu gibi her ilçenin köyleri birbirine benzer nitelikte. Dolayısı ile hali hazırda bağı olanlar zaten şanslılar.  Destinasyon önerisi lazım gelenlere de Keşan’a bağlı Çamlıca ve Evreşe’ye bağlı Kocaçeşme köylerini öneririm. Bu köyler sanki Cumhuriyet döneminden kalma gibiler. Hem görmelik hem bahçe oluşturmalık hem de tam çay içmelik.

Bu köylerde konuştuğumuz her Trakya köylüsü benim oğlum, benim kızım İstanbul’da şurda burada dediği insanların buralarda da bahçeli ev modelleri yaratarak hem oradaki kalkınmaya hem de kendi aile bütçelerinde katkıda bulunduklarını düşünsenize..

İstanbul beton binalarından sonra nizamlı yerleşim ve bahçeler, sarı yeşil renkli tarlalar, deniz ve körfez görmeye başlıyorsunuz Tekirdağ yolunda.  Şöyle daha sakin havalara sürükleniveriyorsunuz.  Hele de Korudağ (Keşan-Saroz körfezi arası) semalarına ulaşırsanız sükunet ve oksijen bolluğu biraz çarpabilir. Az ilerisi saroz körfezi zaten. Burada da Gökçetepe veya Gelibolu semalarında yol alabilirsiniz.

Arada bir temiz ve sakin hava almak için gidilmesi gereken bu köyler turistik mekanlara taş çıkartacak nitelikte.

Malkara kooperatifler birliğinden aldığım beyaz peynir ve kaşar peynirinin tadı da ayrı güzeldi doğrusu.

549248_10152818104127957_6360616009150433399_n
Kocaçeşme köy berberi
11163767_10152818103672957_6576560066283515032_n
Çamlıca köyü meydanı
11163767_10152818106432957_8270133870580276399_n
Bahar gelince coşan morsalkım
11159986_10152818104867957_4124136009859407897_n
Tadı enfes köy kahvesi çayı
11168472_10152818106152957_2918620645492880034_n
Leylek yuvası. Aslında içinde leylek var ama ayağa kalktığında yakalayamadım.

 

 

Notre Dame gargoyleleri gözüyle Paris

Gargoyle gotik mimarinin en önemli, gösterişli ve ihtişamlı öğelerinden biri olup fonksiyonel amaçları oluklarda biriken suyu olabildiğince uzağa doğru tahliye etmektir.

Mitolojik açıdan bakıldığında ise gündüzleri taşlaşan geceleri ise  canlanan yarı hayvan yarı insan, yarı kuş canlılar bunlar. Kısacası görünce ürküyorsunuz. Hele hele ağzından su çıktığını görünce çeşme, gargoyle demiyor “amanin” diyorsunuz :). Büyük ihtimalle Katolik kilisesinin “taşlaşma” korkutması için iyi birer malzeme teşkil ettiler sevimli ürkütücü gargoyleler.

Ben çıkıp şöyle bir gargoyle turu yapayım derseniz Paris bunun için en uygun kent olacaktır muhtemelen. Yıllarca Katolik ve diğer mezheplerin iç içe yaşadığı (yaşam mücadelesi verdiği) Fransa, gotik kilise mimarilerinden en iyi örnekleri sayılabilecek Notre Dame Katedrali ve Sacre Cur Kilisesine ev sahipliği yapmakta.

Notre Dame Katedrali Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanı sayesinde bilindik hale gelir ve Parise gidenlerin mutlaka  uğradıkları bir destinasyon haline gelir. Hangimiz Quasimodo için ağlamadık ki? Ya da Esmeralda’ya aşık olmadık ki?

Katedralin inşaası neredeyse 200 yıl sürmüş.  Katolik kilisesinin para toplaması siyasi ortamlar derken 1100’lü yıllarda başlanan inşaat 1300’lü yılların sonlarına doğru tamamlanabilmiş. Sevgili Victor Hugo ise 1800’lerde o romanı yazarken esas amacı ise Notre Dame’ın bakımsızlık yüzünden içler acısı haline dikkat çekmekmiş. Tabi ki eser büyük yankı uyandırıyor ve Katedralin bugünkü hali büyük çoğunlukta bu roman sayesinde toplanan ilgi ile oluyor.

Quasimodo’nun adımlarından gidip gargoylelere ulaşabilmek için yaklaşık 300 dar merdiven çıkmanız gerekmekte. Taş, soğuk duvarlar ve dik merdivenlerin ardından Paris’i alabildiğine gören en güzel manzarada Gargoylelere ulaşabilirsiniz. Yüksek ihtimal hava kapalı olacağından ortamınıza Gotik öğe otomatik olarak eklenecektir 🙂 Tabi ki rüzgar bu kadar yüksekte bonus.

İyi seyirler..

 

gargoyle1 gargoyle2 gargoyle3 gargoyle4 gargoyle5

Birlikte iyi gider: https://www.youtube.com/watch?v=-XB7aftz6zY

 

Nürnberg ne güzel biran, ne güzel çatın var

İstanbul’un bana göre en hüzünlü günleri kar yağdığı zamandır. Yağan kar bi sevimsizdir böyle.. Beyaz kalamaz bir türlü.

