Kamboçya Siam Reap’in Büyüleyici Güzellikleri: Angkor Wat Tapınakları, Yüzer Köy, Lotus Tarlası ve Sokak Kahvecileri

Kamboçyaya gitmeden evvel okuduğum bloglar hep dolandırıcıklar ve sahtekarlıklarla ilgili uyarı yazılarıydı. Sınırdan geçerken size yaklaşanlara dikkat! Size hizmet satmak isteyenlere dikkat, bu ülke dolandırıcıları ile ünlü türünde uyarılardı bunlar. Biz de “Türkiye’de yaşıyoruz nicelerini gördük” deyip bir yandan üstesinden geliriz diye düşünürken diğer yandan da Tayland’a kıyasla bir tık daha tedbirli davranarak gezdik bu ülkeyi.

Okuduğumuza göre, bu sahtekarlıklar en çok Bangkok-Siam Reap karayolunda gerçekleşiyordu. Madem öyle biz de havayolu ile gidelim deyip Phuket-Siam Reap arasında ucuza bilet bulup Air Asia ile uçtuk. Sorunsuz bir yolculuk ve çok sakin bir vize işlemimiz oldu. Kamboçya polisinde o kadar çok çalışan memur vardı ki. Yanyana duran memurlardan biri pasaportu, diğeri fotoğrafı kontrol ediyor, bir diğeri sizden para alıyor (30 USD), bir yanındaki pasaporta vize yapıştırıyor, bir başkası imza atıyor. Sonuncusu da tekrar pasaport, fotoğraf ve size bakıp pasaportunuzu iade ediyor. Böyle ilginç 20’yi aşkın tüm memurlardan geçtiğinizi bir vize sistemi.. Sonrasında bir anlık gaflete düştük ve elimizde biraz yerel para birimi olsun deyip Kamboçya Riyali aldık. Meğer ülkede enflasyon öyle fazla imiş ki bir günde Kamboçya Reali ABD Doları karşısında yarı yarıya değer kaybedebiliyormuş. O yüzden insanlar çoğunlukla ABD para birimine daha çok güveniyor ve onunla alışveriş yapmak istiyor. Ben bunu okumuştum ama sabah dalgınlığı olsa gerek o anda unutuverdim ve cebimizde bolca yer kaplayacak bir miktar para ile Siam Reap Kamboçya sokaklarına adımımızı attık.

Kaldığımız hostel tuk tukla havalimanından aldırıyor mu diye dikkat ederek hotel seçimimizi yaptık. Lovely Guesthouse’da geceliği 10 USD civarında konaklama ve 2 gün kalmak koşulu ile havalimanından hostele tuk tuk ile ücretsiz transfer dahil bir konaklama seçtik. Oldukça memnun kaldık. Daha sonrası için de bu tuk tukçu ile anlaştık ve her yeri onunla gezdik. Burdaki tuk tukçular çok uygun fiyatlara sizi gezdirmenin yanı sıra iyi İngilizce bildiklerinden aynı zamanda rehberiniz olabiliyorlar.  Tuk tuk sendikaları bile var. Fiyat tarifeleri belli.

Tuk tukçumuz

Angkor Wat

Angkor wat turu da dahil civar bölgelere yapmak isteyebileceğiniz tüm turları konakladığınız hostelden- hotelden satın alabiliyorsunuz. Tabi ki buraya tamamen Angkor Wat için gittiğinizden önce Angkor Wat turu satın alıyoruz. Tur dediğiniz aslında tuk tuk ücreti ve otel sahibine komisyon.  Tapınakların arasından güneşin doğuşunu izleyebilmek maksadıyla gece saat 03.30’da tuk tukçuyla buluşmak üzere anlaştık. Motosikletli tuk tukçumuzla buluştuktan sonra gecenin karanlığında tozlu yollardan toz ata ata, diğer turist tuk tukları ve turist taşıyan otobüslerin arasına karıştık. Boş ve upuzun bir arazinin ortasına inşa edilmiş Angkor Wat Müzesi ofisinden giriş kartlarımızı almak üzere  sıraya girdik. Oldukça kalabalık ama hızlı ilerleyen bir sıra var burda. Giriş ücretleri çok pahalı: 1 günlük 37 USD, 3 günlük 62 USD, 7 günlük 72 USD. Sizin fotoğrafınızı o sabah çekerek fotoğraflı bir giriş kartı veriliyor. Neredeyse her tapınak başında da görevliler olduğundan bu giriş kartlarına bakıyorlar.  Bu tapınaklarda ne kadar zaman geçirmek istediğiniz tamamen size bağlı çünkü Angkor, irili ufaklı 1000 km2 alana kurulu devasal bir alan. Burda Kmer İmparatorluğu, aralarında şimdiki Myanmar ve Vietnam topraklarının da bulunduğu büyük bir coğrafyada 9.YY ile 15YY arasında hüküm sürmüş.  Angkor Wat büyüleyici taş işçiliğinin ve simetrik tapınakların yanı sıra, sanayi devrimi öncesindeki  neredeyse 1 milyon insanın kullanımına sunulan mühendislik harikası yağmur suyu kanalları, su taşıma sistemleri ile ünlü. Alana ilk girişimizde esas en çok ziyaret edilen en büyük tapınak Angkor ile başlıyorsunuz. İhtişamlı uzun girişinden sonra o üç tepenin ardından güneşin doğmasını bekledik. Maalesef güneşin doğuşundan yana pek şansımız yaver gitmedi. Tapınaklarda en çok hoşuma giden öğeler bulut perileri olduğu düşünülen apsara figürleri oldu. Genelde dans eden kadın figürleri olarak resmedilmişler.

Doğanın hakimiyeti
Doğanın hakimiyeti 2

Heybetli nilüfer havuzu
Turuncular
Apsaralar
Güneşin doğuşunu beklediğimiz anlar..
Dostlar tapınağın her yerinde 🙂
Lütfen fillerin bu şekilde işkence görmesine katkıda bulunmayın!

Tonle Sap Balıkçı Köyü

Kamboçyada beni en çok etkileyen yer bu yüzer balıkçı köyü oldu. Daha turistik bir yüzer köye gitmek yerine buraya geldiğime sevindim çünkü burda yaşam vardı. Göl kenarında hayvanların peşinde koşuşturan her yeri çamurlanmış çıplak çocuklar, tekneleri ile bohçacılık yapanlar,  yemek yapanlar, kahve yapanlar ne ararsanız mevcut. Nehir üstüne kurulan evler, bizim gecekondu sistemine benzetebileceğimiz bir sistem. Suyun üstüne ev yapmak için arsaya para verilmiyor yani. Rehberimizin söylediğini yanlış anlamadıysam daha sonra devlete herhangi bir vergi de verilmiyor. Bu sebeple karaya ev yapabilecek kadar parası olmayanlar genelde nehir üstüne ev yapıp orada yaşamlarını idame ediyorlar. Bu köyün geçim kaynağı ise üzerinde yaşadıkları göl.

Teknemiz köyün içinde doğru ilerlerken iki kız çocuğunu leğenin içinde giderken gördük.  Ellerinde minicik küreklerle bir yandan gelip geçen teknelerin dalgalarını savuşturmaya çalışıyorlardı diğer yandan da birbirine su sıçratarak oyun oynuyorlar bir yandan da gitmek istedikleri yere leğenle gitmeye çalışıyorlardı. Bu görüntü karşısında içim parçalandı. Yetişkinlerin yerine küçüklerin hayatın acı yönleriyle  mücadele etmek zorunda kalması karşısında hangi insan olursa olsun acıma hissederdi ne de olsa. Bizim teknemiz de onları görünce çok yavaşladı dalga yapmayalım diye. Gene de oluşan minik dalgalara karşı kızlar daha bir azimlendiler, dalgalarla yeniden oynamaya hatta oluşan akıntıya karşı var güçleri ile kürek çekmeye başladılar. Batılı toplum çocuklarında pek görmeye alışık olmadığım memnuniyet ve mutluluğu bu çocukların yüzünde gördüm. O gün kendi kendime epey düşünmüştüm. Acaba bu kız çocuklarına acımalı mı diye? Ya da ellimizde onca  sözde imkana rağmen şu saflığı ve güzelliği elde edemeyen kendimize mi acımalıyız?

 

Biraz ilerde ise yüzer köyde katolik kilise(!) belirdi teknemizin karşısına. Belki de yukarda sorduğum sorunun cevabı katolik kilisesinin içinde gizliydi. Gölün üstünde kocaman bir yapı inşa edilmesine rağmen kasvetli duruyordu ve verandasında tek bir ses tek bir gülücük yoktu.