Gri dev blokların arasında o da grileşir adeta hatta siyah olur basıla basıla. Sonra da yok olur erir gider.

Bir de şu çatıları karlı hayal edin:

chillventa-nurnberg 442chillventa-nurnberg 466

Bu çatıkatlar ya da Amerikan deyimiyle penthouse evler Almanya, Nürnberg sokaklarına ait. İşini şansa bırakmayan disiplinli, düzenli Almanlar karı da iyi yönetmeyi biliyorlar. Neyse, ben zaten Nürnberg karından bahsetmek istemiyorum aslında. Güzel birasından, sosislerinden ve geniş düzenli meydanlarından bahsetmek istiyorum.

Pek çok Avrupa kentinde denk gelebileceğiniz gibi burada da kale içinde bir eski şehir (old town) var. Bu eski şehir kale duvarları ile çevrili dar sokaklar, mini evler ve innlerden oluşuyor. Arnavut kaldırımlı sokakların içinden, sağında solunda fıçı dekorlu barların arasında yürümek oldukça keyifli.

Çok fazla insan görmeyeceğinizden nolmuş bu şehir terk mi edilmiş diye düşünebilirsiniz. Sonra bir bakıyorsunuz yok öyle değilmiş herkes ya dev gotik meydan kilisesinin oralarda toplanmış ya da bira içmeye gitmiştir. Kilisenin adı da ilginç: Frauenkirche – Kadınlar Kilisesi-.

frauenkirche
Kadınlar Kilisesi Fotoğraf: http://www.tourismus.nuernberg.de

chillventa-nurnberg 448

Ben 600 kişinin aynı yerde yan yana bira içebildiği Barfüsser Hausbrauerei’de bira içme şerefine eriştim. 1600 yılların inn mantığına göre dekore edilen bu bar aslında bir bira fabrikası ve beyaz bira severlere dark beer severlere hitap ediyor.  Bakınız sizi burası şöyle karşılıyor:

chillventa-nurnberg 443

İçine girdiğinizde inanılmaz bir kalabalık, yüksek tavanlar, devv fıçılar sizi karşılıyor. Herkesin nereye gitmiş olduğunu hemen anlayıveriyorsunuz. Burdalar yani bardalar! Geleneksel Frankoniyan mutfağını bu şehirde hemen hemen her barda tatmak mümkün. Hani böyle Viking film sahnelerinde vardır ya bağıra bağıra bira içen devv cüsseli insanların arasında tahta bira bardakları tokuşturulur ve yan taraftan da ağzında elma olan domuzcuk tabakları geçer. Hıh işte o sahnelerin benzeri burada yaşanabilir. Bol bol bardak tokuşturuluyor yüksek tavanların yarattığı ses kümelenmesi kalabalığın da etkisi ile artıyor amma bir o kadar eğlenceli bir ortam. Yanınızdaki arkadaşınız ile konuşabilmek için biraz  sesinizin onlar gibi tok olması gerekiyor 🙂

Sokaklarda satılan  Nürnberg sosisleri (beyaz ve zencefilli) de oldukça meşhurdur. Yanında da lahana salatası ile servis ediliyor.

Şimdilik bu kadar. Bir de dönüş rotamızda bulutların kümelenmesi epey güzel oldu. Biraz alakasız ama onu da paylaşmak istiyorum:

chillventa-nurnberg 568

 

 

 

Gezginin uyuyabileceği birbirinden sıradışı 10 ortam

Gezgin dediğimiz insan her yerde uyuyabilir. Hava alanlarında, tren istasyonlarında, yıldızların altında, 5 yıldızlı otellerde…Neresi olursa.. Ama şu birbirinden ilginç 10 ortamda uyuyan gezgin  mest olmaz da ne olur?

1. İsveç’te herhangi bir igloo

İgloo İskandinav ülkelerinin karakteristik evleri oluyor. Bir nevi sığanak demek.  Çetin geçen kış koşullarında sığınmak için iyi bir seçenek oluşturuyor.Gezginlerin en çok ilgisini çekeceğini düşündüğüm igloo tipi ise termal camla kaplanmış olanlar. Düşünsenize, kar soğuk ve sessizliğin içinde siz sımsıcak kalabilecek ve nefes kesen kuzey ışıklarını izleyebileceksiniz.

iglo kuzey isik

 

2. Moğolistan Yurtları (çadırları)

Moğolistan’ın bitmek tükenmek bilmeyen yüksek düzlüklerinde at binmek dışında ne yapılabilir bilemiyorum ama yurtlarında kalmanın çok heyecan verici olacağına eminim. Oldukça yüksek düzlükülerde kurulan bu çadırlar göçebe yaşamın en önemli simgesi.

monolianyurt

3.Viking Hotelleri

Bolca örnekleri ve çeşitlemeleri olduğuna emin olduğum Viking konsepti temsilcilerinden bir tanesinde bir gece geçirmek oldukça ilginç olabilir.  Viking bardaklarında bira içip, masalarında oturarak eğlenip Thor çekici takmak ve kendini yarı Viking tanrısı hissetmek bünyeye iyi gelebilir.

vikingbar

4.Tren Vagonları

Yataklı trenler ve tren istasyonları hala bir çok gezginin uyuma alanlarını oluşturuyor. Ama bu sefer benim kastettiğim restore edilmiş vagonlar veya eski tren istasyonları. Örneğin vakti zamanında İstanbul’dan da geçen ünlü Orient Exprress’te kullanılan vagonlar artık konaklama hizmetlerinde kullanılıyor.  İngiltere’de bu otellerin farklı versiyonları mevcut. Bu tarihi vagonların yaşanmışlıklarını ve yolculuklarının bir kısmını deneyimlemeye çabalamak oldukça sıradışı olabilir.

trenhotel

 

5. Buz Otelleri

Ruhun sanat açlığını besleyebilecek şekilde farklı farklı  tasarlanan odaları ile buz otelleri cesur gezginlere hizmet veriyor. Eh biraz üşümek kimseye zarar vermez bence 🙂

buzotel

 

6.Dev küreler

Fotoğrafını göreceğiniz dev küre aslında bir ağaç ev. Vancouver Kanada’da bulunan bir ağaç otel serisinin evi. Bu dev kürenin mimarı Tom Chudleigh’e göre aşağıdan yukarıya doğru yıkarak inşaa etme yerine asma tekniğini kullanırsanız yok etmeden o alanda yaşayabilirsiniz. Doğa ile dost bu dev kürenin içi ve etrafı büyülü gibi. . Eminim içinde kalma da öyle olur.

devküreler

7.Jule’un denizaltı hoteli

Odanıza gitmek için 6 m scuba dalışı yapmanız gereken bir yaşam alanı desem size? Sonrasında da odanızdan rahat rahat akvaryum izler gibi denizaltını izleyebilirsiniz. Bir zamanlar su altı laboratuvarı olarak hizmet vermiş bu otel Florida A.B.D.’de..

012449-remote-hotel

 

8.Mardin taş evleri

Yazın sıcaktan koruyan, kışın da ısıyı muhafaza eden taş evler gezginler için iyi bir alternatif. Mardin taş evlerinde konaklayıp güzel bir manzaraya ve güne başlamak..

mardin-tas-evleri-2940-I3

9.Baobab kulübeleri

Bir ağaç türü olan Baobab adını taşıyan bu kulübe tipi konaklamalar Afrika’da gezginlerin ilgisini çekeceğine emin olduğum farklı bir tarz sunuyor.

Planet-Baobab-Botswana-002

 

 

10. Kanalizasyon Betonu

Avusturya  Ottensheim’da yer alan bu otel bildiğiniz beton dev kanalizasyon kanallarından oluşuyor. Tuna nehri kıyısına konuşlanmış bu otel alanının en iyi noktası ise fiyatına sizin karar veriyor olmanız. Dolayısı ile Avusturya gezginleri için uygun bir alternatif olabilir.

dasparkhotel_ottensheim

Görsem nefis olur dediğim 5 yer.. / My travel bucketlist..

Günlük rutin yoğunluk, trafik, telefonlar, toplantılar, takip çizelgesi o, şu, bu derken bir bakıyorsunuz ki tatil döneminiz geldiğinde elinizde para ve yeterince zaman olsa bile boş boş takılıyorsunuz. Son dakika zaten ne yapılır ki? Şanslıysanız biraz şehirde bisiklet sürersiniz… Belki… Ancak, elinizde  şuraya gitsem nefis olur listesi olursa o listeyi gerçekleştirmek için emek harcar ve planlamalar yaparsınız. Liste yapanlardan eksiğim kalmasın dedim ve oturdum ölmeden görsem nefis olur dediğim 5 yerin listesini yaptım.

Daily routine of traffic, telephone, meetings, sleeping, schedules, partying, social media and other daily stuff deters you from making a sound holiday / vacation plan. When the time comes you suddenly realize even if you have enough money and time for your vacation because you do not have a plan for where to go you get stuck.. What is there to do in the last minute? Maybe you can cycle.. If your home town is a bicycle friendly city. But if you have a bucketlist of your own, places that you wanna be than you can plan your life to do those wishes.. So I pushed myself, put aside my laziness and prepared my real, my own 5 destination bucketlist. here they are:

1.) Lasa / Lhasa, Çin / China- Lasa Tibet Budizminin ve Himalayalarda bolca bulunan Budist tapınaklarının ruhani merkezidir. Dalaylamanın yerinden edildiği “Pottala” sarayı buranın en gözde destinasyonu. Ancak Çin zor vize veriyor bu bölgeye. Dolayısıyla hayatında bir kere Pottala gören hacı olur sanırsam 🙂

Lasa is the spiritual center of Budhism and hometown of World’s Budhist temples.. The Pottala Palace where The Dalailama was exiled from is the top destination in Lhasa. even though China is providing restricted visa I suppose whomever get the chance to see Pottala is a pilgrim 🙂

potala-palace-at-lhasa

 

2.) Kyoto, Japonya / Japan- Kyoto bir zamanlar İmparatorluk Japonyasına ev sahipliği yaptı. Eşsiz güzellikteki elegan çay-evlerinde geleneksel şekilde çay sunumu alma ve tatma, Japon bahçelerinde gezme ve mümkünse gerçek kalitede kimono giyme, yer yatağında uyuma deneyimleri hayatımızda bir kere gerçekleşecek -once in a lifetime- deneyimlerden olabilir.