Teknemiz biraz daha ilerleyince karşımıza yüzer mutfak belirdi. Yerel ekonomiye katkıda bulunmak için bu tatlı teyzemizden de kahve aldık. Ancak bu gibi yüzer köylerden kahve alırken kahve suyunun gölden gelebileceğini düşünerek ona göre satın alma kararı vermekte fayda var :).

Tezgahtar teyze
İşinde gücünde insanlar ve uzaklara bakan çocuk.

Lotus Çiçeği Tarlası

Yüzer balıkçı köyünde yeterince güzellik gördük diye düşünürken yolun hem sağında hem solunda uzun uzun lotus çiçeği tarlaları görünce epey şaşırdık. Anında turist mode on tuşuma basıldı ve heybeme koyduğum fotoğraf makinemi çıkarıp fotoğraflamaya çalıştım. Tüm gününü de bizimle geçiren tuk tukçu abiden de herhangi bir tarlada durmasını rica ettim. O da tarlasını gezmeye ve fotoğraflamaya izin veren bir çiftçi ailenin yanına götürdü bizi. Minik bir ücret karşılığı  tarlasında neredeyse bellimize kadar gelen güzel lotus çiçekleri arasında dolandık. Çok mistik bir ortam oluştu. Bir yandan güneş batıyor diğer yandan da cırcır böcekleri sesleri arasında huzurlu bir sessizlik vardı tarlanın ortasında. Pirinçte olduğu gibi sulu çeltikler içinde yetişiyordu lotus çiçeği. Çeltiklerin kenarlarına da topraktan yürüme bentleri yapılmış.

Lotus çiçeği Budistler için dini bir simge ve rahipler genelde Budist tapınaklarında bu çiçekten bulunduruyor. Meditasyon yaparken önüne 1 adet lotus çiçeği koyan veya elinde tutarak meditasyon yapan budist rahipler de bulunuyor.

Tam da bu kadar büyük tarlayı budist rahipler ne yapıyor diye merak ederken çiftçinin çağırması ile sorumuzun cevabı geldi. Bize lotus çiçeğinin çekirdeğini çıkararak ikram etti. Nohut ve badem karışımı bir lezzete sahip çekirdekleri meğer oldukça besleyiciymiş ve Kamboçyalıların besin kaynaklarından biriymiş.

Siam Reap Sokak Kahvecileri

En çok kahve içtiğimiz yer hostelimizin sokağında içecek satan çok tatlı bir kadının sokak tezgahı idi. Kadın bir iki kelime İngilizce de anladığından nescafe ve suyu karıştırarak yaptığı frappesini şeker koymamasını rica edebiliyorduk.

Yukarıda bahsettiğim gibi yüzer köyde de yüzer teknede satış yapan kadından bir frappe aldık. Ancak şeker istemediğimizi anlatamadığımızdan içindeki şeker miktarı çok fazla idi.Dolayısıyla herhangi bir içecek tezgahından kahve istediğinizde size verecekleri şey bol şekerli bir frappe olacak. Şekerin tadı da burada bildiğimizden biraz farklı. Şeker kamışından yapılan şeker olma ihtimali var.

İçtiğim en batılı kahve ise Angkor Wat biletleri satılan turizm ofisi kompleksinin bulunduğu binadaki Illy Cafe oldu. Burda hem kaliteli illy espresso hem de kruvasan bulabiliyorsunuz. Tabi batı ürünlerin fiyatları batıya denk biçimde. Burası çok minik bir kahve barı olduğundan oldukça kalabalık ve uzun kuyruk olabiliyor.

Yüzer köyde kahvemi hazırlayan kadın..

 

 

Tayland Andaman Denizi Kıyıları: Ao Nang, Phi Phi, Koh Lanta ve Puket

Bembeyaz upuzun kumsallar, kışı yaşadığımız dönemde sıcak denizler ve birbirinden değişik tropik deneyimler yaşamak Tayland kıyılarında mümkün. Taylandın iki farklı denizi bulunuyor: Andaman denizi kıyıları ve Tayland Körfezi kıyıları. Üstelik Tayland uçak bileti hariç oldukça ucuz sayılabilecek bir ülke. Biz ilk Tayland seyahatimizde 1 aylık vizesiz seyahat süremizin ancak yetmesi sebebi ile yalnızca Andaman denizi kıyılarında Krabi, Ao Nang, Phi Phi, Koh Lanta ve Pukete seyahat edebildik. Bizim gece hayatı anlayışımız kendi kendimize bira içmek olduğundan bu yazıda gece hayatı veya cıstak cıstak eğlence değil de Andaman denizi kıyılarının gürültüsüz ve kalabalıklardan uzak noktalardan bahsedeceğim.

Ao Nang kıyıları Krabi

Tropik kıyılarla ilk buluşmamız olduğundan Ao Nang sahilinin bizim için önemi büyük. Oldukça turistik olan kasabanın üst kısmı önünde Hintli abilerin gel gel yaptığı restoranlar, publar ve gece kulüplerine ev sahipliği yapıyor. Biz ise buranın en sakin kısmı olan Nopparat Thara Plajında Cashew Nuts Bungalowsda konaklamayı tercih ettik. Geceliği 500 Baht (yaklaşık 50 TL) ödediğimiz bu bungalowlarda en ufak bir lüks yoktu ama sabah kuş sesleri, gece geckoları duymak yer yer belgesel izliyormuşçasına hareket eden hayvanları gözlemlemek bizim için oldukça eğlenceli bir deneyimdi. Eğlendirmeyen tek şey sivrisineklerdi. Hem sivrisinek tütsüsü yaktık hem her gün sivrisinek kaçırıcıyı cildimize sürdük hem de ısırıldıktan sonra yaralara ilaç sürdük ama bana mısın demediler. Sivrisinek buralarda tek sıkıntı yaratabilecek problem diyebilirim. Bu civardaki plajlarda yüzmek isterseniz sabah erken saatlerde gitmekte fayda var zira saat 15.00 sonrasında sularda çekilme başlıyor ve sahil şeridi gel-git etkisiyle neredeyse 1 km kadar içeri gidiyor. Akşam saatlerinde de çekilen suların yerlerinde yürüyüş yapan insanlar ve yengeç yavruları oluyor. Yengeç yavruları yine ayrı bir belgesel izletiyor meraklı gözlere.

IMG_20170317_160253_745

_DSC5061
Tropik sahillerle ilk buluşmamız: Neopattara plajı, Ao Nang
_DSC5086
Aynı plajın sağ taafı
IMG_20170315_121642_402
Ao Nangta konakladığımız tatlı şirin bungalow

IMG_20170319_105936_883

_DSC5397
Sular çekilmeye böyle başlıyor. Sonra buralarda yürüyüş yapılıyor

Phi Phi adaları ve civar adalar

Neopattara Plajının sonunda kalkan teknelerle Phi Phiye günlük gidip gelebiliyorsunuz. Phi Phi adası ve civarlarında konaklamak özellikle Leonardo Di Caprio’nun The Beach filminden sonra inanılmaz pahalı hale geldiğinden orada konaklayamadık. Ama tek günde gidip görmek bile yetti. Özellikle fotoğraf severler buraya bayılacak. Turları Taylandın ünlü tekneleri uzun kuyruklar veya hızlı teknelerle gitmeyi seçebiliyorsunuz. Biz beni yer yer teknelerde denizin tutması yüzünden hızlı tekneyi seçtik. İyi ki de öyle yapmışız. Nasılsa uzun kuyrukları bol bol fotoğraflayabildim. Bu tura da kişi başı 1000 Baht (Yaklaşık 100 TL) ödedik. Tur sizi Maymun adası Bambu adası ve Phi Phi gibi 4-5 yere götürüyor yüzmenize, şnorkel yapmanıza – şnorkelle rengarenk balıkları izlemek pek güzel, bissürü dora ve nemo gördük- olanak tanıyor. Hele o bol planktonlu beyaz parıldayan güzel deniz, güzelliği ile nefeslerimizi kesti.

_DSC5133_DSC5174

_DSC5305
Bambu adası sahilinden..
_DSC5270
Ağaç dalında maymun familyası hemen altındaki parlak denizde de renkli balıklar görülebiliyor..
_DSC5253
İşte o meşhur “the beach” yoğun sezonda bu halde :). Bu arada her iki turisten biri mutlaka Çinli.
_DSC5259
Uzun kuyruk tekneler fotoğraf çektirmek için ideal.
_DSC5126
Bu fotoğraflarda en ufak bir filtre bulunmuyor.