Kyoto once was the capital of Emperial Japan. I can not imagine how beautiful it would be to participate in a tea preperation ceremony, drink some tea, walk around in Japanese garden in cherry blossom time and if possible the chance to wear a real kimono, sleep on a hard ground mattress all thhese experiences might be once in a lifetime experiences.

kyoto-japan-best-hotel

3.) Rio de Janeiro, Brazilya/Brazil – Dünyanın en renkli karnavallarından birine ev sahipliği yapan Rio aynı zamanda güzel plajları ve gerçek kaslara (Türk Kasına gönderme yapılır burdan 🙂 sahip kadın ve erkeklerin sabah akşam koşularına ev sahipliği yapan şehirdir. Hani gönül ister ki buralarda favelalara da gidilsin. Ancak mahalle sakinleri müsade eder mi? Bunlar hep soru işareti tabi..

Rio that is the hometown of one of the most colorfull carnivals of the world is the home to beatuful sandy beaches and real  mussled men and women. I’ve heard that men and women exercise from dusk til down to get fit here. I also wish that I could get the chance to visit the favelas of the city but I am not sure if the residents of the favelas allow it or not.  

rio-de-janeiro

4.) Marakeş, Marakesh,Fas Morocco- Renkleri, labirent gibi koridorları, Avrupai olmayan mimarisi ile ilgi çekici bir keşmekeş olmalı Marakeş.

Red colored city, streets resembling to labyrenths and an architecture that is totally different than European one.. Marakesh is probably offering different styles for us to see…

 

marakes

 

5.) Havana, Kuba, Cuba – Geçmişten klasik  arabaların kol gezdiği, deniz kokusunun el emeği göz nuru puroların kokusuna karıştığı ve daha adil bir düzenin yegane temsilcisi olan bu şehri görmeden ölmesem çok güzel olur.

The capital where the retro cars are still used and where sea smell intermingles with the hand labour of Cuban cigars of a just order.. This might be a sight to see the last standing rrepresentation of a different romantic regime..

havana

 

Amsterdam..Tour de France gibin..

Hollanda ve Amsterdam “coffee shop”ları ile öyle özdeşleşmiş ki turistler bu şehrin ismini bile duydukları anda algıları açılıveriyor 🙂

Bana göre ise bu şehir bisiklet yolları ve bisiklet kültürü açısından “Dünyanın en iyi bisiklet şehri” seçilmesi ile ünlü bir kent. Her otomobil yolu yanında mutlaka bir bisiklet yolu bulunuyor. Hem de gidiş ve dönüş olmak üzere çift şerit. Bisikletliler için özel ve güzel ışıklandırmalar mevcut. Hani bizim ülkede olmayan her türlü medeni  sayılacak, bisikletli ulaşımda kullanmak için gerekli altyapı üstyapı Amsterdam’da mevcut. Bisiklet sayısı nüfustan bile fazla olduğundan her yer bisiklet her yer bisiklet.  4 Katlı bisiklet otoparkları ve 3 saniyede bisiklet çalabilecek kadar uzman bisiklet hırsızları  herhalde sadece bu şehirde vardır.

Oradaki bisiklet trafiği ise sanırsın Tour de France gibin. Sürücüler birbirinin arkasında durma, rüzgardan korunma peşinde 🙂  Hızlı bisiklet süren  ve hedefe varacakları yere odaklanan şehir bisikletli halkı en ufak bir duraksamaya veya hataya tahammül edemiyor.  Öncelik bisiklet yolunda ve bisikletlide olduğundan yaya iseniz çok dikkatli olmanız gerekiyor yürürken. Bisiklet yoluna yaya olarak adımınızı attığınız anda size bisiklet kornaları azarlar vs. ulaşacaktır. Ben burada bisiklet sürmeye cesaret edememiştim. İki sebebi vardı. Aşırı soğuk hava ve Amsterdam bisiklet trafiğine ayak uyduramayacak olmam.

DSCF1458
Sarı yanınca arkadakiler bisiklet zilini çalmıyor, bekliyor.
DSCF1428
Çiçek pazarından fotoğraf koymazsam olmaz.