Koh Lanta

Taylandın turistik noktaları arasında seyahatler genelde minivan denilen servis türü ile icra ediliyor. Bu minivanlarla ulaşım ucuz ama oldukça beklemeli geçebiliyor çünkü dolmuş usulü gibi sizi ordan oraya bırakıp gideceğiniz rotayı üstünüze etiket yapıştırıp paketlercesine sizi taşıyorlar. Biz de Ao Nang’tan Koh Lantaya minivan ile seyahat ettik.  Arada Krabide bir bekleme istasyonunda beklemeye bırakıldık.  Neyse ki çok beklemeden Koh Lantaya kalkan minibüs geldi ve yaklaşık 2,5 saat içinde bu güzel adaya ulaşabildik. Burada yine sakin olan kısmı seçtiğimizden bigezipgelelim.biz’in tavsiyesi ile adanın en güneyinde Kantiang koyunda Kantiang Bay View Resortta konakladık. Burda Tay usulü örülmüş ahşap evlerde konakladık. Dalga seslerinde uyuduk,  hindistan cevizi ağaçları manzarasına uyandık. Akşamları karşı komşularımız olan Alman çiftle bira eşliğinde verandadan verandaya sohbet ettik. Bizden başka herkes oraya dalmaya gelmişti. Alman komşumuza göre Koh Lanta dünyada Mısırdan sonra dalmak için en iyi rotalardan biriydi.

_DSC5453_DSC5515IMG_20170321_145427_371

Puket

Andaman denizinde en ünlü rota kuşkusuz Puket olmalı. Ancak biz burayı aşarı kalabalıklığı ve tamamen şehirleşmiş olması sebebiyle pek sevemedik. Koh Lantadan yine minivanla ulaştığımız adada Patong Beach’te konaklamayı tercih ettik. Otelimize doğru yürürken masaj salonlarındaki kadınların bir yandan tatlı tatlı gülümseyerek diğer yandan da önünü çevreleyerek Barış’ı masaj salonuna davet etmeye çalıştıklarını görünce arkadan Zeyna nidasında koşarak duruma hakim oldum! 🙂 Daha sonradan farkedecektim ki bu oldukça yaygın bir durumdu. Özellikle kadınları değil de erkeklere masaj satmaya çalışıyorlar. Halbuki ailede masaj seven benim!

Buralarda konaklama fiyatları da bir tık daha pahalı biz de o sebeple işletmecisinin Çinli olduğu bir otelde konakladık. Kaldığımız bungalowlardan sonra sıcak suyu, balkonu ve imkanları ile bu otel bize oldukça lüks gelmişti.  Patong Beach’te batı tipi kahve ve yemekleri bulmak gayet kolay. Patong plajı da en az diğer plajlar kadar güzel. Burada yaşadığımız en özgün ve en eğlenceli deneyim Patong Plajından camları olmayan yerel otobüsle Puket Merkez kasabasına seyahat oldu. Bir türlü nerden kalktığı ile ilgili bilgi bulamadığımız bu renkli otobüsler plajın en başından binmek mümkünmüş.

IMG_20170326_013654_027
Patong Plajı

_DSC5699_DSC5658

_DSC5740
İşte o otobüs..

IMG_20170318_133114_499

Tropik diyarların başkenti Bangkok ve kahve durakları

Uzak ve tropik diyarların çağrışımları çok güzel.. Gelsin gitsin sıcak hava, palmiyeler, uzun kumsallar, tropik meyveler… Üstüne de uygun fiyatlar mevzu bahis olunca tropik diyar severlerin buluşma noktası ve ilk durağı Bangkok, Tayland oluyor.

Biz de bu akım parelelinde gidelim dedik, az biraz uzun seyahat için biriktirdiğimiz para ile Asyada hem seyahat edelim hem de bu esnada (becerebilir isek) internet üzerinden serbest çalışarak yaşamımızı devam ettirelim dedik. Seyahatimiz 3-5 gün olmasın, aceleye gelmesin istedik.

Efenim, Türkiye pasaportu ile Tayland’ta 1 ay süre ile vizeye gerek olmadan kalabiliyorsunuz. 2015’teki bir patlamada bir Türk’ün şüpheli olması dolayısı ile vizesiz kalmalarda sıkıntı yarattığı söyleniyordu ancak o sıkıntı geçti gibi. Tayland’a turistik olarak gidiyor olmanız yeterli. Eğer Tayland’a ilk gidişiniz ise en ufak bir sorgu sual olmadan, 30 gün kalabileceğiniz bir mühür vuruluyor pasaportunuza. Üstelik bunun için tek kuruş bedel ödemiyorsunuz.

Tek yön uçak biletlerinde en ucuz fiyatı Emirates’ten bulduk. İki kişilik Bangkok biletine 580 USD ödedik.Dubai’de 5 saat aktarmanın üstüne ertesi gün 12.00 sularında Bangkok’a indik. Dev iki katlı ve aşırı şık uçaktan inen ilk yolculardan olduk.  O kapının açılma anı hafızalarımızda hep kazınmış olarak kalacak zira ilk defa bir şehir doğrudan burnumuzu selamlıyordu. O koku karışımı içinde yeşil köri, köri, tütsü ne ararsanız var. Aşırı sıcak ve nem ise hemen kokunun akabinde geldi. Kötü bir koku mu diye soracak olursanız bence değil. Sadece farklı alışık olmadığımız türden bir olay. Zaten 1-2 saate o kokuyu da hissetmez oluyorsunuz.  Dönüş biletini (İstanbul’da check in’imizi yapan memur haricinde soran olmadı, ona da bir rezervasyon gösterdik) kontrol etmek istemeyen memura teşekkür ederek kısa bir bekleme süresi ile şehre hemen girebildik. İlk işimiz simcard interneti almak oldu. Havaalanında DTAC adında bir hat için 600 baht (yaklaşık 60 TL) ödeyerek 15 günlük limiti olmayan bir Tourist Wifi interneti satın aldık. Bağlantı hızı oldukça iyi, tavsiye ederiz. Tabi ki Bangkok’ta daha ucuzlarına erişebiliyorsunuz.

Bizim Bangkok maceramız tahmin ettiğimizden biraz daha kısa sürdü, toplamda 6 gün. Geldiğimiz ilk günlerde jet lag olduk, Bangkok zamanlarında uyanamadık… Kışın ortasından çıkan bünyeler, sıcağa, neme alışamadı bir türlü, bir de üstüne üstük 2 gün peş peşe çalıştık vs. O yüzden ben 3 günde Bangkok gezilir diyenlere sahiden  hayretle okuyorum. Bangkok çok büyük bir şehir. gezilecek bir yere gitmek gelmek bile neredeyse tam gün alıyor. Her şey gördüğümüzden ve tattığımızdan daha farklı olduğu için de mecburen yavaş gezmek zorunda kalıyorsunuz. Hele hele uzun uçak yolculukları ve farklı bir zaman dilimine gelirken mutlaka  1-2 gün jet lag olma ihtimaline karşı da ayrılmalı diye düşünüyorum. Bangkok sahiden Batı kültüründen tamamen faklı. Bu kültürel farklılıkları keşfetmek ilginizi çekiyorsa burayı çok seveceksiniz!

Bangkok’un bana göre en’leri;

Sokak Satıcıları

Tayland’ta evlerde mutfak veya mutfak benzeri bir anlayış olmadığından yemekler sokakta pişirilip eve gidip gelirken yeniyor. Yeni bir yasa ile sokak satıcılarının en yoğun olduğu merkez bölge Sukhumvit’te artık sokak satıcısı görmek pek mümkün değil ama yine de ara sokaklarda mutlaka denk gelirsiniz. Özellikle sokak meyvecileri inanılmaz.Adını duymadığınız bir sürü meyveye denk geleceksiniz. Çoğunluğu beyaz ve çok şekerli olan bu meyvelerle kahvaltı ettik. Ortalama 1 paket meyveye 20 Baht yani yaklaşık 2 TL verdik. Sokak meyvecileri aynı zamanda cambaz gibiler: taze hindistan cevizini satırla büyük bir ustalıkla kesenler, ananasın en ufak bir kırıntısını bile ziyan etmeden kesenler, tezgahları süsleyenler, dikenli meyveleri yemeye hazır hale getirenler, tartışmalı meyve Durian’ı hazır yemelik hale getirenler filan.. Elinizi sıcak sudan soğuk suya koymuyorsunuz yani..Sokaktan yemek yeme konusunda ise ilk gittiğimiz akşam grass jelly soy bean diye bişey yedik. Pirinç unundan yapılan mini toplar hindistan cevizi ve soya sütü karışımı bir sos ile soğuk çorba şeklinde sunuluyor. İlk deneyimimizi biraz ağır bişey aldık galiba 🙂 Sonrasında Thai yemeklerine karşı temkinli davrandık.

_DSC3771

Tapınaklar

Bangkok’ta irili ufaklı 400’ün üzerinde tapınak bulunuyor. Bunların 10 tanesine bile gitmek oldukça uzun zaman gerektirir. Biz simetrisi ve Yatan Budası (Reclining Budha) ile ünlü Wat Pho ve minik bir tekne ile nehir karşısına geçerek ulaşılan Wat Arun’a gidebildik. İkisi de birbirinden güzel ve süslü pagodalara, geniş birer simetriye sahiptiler. Ama benim en hoşuma giden mahalle arasında giderken minik bir tapınakta Koreli olduğunu tahmin ettiğim çiftin yaptırdığı dua idi. Çift oradaki müzik ve dans ekibine bir bahşiş verdi. Çift önde hep birlikte dua ettiler. Sonrasında da diğer insanlarla beraber ortadaki pagodanın etrafında tütsü ve çiçekler eşliğinde turladılar.

_DSC4018

_DSC3966

Skytrain & Sky Walk ve AVM’ler

Bangkok çok yüksek bir şehir. Böyle Manhattan, Tokyo vb gibi. Merkez Sukhumvitte bolca yüksek bina arasında yükseltilmiş beton üzerinde giden tren-skytrain-, sizi o yüksek binalara ve şehrin uzak kesimlerine götürüyor.

IMG_20170522_150613_987
Bangkok büyük ve yüksek bir şehir. Solda skytrain – havatrenin en üst katı, ortada skywalk-hava kaldırım en altta da karayolunu görebilirsiniz.

Ben AVM görmek istemiyorum diyorsunuz değil mi? Ben de öyle diyordum ama sıcak ve nemden dolayı serinlemek için bile olsa AVM’lerden faydalanıyorsunuz. AVM’lerin diğer bir artısı ise yemek katları. Eğer sokaktaki yemekler Türk standartlarında sıhhi görünmediyse gözünüze AVM yemek katlarında bu yemekler nispeten daha sıhhi ortamlarda hazırlanıyor. Üstelik sokak yemekleri ile aynı ucuzlukta…Skytrain’in hemen altında bulunan Skywalk yürümek için çok güzel. Üstünden geçen skytrain sayesinde gölgeden yürümüş oluyorsunuz sayesinde.

_DSC3849

Mototaxi

Bangkokta taksiler ucuz. Ucuz olmasına ucuz ama neredeyse İstanbuldan beter bir trafiği olduğundan taksi kullanmanız gerektiğinde ve biraz da macerasever biriyseniz size mototaksileri önereceğim. Mototaksiler üstlerine fosforlu turuncu yelek giyen ve mahalle köşe başlarında bekleyişlerinden anlaşılıyorlar. Eğer gitmek istediğiniz yeri anlatabilir iseniz metro’dan daha ucuza ortlama birim fiyatı ile gitmek istediğiniz yere gidebilirsiniz. Tayların tamamı mototaxilerle ulaşım sağlıyor. Süper şık giyinmiş Tay hanımefendileri ve beyefendileri de mototaksi üstüne hem giderken hem de ellerinde yemek yerken görmeniz çok olası. Yalnız sıkışık trafikte bile slalom yapıyorlar o yüzden hazırlıklı olmakta fayda var 🙂

Bangkok’ta kahve

Tayland’ta yemekler ve içecekler ikiye ayrılıyor. Tay yemekleri & içecekleri ve Batı yiyecekleri & içecekleri.. Tahmin edersiniz ki Batı’ya ait şeyler ortalama Tay yemeklerine ve içeceklerine göre 5 kat daha pahalı. Maalesef kahve de Tay kültürü olmadığı için oldukça pahalı. Benim gibi bir kahvesever iseniz kahve bulmak ilk etapta zor görünebilir ama şehri ufak ufak anlayınca aslında kahvenin ne kadar rahat erişilebilir olduğuna şaşacaksınız. En kötü ihtimal çok kahveniz gelir ise belli başlı alanlarda Starbucks var.. Onlardan kahvenizi alabilirsiniz..

Roots Cafe

Açık ara kahvesini en beğendiğim kahveci Roots Cafe Bar oldu. Ortalama bir kahve 3 USD’ye denk geliyordu. Batı tarzı içecekler maalesef mango suyu, meyve suyu vb. asya içeceklerinden biraz pahalı maalesef. Kahve çekirdeğini ne tercih edersiniz diye sormaları ile de 10 puan aldılar benden 🙂 Bir de baristalar İngilizce konuşabiliyorlardı.  Burası sayıca bol dükkanın yan yana olduğu bir çeşit AVM aslında. içeceği bir yerden, yiyeceği bir yerden alıp ortak masalarda içiyor ve yiyorsunuz. _DSC4317

Crazy About Coffee

Şehrin Doğu yakasındaki otogarının hemen sağ tarafında oldukça hipster bulduğum Crazy About Coffee Bangkok’ta kahvesini beğendiğim diğer bir mikro kahveci oldu. Burada da çekirdek tercihiniz soruluyor.  Yanılmıyorsam Nikaragua kahve çekirdeğinden sipariş etmiştim. Burda  da kahve biraz daha pahalıydı, yaklaşık 4 USD verdim diye hatırlıyorum.

_DSC5022

dsc5019.jpg
İnstagramın olmazsa olmazı, kahve- kaktüs – çiçek :P. Görüldüğü üzere aşırı hipster.

Çatuçak Haftasonu pazarında kahve satan minik dükkanlar

_DSC4360

Haftasonu çatuçak pazarını seyahat programınıza alır iseniz burda sıcaktan ve açık havada durmaktan çok yorulacağınızdan bu minik dükkanlarda kahve molası verebilirsiniz. Genelde oturacak bir yer bulunamadığından zor oluyor. Buralarda yer bulamadığımdan ve aşırı kalabalık sebebi ile kahve içemedim, onun yerine arabalı satıcılardan soğuk baharat çayı alıp içmiştim.

_DSC4342

Bangkok Otogarı

İlginç bir şekilde Bangkok ana otogarındaki açık alanda içtiğim kahve hem çok ucuzdu, yaklaşık 1 TL bu sefer USD fiyatı vermiyorum bakın, hem de çok güzeldi. Hatta elimiz yanmasın diye peçete ile kağıt bardağın etrafını sardı 🙂

_DSC5040

Skywalk kahvecileri

Tam bir büyük şehirli havası veren bu kahveciler Skytrainin hemen giriş ve çıkışlarında bulunuyor. Ben biraz pahalı bulduğumdan ve oturacak yerleri olmadığından bu kahve tezgahlarını tercih etmedim.

Sokak Kahvecileri – El arabasında

Bangkokta sokakta yemek olduğu gibi sokak içecekçileri de var. Çoğunlukla soğuk içecek hazırlayan bu içecekçilerde soğuk kahve de içebiliyorsunuz. Frappeyi andıran kahveler hazırlıyorlar ama genelde içine yarım kilo şeker atıyorlar. Şeker atma diyemediğimiz için (çünkü ellerinde önceden hazırladıkları şekerli bir karışımı eritiyorlar) bir iki alma denemesinden sonra sokaktan kahve almayı kestik. Maalesef çok şekerli..Anlaşabilmek de imkansız.

Terminal 21 AVM

Terminal 21 her bir kat farklı bir ülkeymiş edası verilmiş, dışı ve ana güzergahları da uçak ve havalimanı konseptleriyle donatılmış bir AVM aslında. Bu AVM’nin yemek katını Asya yemeklerini denemek için bolca kullanmıştık. Tabaklar ortalama 3 TL olduğundan reddedemeyeceğimiz tekliflerle geliyorlardı. Buradaki yemekler ve meyvesuları müthişti ama kahveciler maalesef beklentilerimin çok altındaydı. Çok gerekmedikçe almayın derim.

Bangkok’u bir yazıya sığdırmak mümkün değil tabi.. Vaktim oldukça yazı yazacağım.