DSCF1440 DSCF1480

Kançencunga’nın güler yüzlü çocukları

Kançencunga dağı 8586 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek 3. zirvesi. Hindistan ile Nepal arasında bulunan bu dağın zirvesine Nepal’ın belkide en yoksul sayılabilecek bölgesinden ve köylerinden geçtikten sonra ulaşabiliyorsunuz. Ana kamp hedefi ile yola çıktığımız rotada bizi yeşile doyuran çeltik tarlalarından, musmutlu çocukların çıplak ayakları ile takıldıkları tozlu çamurlu köylerden geçtik. Normalde çocuklara özel bir sevgi beslemeyen ben bu çocuklara hayran kalmıştım. Çünkü çocuklar sınırsız gülüyör, sümüklerini istedikleri gibi akıtabiliyor, o çelimsiz zannettiğimiz halleriyle bizim zorlandığımız bölgeleri seke seke geçiyorlardı. Bu çocuklarda inanılmaz bir rahatlık ve güç vardı. Çocukça ve çok masum bir özgüven.. Şehirli ya da batılı çocukların çıtkırıldığımlığından çok uzaklardı. Ben de belli bir noktadan sonra çocukları gözlemlemeye ve izinlerini isteyerek onları fotoğraflamaya başladım. Şu güzel ve gözlerinin içi gülen çocuklara bakın..

63707_10152454820707957_4723100219858342925_n67305_10152454822087957_7850775432139507345_n10271562_10152454825332957_1972086799132774883_n1901412_10152454824602957_2326963355507016234_n1609568_10152454821972957_6966618032256429405_n10689524_10152454825467957_1120102402796650070_n10419052_10152454824422957_5080067532714623236_n10407685_10152454821657957_8101160125037180344_n

 

Geri döndüğümde ise başka bir gezginin sayfasında paylaştığı şu çarpıcı kampanyayı gördüm.

10689651_1512437915661651_4549974703117780377_n

Bu kampanya Kamboçya için hazırlanmış bir kamu kampanyası. Bu dilemmayı sizlerle paylaşmak istedim.

 

İtalya’da beş köy, beş aşk :Cinque Terre

olanbiten (4)

Nedendir bilmem ama “yurtdışı tatil” deyince hep akla ilk Roma gelir. Galiba vakti zamanında  Audrey Hepburn’lü Vacanza Romana filmi ile iyi PR yapmış İtalya  ve Roma akıllarda iyi tatil diye bir yer edinmiş.

Bendeniz ise İtalya ile ilgili ilk yazımın mutlaka Cinque Terre olmasını istedim. Çünkü içinizi kıpır kıpır edecek romantik* alanlara, inanılmaz doğal güzellikte kıyılara ve mini mini trek rotalarına sahip bir bölge burası. En önemli özelliği ise köyler arası ulaşımın sadece trenlerle yahut yürüyüş ile yapılıyor olması.

10527670_10152224724262957_7059851020300517902_n
Tren yolculukları öyle güzel ki.. Tren çok sık tünellere giriyor.
10360345_10152224723527957_1875706827759977434_n
Riomaggiore Monteresso’ya yürüyüş rotasından bir fotoğraf.
10342415_10152224750502957_1344373014591903527_n
Vernezza -Manarola köyleri arasındaki yürüyüş yolunun başlangıcından Vernezza köyü manzarası.

Cinque Terre İtalyanca’da beş köy anlamına geliyor. Riomaggiore, Vernezza, Manarola, Corniglia ve Monterosso köylerinden oluşuyor. Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş evler, estetik keşmekeş yaşam stili ve şirin kayıklara ev sahipliği yapıyor bu köyler.  Henüz Amerikalılar dışında çok tercih edilen bir destinasyon olmadığından gerçek İtalyanlar ve onların gerçek yaşamlarına tanık olabiliyorsunuz.

İtalyan sahillerinin güzelliği, bakımlı balıkçı kayıkları, üzüm bağları, limon ağaçları, renk renk begonviller, şarap, insanların neşesi bir araya gelince aşk olmaz da ne olur? Bu aşk’ın en kıymetli malzemesi ise köyleri birbirine bağlayan tren yolculukları. Tren’in düdüğünü duyduğunuzda sevdiğinize kavuşmak için yola çıkmaya hazır oluyorsunuz…

Yemek açısından asla sıkıntı çekmezsiniz. Pizzalar, deniz ürünleri ve şarapseverler için Toscana bölgesinin leziz şaraplarını kolaylıkla iyi fiyatlara bulabiliyorsunuz. Benim oradaki en sevdiğim yemek mekanı Vernezza’daki Geleteria (Dondurmacı) oldu. Yerini tarif etmeyeceğim çünkü önünde bekleyen insanlardan ve dükkanın etrafında mutlulukla dondurma yiyen turistlerden kapısını bulmanız hiç zor olmayacaktır. O dondurma öyle efsane bişey ki bir seferinde üst üste 18 top yemeyi başardım. Üstelik bu 18 topun her biri farklı aromaya sahipti. Genci yaşlısı, yerlisi yabancısı herkesler dondurmayı yalayarak yemenin tadına varıyor desem abartmış olmam.

Tren ve yaya yolu dışında öteki ulaşım metodları zor -Riamaggiore’de karayolu var- başka bir deyişle seyrek . Dolayısıyla bu beş köy doğa sever yürüyüşçüler için bire bir..  Yürüyüş rotaları- daha doğrusu patikaları-  yer yer tepe yamaçları üzerinden , sık sık yamaç sırtlarından , bazen sahillerden, şarap bağlarından geçmece şeklinde. Tabi bu patikalar dik yamaçlarda olduğundan sık sık toprak kayması, erozyona uğruyor. Dolayısıyla yürümek için yola çıkmadan önce mutlaka yolun açık olup olmadığı teyid edilmeli. Bazı noktalara check point yerleştirilmiş ve geçmek için 7€ gibi bir ücret ödüyorsunuz.