 

Bangok Fotoları Potborisi

_DSC4058_DSC4074_DSC4124_DSC3976

 

 

 

 

 

Karadeniz kıyısında uzun plajları ve acı kahvesiyle bir sakin şehir: Burgas

Bir kahve içerek bir cafe’de en uzun ne kadar kalabilirsiniz? Bu konuda bir espresso ile 4-5 saat oturabilen Bulgaristanda yaşayanların eline su dökülmez. Acele etmeden, koşuşturmadan, sakin sakin minik bir espresso, soda ve bolca sigara eşliğinde cafelerde saatlerini geçirebiliyor bu ülkenin insanları…

Burgas şehrinden memleket Razgrad’a giderken sayısız defa geçtiğim oldu ama bir türlü şehir merkezini görme fırsatım olmamıştı. Ucuza mal olur dedik. Atladık otobüse gittik. İyi ki de gitmişiz. Kafa dinlemek, uzun kumsalda yürüyüşler yapmak ve ucuza bira içmek için gerçekten şahane bir seçim oldu.

Bir zamanlar yurtdışında en ucuza nereye giderim sorusunun cevabı Burgas imiş. Şimdilerde Bulgaristandaki hayat pahalılığı ve üstüne TL’nin değer kaybetmesi ile bence bu ünvan Gürcistan Batum’a kaptırıldı. Ona rağmen İstanbuldan otobüse (Nişikli Travel tek yön 90 TL) atlayıp 4-5 saat içinde sakin şehir Burgas’a varabilir, kişi başı 500 TL civarında rakamlarla güzel bir haftasonu geçirebilirsiniz.

Burgas Plajı hem enine hem boyuna uzun. Şehrin en büyük artısı plaj, bisiklet yollu asfaltlı kordon boyu ve hemen yukarısında da kocaman plaj yolu boyunca uzanan parkı olması. Yani deniz kıyısı kent halkına ait. Parsellenmiş çirkin betonerme bina görmüyorsunuz.

Şehir merkezinde de durum benzer. Alçak katlı Rus mimari esintileri ile rengarenk binalar yan yana.. Hotel Bulgaria ve Aleksandrovska Caddesi şehrin merkezi gibi.. Buralarda sadece yürümek bile keyifli.

Ne yenir? Eğer bütçeniz geniş ise şehrin en iyi iki restoranı Happy Grill ve Barcelona. Ortala etli porsiyonlar 16 Leva (32 TL) civarında.Eger ucuza olsun derseniz şopska salat (peynir rendelenmiş çoban salatası) ve dünercilerden ( döner değil düner :))yiyebilirsiniz (Ortalama 5 Leva -10TL).
Ne içilir? Kahve konusunda maalesef Bulgaristan çok kötü. Aşırı yanmış ve oldukça kalitesiz çekirdeklerden espresso yapıyorlar. Üstelik ortalama fiyat 1.40 Leva gibi onlar için çok ucuz olmayan rakamlarda.. ( Asgari ücret yeni zamlandı ve 400 Leva civarında oldu.) Fiyatlar böyle olunca tabi bir kahveyle tüm günü geçirmek muhtemelen onlar için mantıklı oluyor. Ben genelde illy tabelası olan yerleri tercih etmeye çalıştım. Bira konusunda ise kahvenin aksine çok iyi bir rota burası. Bulgar biraları kolay içimli (su gibi diye tabir edilen cinsten) lagerlerden oluşuyor çoģunlukla. Kamenitza, Şumensko, Adriana gibi yerel biraları ortalama 1,40 Leva’ya Hogegarden, Kozel, Leffe gibi yabancı biraları da 2.50 Leva cuvarlarına içmek mümkün. Zaten her yer bar ve barçe dolu.. Bunlarda da oturursanız çok fiyat farkı olmuyor. 

Şehirler hakkında birer cümle kalır ya hafızalarda.. Ben Burgas için “fakir ama onurlu ve güzel kumlu güzel denizli” diyorum..

Capri adasında tatlı hayat, tatlı seyahat

İtalyanın Napoli kenti, ünlü sahil beldesi Capri adasına ev sahipliği yapmakta. Normalde inanılmaz sakin yaşanan bu küçük ada yoğun dönemlerde turist ve tatilci akınına uğrayabiliyor. Ve fakat İtalyanlar  Capri çok bozdu yaa demiyor zira özgün doku turist akınına rağmen korunmuş vaziyette. Yine de Temmuz, Ağustos ayları haricinde bir dönemde planlama yapmak daha güzel anılarla geri dönmeye yardımcı olur. Zaten deniz turizmi için Türkiye ve Yunanistan çok daha iyi tercihler, Vezvüv yanardağı karşısında yüzme dışında bir ilginçlik yok. Ha ben de temmuzda gideceğim derseniz ne ile karşılaşırsınız? Kalabalıkların arasında yürüme, dar sokaklardan geçmek için sıra bekleme, denizlerde kalabalıklık…

seyir-terasi-1

Caprinin her bir köşesi sakin  bir kartpostal. Masmavi denize doğru dik açılarla yükselen balkonlar, limon bahçeleri,teraslar, limoncello, yumuşak renklere boyalı kutu gibi evler, Akdenizin o uçsuz bucaksız mavisi, Meryem Anaya benzetilen kayalar, neşeli kahkalar ve onca kalabalığa rağmen sessizlik ve dinginlik…Tatlı hayat dedikleri böyle bişey olsa gerek. Burdan bakınca,  Capride tatlı hayat için imkanımız olmasa da tatlı seyahat için imkan yaratmak mümkün!

limandaki-sirin-tekneler
Limana yaklaşırken
anacapriden-capri-manzarasi
Anacapriden manzara

Gitmeden evvel bol bol ön yargıyla Capriyi sosyete adası olarak düşünmüştüm. Ki aslında öyle..Maradona, Michael Douglas, Cathrine Zeta Jones ve Sylvester Stallone gibi simalar adanın müdavimlerinden. Meğer buradaki sosyetiklik ev büyüklüğü ve araba büyüklüğü ile değil bahçe büyüklüğü ile ölçülüyormuş :P. Bembeyaz kutu gibi evlerin etrafında , domates bahçeleri, sivri biberler, kocaman kocaman limon bahçeleri, üzüm bağları ile donanmış durumda. Dolce Vita, tatlı hayat bu bahçelerin deniz manzarası etrafında dönüyor..

uzum-baglari
Villaların arasında kalan dar sokaklar üzüm bağları ile gölgelendirilmiş.
_dsc9729
Meydana yakın sokaklar şık butiklerle dolu..

_dsc9577

_dsc9585
Kaktüs bahçesi yapanlar da var 🙂

Capri Anacapri ve merkez Capri olarak iki bölgeye ayrılmış durumda. Birinden diğerine giderken otobüs, beyaz taksi veya motosiklet kullanılması gerekmekte. Bisikleti ise ancak dağ bisikletçilerine önerebileceğim. Ada inanılmaz yokuşlu. Biz yokuşa alışkınız dememek lazım zira burada yokuşlar, falezler ve manzaraları ayrı zorlukta.

Genelde Capri kalabalığı akşam feribotuyla sona erdiğinden adada konaklamak sakin halini görmek için çok iyi bir seçenek. Ada etrafında mavi turla grottoları (deniz mağaraları) görmek, bol bol limoncello içmek, dar AnnaCapri sokaklarında begonvillerin arasından yürümek, yükseklerde falezlerden günbatımını izlemek bu adada yapılabilecek güzelliklerden.

_dsc9571

_dsc9432
O bahçeli villalardan biri

CAPRİ TÜYOLARI

  • Adaya ilk vardığınızda şehir meydanına ulaşmak için teleferik, taksi veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Teleferik yaklaşık 2 €, otobüs 4 € civarında. Uzun kuyruklarda bazen saatlerce beklenebiliyor. Beklemek istemeyenler dik yokuşlardaki merdivenleri kullanabilir (yaklaşık 30 dakika sürüyor) yahut taksiye binebilirler.
    _dsc9378
    Teleferik ve sağ tarafa doğru uzanan uzun bekleme kuyruğu

    otobus-sirasi
    Minibüs kuyruğu 🙂
  • Adanın her bir köşesinde ayrı güzellikte seyir terasları bulunmakta. Size verilecek haritadan yerlerini bulabilirsiniz. Bu seyir teraslarından birinde güneşi batırmak çok güzel manzaralara tanıklık ettirir._dsc9628_dsc9720_dsc9741merkez-seyir-terasi
  • Tekne ile Capri etrafında turlara katılın derim. Adanın etrafında değişen turkuaz renkleri, il faraglioni, falezler ve daha nice deniz güzelliklerine tanıklık edebilirsiniz. yesil-grotto
    il-faraglioni
    Faraglioni falezleri…Tekneler buradan küçük görünen o oluşumun içinden geçiyorlar.

    kucuk-liman

    meryem-ana-heykelcigi
    Meryem Anaya benzetilen mağara dikiti
  • Çok fazla plaj bulunmadığından (kumlu plaj hiç yok, çakullı) plaj turizmi için tercih edilmemesi gereken bir ada. Büyük liman plajı en büyük plajı oluyor.
    plaj
    Büyük liman plajı.

    _dsc9495
    Sahile arzı endam edenler..

 

  • Limoncello meselesi çok mühim bir mesele. Sıcak bir mevsimde giderseniz zaten dondurma dışında serinlemek için en uygun içecek limoncello. Yine hemen limanın girişinde bulunan Limoncello Cafe’nin limoncellolarını pek sevdik. Take Away fiyatı 3,5 € oturarak içtiiğiniz taktirde 6,5 € gibi bir ücreti var._dsc9737limoncello-capri
  • Kahve meselesi de önemli ama burada yoğunluktan kahvecileri gezmeye fırsatım olamadı. Sadece Napoliden Capriye giderken feribotta (1 €) meydana yürüyerek çıktığımız bir gün oturalım, dinlenelim bahanesi ile espresso içebildim (5€). Tatlar standart bir espressonun altında gibi ama ben o yorgunlukta zaten sadece kahve aradım 🙂espresso-capri
  • Anacapri de oldukça güzel. Oraya da uğramanızı ve sokaklarında kaybolmanızı öneririrm.anacapri-katedrali-gece_dsc9779

CAPRİYE NASIL GİDİLİR?

Napoli limanından kalkan arabalu vapur veya deniz otobüslerine binebilirsiniz. Arabalı vapurların üstleri açık olduğundan manzaraları daha güzel izlemeye olanak veriyor. Yaklaşık 1.30 saat sürüyor. Sorrentodan da sık deniz otobüsü seferleri olmakta. Buradan da gitmeyi deneyebilirsiniz.

_dsc9594

_dsc9588
Aurora adanın en ünlü restoranlarından. Akşam saatlerinde yer bulmanın mümkün olmadığı mekanın duvarlarını buraya giden ünlülerin fotoğrafları ile süsleniyor. Tanıdık geldi mi? 🙂

Falezleri, limon bahçeleri ve limoncellosu ile Sorrento

Sorrento Napoli, İtalya’nın sevilen, tercih edilen bir tatil beldesi. Uzun uzun falezlerin kıyısında, şemsiye gibi sahil çamlarının altında, Vezüv yanardağı manzarasında denize  girmek isteyenler için ideal bir yer.

Sorrentoya Napoli üzerinden karayolu veya trenle ulaşabileceğiniz gibi deniz yoluyla da ulaşabiliyorsunuz. Biz Capri adasından geçmeye karar vererek yaklaşık 25 dakikalık dalgalı deniz yolculuğu  akabinde Sorrentoya ulaştık. (Hava durumu daha sakinken eminim deniz yolculuğu şahanedir :))

excelsiorlu manzara

Buraya gelmedeki amacımız Sorrentoyu üs olarak kullanarak konaklama ücretlerinin kat be kat daha fazla olduğu Amalfi kıyılarını dolaşmaktı.

Ancak sonradan farkettik ki Sorrento da başlı başına gezilebilecek bir yer;  limon bahçelerinde yürüyüş yapabilir, bol bol ‘crema di limoni’ içilebilir, tarihi  saat kulesinin oralardaki küçük dükkanların arasında limoncellolu badem şekeri tadabilir, pizza yiyebilir,  müze gezebilir, falezlerin üzerindeki balkonlardan denizi, kıyı şeridi boyunca uzanan diğer falezleri, sahil çamlarını, Vezüvü izleyebilirsiniz. Üstüne de denize girip yüzebilirsiniz. Daha ne olsun? Ancak belirtmekte fayda var. Burası da bölgenin tamamı gibi oldukça pahalı bir yer. Günlük minimum harcamanız otel dahil iki kişi için 200 € civarında olacaktır.

tasso meydanı
Tasso Meydanı Sorrentonun en yoğun meydanlarından. Akşamları büyük saksılarla bir kısmı trafiğe kapatılıyor.
saatkulesi (1)
Kasabanın eski kısmı dar ve çok kalabalık sokaklarla dolu.

arasokaklar

Biz Saint Agnello sahilinde denize girdik. Falezin alt kısmına ulaşmak için kıyıda kurulu merdivenlerden girip ufak bir mağaranın içinden geçtikten sonra ücretli bir tesise ulaştık.  Giriş ücreti 5 €, asansörle yukarı çıkmak 1 € gibi her bir hizmet ücretlendiriliyor, şezlong veya şemsiye için ayrıca ücret talep ediliyor. Kumlu plaj bulmanız oldukça zor. Volkanik topraklı koyu kahve minik taşların arasından  mavi suların içinde bir yanda Vezüv yanardağı bir yanda falezlere karşı yüzüyorsunuz. Bence oldukça güzel ve keyifli bir yüzme alanı.

plajvezuv
Sol tarafta Vezüv yanardağı, sağ tarafta falez manzaralarıyla denize girenler..

Sorrento bölgesinin en güzel yanı Limon bahçeleri,  limoncellosundan (Limoncello: limon kabuklarından yapılan bir likör çeşidi) yapılan soğuk içecekleri ve limoncellolu badem şekerleri. Dar sokaklar limon ve limon ürünü dolu. Her yer açık sarı renklerle bezenmiş durumda. Şehrin göbeğinde limon bahçeleri hala yüzyıllardır aynı  yerde bozulmadan günümüze ulaşmış. Bu bahçelerin bazıları ise limoncello sattığından içlerinde gezmenize ve yürüyüş yapmanıza olanak sağlıyor. Girip tur atmak ve fotoğraf çekmek için ideal.

limonbahcesigravuru
Limon bahçesinin güzel giriş kapısı
limonbasket
Limonları bizimkilere göre biraz daha iri ve buruşuk yapıya sahip.
limonbahcesi2
Limon bahçesinin yürüyüş yolu bile var 🙂
limoncello meloncello
Her yer limoncello, meloncello, crema di limoni… Crema di limoni ise içmeye doyamadığım limoncellonun sütle karıştırdıkları bir çeşidi..
limonsabunlar
Limon sabunları sokaklara çok güzel koku veriyor..

 

Benim Sorrento ile ilgili verebileceğim ipuçları:

  • Yürümek istemezseniz şehrin göbeğinden (Piazza Tasso)  kalkan turistik tren kasabanın ana hatlarında sizi 6 € karşılığı gezdiriyor.
  • Çok turistik bir bölge. Kasaba küçük ve kalabalık. Restoranlarda sıra beklemek çok olağan bir durum. Meydanlara nazır restoranlarda prosecco içip gelen geçeni izlemek güzel ancak dondurulmuş pizza sattıklarından oralarda yemek yerine ara sokakları tercih edin derim.Otel fiyatları Amalfi kıyılarına göre nispeten daha ucuz, ortalama gecelik minimum 100 €’dan itibaren :P.. Pahalı oda fiyatları beklentinizi yükseltmesin, hizmet kaliteleri çok yüksek değil. Genelde oteller eski ve çok kalabalık olduklarından pek yenilenmeye, hizmet kalitelerini arttırmaya yönelmiyorlar.
  • Falezlerin 50 metre üstünde sahiden nefes kesici manzaraya sahip Grand Otel Vittoria Excelsior oteli var. Hayatımda ilk defa bir oteli her şeyiyle beğendim. Hele bazı noktalardaki balkon restoranları ve falez kovukları öyle güzel ki…Yükseklik korkuları olmayanlara inanılmaz  güzel mekanlar, manzaralar sunuyor. Tabi ki bu otel genelde ünlülerin, kralların, kraliçelerin konakladığı süper pahalı, geceliği ortalama 1000 € olan bir otel.

Yunan adalarından Rodos’ta güneş,deniz,tarih tatili

Gökyüzünde yıldızları gördük,

Dalgaları, kumu da gördük,

Vee, pek çok kriz ve öngörülmeyen felakete rağmen

Çokluk sıkılıyorduk, tıpkı burda sıkıldığımız gibi…

Karamsarlığı ile bilinen Baudlaire uzun seyahatten dönen gezginleri yukarıdaki dizelerle tiye alır ve kendi karamsar dünyasına çekmeye çalışır. Ama haklı olduğu bir nokta var. Senin için çürümüşse dünyanın en güzel tatil yeri sana ne yapsın? Güzel bir tatil resmi ile karşılaştığımızda bu resmin içinde olursak mutluluğun kendiliğinden eşlik edeceğini düşünüyoruz. Ancak mutluluk daha önemli bir dizi psikolojik ve duygusal ihtiyacın (sevgi,saygı, kendini ifade)  karşılanması ile ilgilidir. Neden böyle bir girizgah yaptım? Çünkü yurt dışına giden özellikle Türkiyeli  gezginlerin, turistlerin hep mutsuzluğunu görüyorum, karşı karşıya kalıyorum. Adam inanılmaz güzel yerlerde tatil yapıyor, seyahat ediyor ama suratından düşen bin parça, asık. Sorunları da bavulunda taşımış. Milletçe her gün travmalar atlatıyoruz, farkındayım. Bunun üstüne kişisel yükler binince, daha da ağır oluyor. Onun da farkındayım. Ama zaman ve para ayırıp gittiğiniz seyahatte bu yükleri bir yana bırakmazsanız o seyahat,o tatil, tatil olur mu?