1976961_10152224723662957_4917823858108174594_n
Manarola köyü
10421301_10152224723307957_2861495263148065012_n
Kayıkların hepsi İtalyan şıklığını yansıtan örtülere sahip.
10406537_10152224750752957_2949632621037555145_n
Bu geçit sahil – Vernezza köyü arasında.
10527349_10152224752672957_4591828645771217555_n
Montorosso köyü

10373497_10152224724047957_3305314238439033214_n 10482596_10152224723577957_983343083206728927_n 10491194_10152224724157957_6045044164508585629_n 10527506_10152224752822957_734965680055451493_n 10530929_10152224747842957_2961339013321399114_n 10556288_10152224723342957_7161883439192822322_n 10557244_10152224748097957_5788734215546878855_n 10557292_10152224747582957_5173858608746405290_n

Cinque Terre La Spezia iline bağlı ve aslında baktığımızda bu il pek çok destinasyona sahip geniş bir bölge. Amma velakin gel gör ki bizim ahali tutturmuş bir Portofino diye sadece Portofino’ya gidiyor Cenova üzerinden. Sonra bir bakıyorsunuz Portofinoda her yer Türk İtalyan yok :).  Akabinde Portofino’da kahve keyfi paylaşımı yapmak isteyenler latte diye kahve sipariş edip karşılarına süt gelince ama aaaa ben süt siparişi vermemiştim sütlü kahve istemiştim gibilerinden vukuatlar yaşıyorlar. Efenim lütfen yapmayınız etmeyiniz. İtalya’da latte sipariş ederseniz masanıza sadece süt gelir o da kahve içermez. Kahveseverler aman diyeyim.

*Yazar burada hem Romantizm akımını hem de anlam kötülmesine uğramış hali olan Romantikliği kast etmektedir.

Romantizm akımını şu resim çok güzel ifade ediyor. Bir de alta bir tanım ekledim.

Caspar_David_Friedrich_-_Wanderer_above_the_sea_of_fog

1790‘dan yaklaşık 1850‘ye kadar Avrupa‘da edebiyatın müziğin felsefenin görünümünü köklü bir şekilde değiştiren ve resimde bir yenilenmeye yol açan romantizm (fr. romantisme), belli bir tanıma girmeyen niteliğini korumakla beraber, var olmanın özgür bir ruh hâlini işaret etmektedir. Ortaya çıkışında ise 1789 Fransız İhtilali sonrasındaki toplumsal, siyasal ve düşünsel yapının etkileri vardır.

Dublin Trinity College eski kütüphane kokusu

Şimdiye kadar kütüphane kokusu nedir tecrübe ettim sayılır. Ama Trinity College Long Room (Uzun Oda) kapısından girdiğim an parşömen, kağıt, kitap kokusunun yanında Johnotan Swift, Oscar Wilde, Shakespeare, Lord Byron kokuları da burnunuzu pinçikliyor. Tabi ki öyle bir kokuyu bildiğimden değil ama rutubete karışmış eski kitap kokusu ortamı sizi  bir anda bağımsız, asi, entellektüel İrlandalı havasına sokuveriyor.  Havadaki tarih kokusuyla birlikte “Irish Proclamation of Independence” İrlanda Bağımsızlık Bildirgesi  ile de bağımsızlık kokuları  yayılıyor. Bu bağımsızlık bildirgesinin bende yeri ayrıdır zira IRISHMEN AND IRISHWOMEN diye hitap ederek başlıyor. Merak edenler için bildirgenin tam metni şu linkte mevcut: http://ireland.iol.ie/~dluby/proclaim.htm

SAMSUNG        trinity12  SAMSUNG

Trinity College Long Room’a geri dönecek olursak  Vertigosu olanların uzak durmasını öneririm. Çünkü upuzunnn, yüksek, hacimli  ve her yeri eski kitaplarla dolu bir oda bu. Yaklaşık 200.000 eski  kitap barındıran bu eski kütüphanede kitaplar, her bir pencere etrafında oluşturulmuş dev odacıklarda saklanıyorlar. Bu dev odacıkların her birinde üç tarafa yığılmış kitaplar bizim dört kat diye tabir edebileceğimiz yükseklikte. Ortadan demirle desteklenen merdivene tırmanan kütüphane görevlilerinin yükseklik korkusunun olmadığı kesin. Bir de tarihi bir demirden merdivenler var döne döne kitapların arasına çıkan…

kıvrılanmerdivenaradetay

Kitap toplama konusunda İrlanda lordları İngiliz lordlarından geride kalmak istememiş dolayısıyla 1700’lü yılların başlarından itibaren biz İngilizler kadar kültürlü ve takipçiyiz diyebilme adına kolleksiyonerliğe başlamışlar ve ortaya Trinity college eski kütüphanesi gibi bir sonuç çıkmış. 1850’li yıllarda tüm raflar tamamen dolmuş.