Nasıl Gidilir?

Biz zaten Marmaris civarında olduğumuz için sevgili yol arkadaşım  Mine ile Marmaris’ten kalkan katamaran’a Yeşil Marmaris şirketinden bilet aldık.(Kişi Başı Gidiş- Dönüş 200 TL) Bilet satılan yer Marmaris Marinası olmasına rağmen Katamaran’ın kalktığı nokta oldukça uzak bir yerde. Bavullarınız büyükçe ise yürümek yerine taksi tutmanız gerekecek (15 TL) . Yürüyenlerin de sahilden yürüdüğünü duydum.  Captain Simion diye bir Yunan katamarına binince çılgın katamaran yolculuğumuz başladı. Çılgın diyorum zira havanın yağışlı ve kapalı olduğu bir güne denk geldik. Katamaran dalgalara çarpa çarpa, yer yer uça uça, sık sık sağa sola kocaman kocaman yalpalayarak gitti. O esnda ortaya çıkan gemi 2. kaptanı, denizci pazılı bir kadın ve temel reis halli adamlar insanları gözlemlemeye ve sakin tutmağa çalıştılar. Böyle yaklaşık 1 saat yolculuk yapınca Yunanlıların Poseidon’a (Deniz tanrısı) neden kızgın dediklerini anlayabiliyorsunuz. Rodos limanına yaklaştığımız esnada ise inanılmaz güzel bir ada manzarası ile karşılaştık. Eski şehir kalıntıları arasında yükselen eski duvarlar, kocaman kale, yan yana kilise kulesi ve cami, palmiyeler. Adeta denizin ortasında vaha…

_DSC5569

_DSC5556Rodos,

Yunanistan Dodacanese adalarının en büyüğü olan Rodos; beach resortları, haçlı akınları döneminde Aziz John şövalye işgali döneminden tarihi kalıntıları, bir zamanlar şövalye kalesi sonra Osmanlı hapishanesi şimdi de müze olan Büyük Üstadlar (Grand Master) kalesi ile biliniyor. Kendisi Yunan adaları içinde gittiğim en turistik ada olmuş olabilir.  Hatta Türkiye tatil rotaları ile arasındaki farklılıkların (tarihi kenti hariç) oldukça az olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Taksici kalacağımız otel yakın diye bizi almak istemedi, dükkanlarına buyur eden Yunanlı esnaf (neredeyse gel gel diyecek :), plajlarda şezlong parası hatta havlu parası ödenmesi, limanda sıralanan dizi dizi tur tekneleri önlerindeki standlarda satış yapmaya çalışanlar..Ancak çok önemli farklar var. Deniz adanın her yerinde masmavi, parlak.. Bir de tarihi her  türlü bina inanılmaz korunmuş. Eski şehirde sokak lambaları bile hala ayakta. Yeni şehir denilen bölgede İtalyan işgali döneminde inşaa edilen binalar hala sapasağlam ve kullanılmakta. Bizim kaldığımız otel Casa Antica yeni şehirde ve 1700’lü yıllardan kalma! Yer karoları bile bu tarihlerden. Kısacası yok etme kültürleri yok!

_DSC5587
Yeni şehirde konakladığımız otelin sokağı

 

Eski Şehir

Eski şehri inanılmaz fotojenik. Bu şehrin çakıllı ve dar yolları arasında kaybolmadan, dizi dizi kemer altında şöyle manzaralı manzaralı fotoğraf çektirmeden, rengarenk begonvillerin renklerine hayran olmadan dönmemek lazım.  Eski şehrin içinde Meryem Ana kilisesinin kalıntıları heybetli heybetli durur. Osmanlı hakimiyeti döneminden kalma camii yakınlarında dükkanlar çarşılar ve kahve görmek de mümkün. Burayı gezerken parmak arası terlik yerine tabanınızı acıtmayacak terlikler önereceğim.

_DSC5682
Türk kahvehanesi

_DSC6068_DSC6122_DSC6097

 

_DSC6084_DSC6066

Hipokrat Meydanı

Bu meydana gece ışıltısını görmek için gitmek lazım. Romadaki İspanyol merdivenlerini andıran Hipokrat meydanı merdivenlerinde gençler uzun uzun  oturuyor…Etraftaki tavernalarda bol bol size ben bu şarkıyı bir yerden biliyorum dedirtecek Yunan müziği çalıyor..

_DSC6015
Meryem Ana kilisesi
_DSC6003
Makinemin ayarlarında yanlışlıkla hdr’ı açtım ama çok gerçekdışı olmadı bence meydan.

Grand Masters Sarayı (Büyük Üstadlar Sarayı)

Sarayın içi o kadar çok tarihi eserle dolu ki müze olmasına rağmen (Giriş Ücreti 6€) bazılarının altına açıklama yazmadan öylesine sergiliyorlar. Kale Rodos Şövalyeleri namına yaraşır derecede büyük ve güvenli. Odalar arasından geçitler, yer altında odalar, kocaman avlu, kocaman giriş kapısı.. Ayrıca sarayın camlarından yan yana cami minaresi ve kilise saat kulesi görebileceğiniz bir yer.

_DSC5710_DSC5737_DSC5769_DSC5758

 

Şövalyeler Sokağı

Bu sokakta binalarda hangi şövalyelerin oturduğu kapılarda işaretli imiş. Benim ilgimi ise lambalar çekmişti. Demirden oluşturulan bu lambalar bile hala ayakta.

_DSC5705

Mandraki limanı

Limanda uzaktan yeldeğirmenlerini ve şehrin en önemli simgesi olan geyikleri limanağzında görebiliyorsunuz. Burada da deniz o kadar temiz ki denize girenler var.

_DSC6203_DSC6185_DSC6047

Plajlar

Biz üç farklı plaja gidebildik. En çok gittiğimiz şehir merkezindeki Elli Beach oldu. Yan yana dizili bir çok farklı beach masmavi ve tertemiz denizin kıyısına konuşlanmışlar. Bu plajda  şezlong ve havlu parası ödenmekte. Biz hafta içi 7,5 € haftasonu ise 8 € ödedik. 7 metre yüksekliği ile denizin ortasına kurulan bu tramplen pek çokları için atlama ve eğlence kaynağı. Diğer gittiğimiz Plajlar ise Kalithea’da idi. Kalithea’ya gitmek için otobüs durağını buluyorsunuz (yan yana dizilmiş iki otobüs bus station oluyor 🙂 kişi başı 2,40 € ücretle 15 dakikalık bir yolculuk sonunda Kallithea’ya ulaşıyorsunuz. Bu noktada da yan yana bir çok plaj ve resort plajı bulunuyor. Ammades Beach Bar oldukça güzel ve sakin bir yerdeydi.  Thassos Beach Bar ise Kalithea’nın biraz daha kalabalık ama kayalık deniz sevenler için  de mükemmeldi. Rodos adasında deniz her yerde mükemmel.

_DSC5860
Şehir merkezinde Elli beach ve deniz ortasında 7 metre yüksekliğinde iskele
_DSC5979
Frappesiz Yunan adaları tatili olmaz
_DSC5852
Denizde o gün tam yedi farklı ton saymıştım

Yeme İçme

Eski şehirde bulunan restoran ve tavernaları çok önermeyeceğim. Biz burda sadece bir börekle kahvaltı yapalım dedik ama o bile dünden kalmıştı. Hayal kırıklığına uğramanız çok olası. Buralardaki tavernalarda oturmak isterseniz üzülmeyeceğiniz Grek salata + bira ikilisi yapılabilir.  Yediğimiz içtiğimiz en güzel yer Koukos restorandı. Grek kahvesi bile cezvede kumda pişiyor lezzeti ise çok iyi.  http://www.koukosrodos.com/en/   Diğer beğendiğimiz bir lokantalar Koozina https://www.facebook.com/koozina.rhodes ve Karesma oldu. Thomas Taverna’da gidebileceğiniz tavernalardan. Fiyatlar ise beklediğim kadar düşük değildi. Thomas Taverna’nın Thomas’ı uzun uzun anlattı bize 🙂 KDV’nin%12’ye çıkarılması, Yunanistana giren her turistten şehir vergisi alınması vs. rakamları geçen seneden yukarı çıkarmış açıkçası. Kişi başı bu mekanlarda minimum 15-20 € civarı çıkarsınız. E tabi genelde deniz ürünleri ahtapot, kalamar dolma vb. var. Karesma da ise kocaman bir dana incik yeme şansına sahip olduk. O büyüklüğüe o fiyat Türkiyeye kıyasla çok iyiydi açıkçası. Bir de bu iyi restoranların bulunduğu sokakta Tamam restaurant diye bir yer var insanlar kapısında uzun uzun bekliyorlar.