detaykitaptrinitycam arkasındakitaplarSAMSUNG

Bana göre kütüphanenin en önemli kısmı üst kat balkonda bulunan “masterpiece reading room”  eski eser okuma odası. Düşünebiliyor musunuz? Bazı insanlar var.. O insanlar belki de bir eski kitabı ilk defa okuma ve ne olduğunu çözümleme şansına ulaşıyor. O insanların muhtemel heyecanını o “masterpiece reading room”un sadece görünüşü bile yansıtıyor. Hafif öne ve aşağıya eğilmiş büyük masalar ve koyu yeşil büyük abajurlar kütüphane ziyaretçilerine nanik yapıyor. Bizi görürsünüz ama asla bizim üzerimizde kitap okuyamazsınız dercesine…

SAMSUNGSAMSUNGSAMSUNG

Ana galeri ünlü simaların tam 14 adet büstü ile süslenmiş. Koridorda yürürken onlardan feyz almak için kendileri ile bakışıyorsunuz. Ben Shakespeare ve Johnotan Swift’inki ile özellikle gözgöze gelmeye çalıştım.

SAMSUNG

Kütüphanenin en eski kitapları 1500’lerin ortalarında yazılmış Book of Kells’tir. Sahiden Keller oturmuş kitapları günler, aylar ve yıllar süren süslemeler ve muhteşem yazı stilleri ogham ile kaleme almışlar. Bu kellerin kitaplarını tamamlamak değil bir nesil on nesil sürmüş. İçeriği tahmin edeceğiniz üzere İncil. Bir de burada dünyanın ilk notasını içeren kitabı cam arkasından görmek mümkün.

Sulara gömülü güzellik “Halfeti” / Halfeti a beauty within waters – Şanlıurfa Turkey

Şanlıurfa’nın en uzak ilçesi Halfeti’nin eski yerleşim bölgesi, şimdilerde Birecik barajının suları altında başka yaşamlara ev sahipliği yapıyor. Siyah gül’ün yetiştiği tek yerdir. Siyah deniyor ama gül çok çok çok koyu kırmızı bir renk gibi… Kimsenin artık yaşamadığı taş evler ve sular altında kalan köy görülmeye değerdir.

Çoğunlukla romantik ve anarşist duygularla yaklaşıyoruz GAP projesine. İnsanların yaşamlarını yıktı, evlerinden etti şimdi o insanlar nasıl geçinecek gibi.. Ben de Halfeti’yi gördüğümde  mavi yeşil Fırat suları arasından yükselen evler, cami, mezar taşları bana sadece yok olmuşluğu hatırlattı. Aklımdaki tek söylem burada bir yaşam vardı ve o yok oldu. Şimdi sadece bu “yarım” geçmişi “tekne turu” aracılığı ile gezerek görebiliyoruz.

The furthest county  of Şanlıurfa, Halfeti is an ancient residential area nowadays under water of Birecik dam. Halfeti is home to other type of species than humans right now 🙂 and it is home to  unique Black Rose. It is actually a very dark dark red rose but still a different one 🙂

images
Black rose

Nobody lives in Halfeti anymore but the stone houses, village itself and the mosque remaining underwater worths seeing.

When I traveled to Halfeti I sensed destrunction only. There was a life once in this village and now it is gone. The people were forced to move to the new Halfeti on a hill side.

IMG_0045

Ama bu “yarım”lık o kadar güzel görsel öğeler içeriyor ki.. Bir yandan Fırat sularının mavi, yeşil, koyu mavi, lacivert arası renk değişimleri, öte yandan karada tarihi kalıntıların yanında yeniden başlayan, devam eden yaşamın yeşilleri. Kısaca demek istediğim yok olduğunu düşündüğümüz hayat aslında yok olmadı, tekrar başka biçimde başlıyor ve belki de şu an o kadar turistik hale gelmesinin temel nedeni yeniden başlayan hayatı gözlemleyebilmektir.

 As the Euphrates water turned from green to blue and to dark navy you can see the ancient stone houses the mosque under the water.

Now the village is one of the most famous touristic destinations in the Eastern part of Turkey.

IMG_0039IMG_0064

Zaten eski Halfeti’de yerli turistten çok yabancılara rastlıyorsunuz. Almanı, Fransızı bizden daha iyi geziyor hatta yerleşen yabancıların olduğu bile söyleniyor.

 

 

IMG_0034IMG_0035

Geçtiğimiz günlerde Halfeti, öldürülen iki motosiklet sever ile tekrar gündeme geldi. Umarım bir an önce failleri bulunur ve bu güzel şirin “yarım” belde bu güzelliği ile anılmaya devam eder.

Tahran’ın özgürlükler kafe’si (kafes’i) / A coffee shop of freedom in Tahran

Tahrana adım atar atmaz yoğun bir gaz, toz ve kirlilik bulutu sizi selamlıyor. Ambargonun etkisiyle oluşan siyasi bulut mudur bilinmez ama kirlilik şehrin üstüne kabus gibi çökmüş. Sık sık resmi kurumlar ve okullar hava kirliliği dolayısıyla tatil ediliyor. Neyse ki yakınlarda insanların temiz hava almak üzere kaçtığı  Elbruz dağlarının eteklerinde Darband var. İnanılmaz ama gerçek ..Buradan şehrin kirliliğini izleyip nispet yaparcasına temiz hava alabiliyorsunuz. Ayrıca Darband çok popüler bir trek rotasının başlangıç noktası. Kadınlı, erkekli, yabancılı, yerlili dağcılar sırtçantalar sırtlarında, elllerinde batonlarla buradan yürüyüşlerine başlıyorlar. Çoğunlukla kadın dağcı görmek beni çok sevindirmişti. Neyse.. Benim Tahran ile ilgili şu an değinmek istediğim nokta Özgürlükler Kafe’si. Kafe’nin adı bu ve Kadıköy’ün komün kafelerini andırıyor. Şehrin ana caddesinde yürüdükten sonra (sağ tarafından erkekler, sol tarafından kadınlar yürüyor ama bu sözlü kurala pek uyulmuyor)  2. katta sıradan bir kafe burası. Özelliği ise başka hiç bir türlü reklama ihtiyaç duymadan insandan insana aktarılarak bilinmesi.  Yani önünde dev ışıklı bir pano yok. Kafe olduğuna dair bir ibare de yok.  Kaldığımız otelde resepsiyondaki görevliye biz kahve içmek istiyoruz, nerede içebiliriz diye sorduk. Haritadan bize bir bina işaretledi karşısında bir ağaç var dedi ikinci katına çıkın, tabela görmeyeceksiniz ama kapıyı itin. Batı tarzında bir kafe burası dedi. Filtre kahve bile bulabilirsiniz hatta diye de ekledi. Bir kahve sever olarak tabi çok mutlu olup hemen aramaya koyulduk, kolayca da bulduk. Burası gizli bir kafe, belki de devlet yetkilileri bilse kapatacak. İlk bakışta sevgililerin buluşma noktası olarak işlev görüyormuş gibi bir izlenim veriyor. Ama çoğunlukla siyasi fikirler, özgürlük ve idealler ile ilgili paylaşımlar var ortamda. Kağıtlara yazılan dilekler, şiirler veya manifestolar ya çamaşır ipine asılıyor ya cam ile masa arasına sıkıştırılıyor ya da doğrudan duvara resmediliyor. Konserler, toplantılar ve duyurular duvarda yapıştırılan posterler veya ilanlar aracılığı ile yapılıyor. Google’ın bile yasak olduğu bu ülkede iletişim bize göre çok farklı kanallardan kağıt kalem, bakış ve resim ile devam ediyor.

Tahran has a different air and persona than the the rest of the whole world. Imagine a life without Google 🙂 imagine a life where women do go at the back side of public transport..But still it has a beauty of it’s own worth seeing and feeling. When you step in the city itself an air of dust and pollution greets you.  I cant say if it is because of the political embargo or not but the pollution is a serious problem there. From time to time schools and public buildings get a vacation because of air pollution. Luckily Tahran is close to Darband, Elbruz mountain where most of the people do go to take some fresh air.. From this point you can view the city from top and it is the starting point of a famous trail among Iranian and foreigner mountaineers. A lot of women, men, foreigner and local mountaineers do pass by and it is nice to see strong Iranian women doing mountaineering. Anyways.. The point I want to make about Tahran is the Westernized so to saycoffee shop. After you walk by in the main street of Tahran ( men do walk from the right hand side women from the left however not many people do obey this rule)  it is in  second floor of a building.  The fact that makes this coffee shop interesting is that there is no signboard at the front, people find the place by word of mouth. If you ask to the reception where you are staying that you want to drink western type coffee they’ll probably lead you. When we asked to our reception at our hotel the guy pointed a building on the map said there is a big tree accros the street 🙂 and get to the second floor. He added that we would not see a signboard but we should push the door.. We found it very easily.. DSC01485 DSC01487DSC01483

İnsanlar burada kafeste yaşıyor gibi görünüyor ama o kafeslerin içindeki hareket ortamlarını kendileri belirliyorlar gibi gelmişti bana..  I felt that even though people here do seem to live a life in a  cage they define their freedom within the area designated for them and they use it to the fullest

. DSC01488DSC01489

Bu iki kadın figürü kafenin duvarlarını süslüyor. Ressamları aynı.Kadınlar sadece resimlerde zarif değiller, gerçekte de alımlı sürmeleri ile oldukça sade ama şık görüntüleri var. Ressam kadının gözlerinin güzelliğini yansıtamayacağını düşündüğü için genelde çizmekten imtina etmiş. Bize kahvemizi getiren garson böyle söylemişti. Göz güzelliği çizilemez diye.. Onu hayal etmek bize kalırmış artık…  For example the artist of above figurines is the same.  The Iranian women are not beautiful only in these pictures but they are as beautiful and charming in real life with all the kohl they war on their daily life..  The artist above felt that he would not be able to convey the beauty of the eyes so he avoided detailing the eyes. This was what the waiter had told us.. he added that it is impossible to draw or paint the beauty of the eye.. It is left to the spectator to imagine them 🙂