Kahve Durakları

Yunanlıların vazgeçilmezi frappenin burada çok tüketildiğini görmedim açıkçası. Frappe tabi ki içtim ama daha çok soğuk espresso ve Grek kahvesi tercih ettim.  Rodiakon Espresso Bar, Centrale Caffe ve tabi ki Koukos kahvesini sevdiğim mekanlar oldu. Bunun dışında her beach’te frappe bulmanız mümkün.

_DSC5962
Kavanozda Espresso Caldo
_DSC5951
Ice Art denen dükkanın güzelim waflle’ından da tadın deriim.

 

Floransa kahve durakları / Florence coffee crawling

Rönesansın kalbi Floransa seyahati- iyi bir kahve gibi -her zaman iyi bir fikir. İster Assasin Creed oynamış olun, Ezio’nun izinden gidin, ister Dan Brown’ın romanlarının peşinde gidin, ister İtalyan rönesansının, Michelangelo’nun izinde gidin. Bir defa gitmek genelde yeterli olmaz . Tekrar tekrar gidilir.

Visiting Florence is always a good idea – just like a good coffee-.The city has a lot to offer; you may track Aazio of Assasins Creed, you may track the novels of Dan Brown or you may follow the paths of Italian Renaissance. Usually going once is not enough. You’ll want to visit the city again and again.

_DSC4275

Floransa güzelliğine İtalyan kahve kültürü de eklendiğinde muhteşem kahve durakları ortaya çıkıyor. Gerçi bu şehirde nerede kahve içerseniz için pişman olmayacaksınız. Ya nefis bir duomo manzarası yahut nefis bir espresso lezzeti tadacaksınız. Üstelik bunun için ödeyeceğiniz bedel ortalama 1 €’dur. Yanımda bulunan italyan arkadaşım 1,10 €’luk kahve ücretini fazla bulduğunu söylediğinde oldukça şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ona göre ortalama kahve fiyatı 0,80€’yu aşmamalı.

On top of Florence beauty, you’ll have the beauty of Italian style coffee culture.  Standing on the coffee bar and sipping, enjoying your coffee on foot. Wherever you crawl for coffee here you will not regret it because either you’ll have a very beautiful duomo,  cappula, piazza sight or you’ll taste a great espresso. On top of it, the avarage price per ” un cafe” is about 1€ only. My Italian friend told that for her a 1,10 € kafe is quite expensive. Normally  the coffee prices  should not exceed 0,80€. I think this is kind of good news for coffeeadicts like me :). Not that expensive!

Bu sefer 4 durakta kahve içme şansına eriştim.  Güzelliği ile ünlü Santa Maria Del Fiore katedrali yani Floransa Duomo karşısında Scudieri oldukça tarihi ve uğrak bir mekan. Baristaların şıklığı, kibarlığı inanılmaz! Yoğunluklarına rağmen yaptıkları işe gösterdikleri özen dört dörtlük.  Mekanın içi oldukça klasik bir havada. Hatta avizeleri biraz şaşalı ve gösterişli ama bu ortam eski bir kahveciye çok yakışıyor doğrusu.  Şehir koşuşturmacasına başlamadan evvel ilk kahve shot’ı…

I had the chance to drink  coffee in 4 stops this time. Scudieri, one of the oldest coffeeshops in Florence is just opposite of Duomo offering a great view of it.  The bar is in classic style and the  well dressed Baristas, large chandeliers reflect a very decent atmosphere. It is a good spot to take a coffee shot before exploring the city. 

Gotik duomo’nun 463 merdivenini tırmanarak ulaştığımız efsanevi cappula ve yukarıdaki seyir manzarası Toskana başkentine tepeden bakmak için tek kelimeyle kusursuz. Sonrasında bu muhteşem cappulayı uzaktan seyredebilmek için şehrin diğer bir yüksek noktasına Villa Bardini‘ye yürüdük. Burada hem Floransa tipi bahçe görüp seyir terasında kahvenizi yudumlayabiliyorsunuz. Şehirdeki en iyi manzaralardan birinde kahve içmek. Daha ne ister ki bir kahvesever?

We were quite tired taking the 463 steps of Gothic duomo. Guess what. We needed a coffee! We went on to the second coffee shot in another hill of the city, at garden this time. Villa Bardini. Here you can visit a Fiorentine type garden and have a coffee at a great view of the city and amazing cappula. 

Sonrasında Ponte Vecchio köprüsünde biraz diğer turistlere karışıp Piazza turları kapsamında Piazza della Signora ve Piazza della Republica’da turist ordusuna karışıyorsunuz. Bu yıl ilginç bir şekilde daha mayıs başında yoğun sezon başlamadan inanılmaz bir kalabalık oluşmuş.  Kalabalıkların arasında Palazzio Vecchio’nun arka sokaklarında ödüllü barista Ditta Artigianale‘yi aradım. Hem kahveseverlere hem de vegan arkadaşlara burayı öneririm zira İtalya’da vegan gıda bulmak pek kolay olmayabilir. Ayrıca kahvesi de iki tane içirtecek kadar güzeldi.

Later on it is easy to get lost in the crowd of tourists. Ponte Vecchio, piazza della Signora, piazza della Republica..Amid the crowd, at the backstreets of Palazzo Vecchio I searched for  Ditta Artigianale founded by a  barista champion. I’d totally suggest this place to coffeelovers and vegans equally. Drank 2 shots of coffee here 🙂

Sonrasında da apperativo saati yaklaştığından Piazza della Republicada ünlü Gilli kafede apperativo’da İtalyanların arasında da moda olmasına şaşırdığım spritz içtim. Kuzey İtalya’da apperativo saatlerini değerlendirerek karın doyurabilirsiniz. Apperativo’da içeceğe para ödeyip açık büfe sunulan atıştırmalıkları yiyebiliyorsunuz. Burası da oldukça tarihi ve şık bir mekan.  Barda durup kahvenizi ya da apperativo içeceğinizi yudumlayıp piazza (meydan) izlemek için harika bir nokta.

In apperativo time, I stopped by in famous Gilli of Piazza della Republica. The old cafe is again a very stylish place to have a coffee or apperativo. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yerli Paris, Eskişehir

Parise gidemediniz mi? Yakınımızda Eskişehir var, yerli Paris gibi adeta. Şehirciliği, parkları, caddeleri ve kahveleri sürprizlerle dolu. Bir iki gün modern yerli şehir havası almak ve gezmek için ideal. Sizin de eminim Eskişehirli bir arkadaşınız  “Eskişehir çok güzel, şöyle modern, böyle havalı” övmelerini yapmıştır kulaklarınıza. Kendi gözlerinizle görünce daha iyi kanaat getiriyorsunuz. Eskişehir %100 öğrenci dostu, bisiklet dostu, park dostu bir kent.  Ben orda bir Paris havası gördüm sanki, bakınız:

Parislilerin kenarında bol bol yürüyüş yaptıkları, içinde tur teknelerine bindikleri Sen nehri varsa, Eskişehirlilerin de kenarında yürüyüş yaptıkları, renkli teknelerle tur yaptıkları Porsuk çayı var;

_DSC2606_DSC2586

Parisliler caddelerde güneşe bakan bistrolarda oturuyorlarsa, Eskişehirliler Kumda Kahvecilerde taburelerde sohbet ediyor;

_DSC2239

 

Parislilerin Ponte Des Arts köprüleri varsa Eskişehir’in de Porsuk üstünde birbirinden güzel, süslü üstelik cupid heykelcikli mavi, yeşil, koyu kırmızı rengarenk köprüleri var.

_DSC2626

Bu liste daha uzayıp gider ama niyetim Eskişehir’i başka bir kentle kıyaslamak değil, esas niyetim medeniyete övgü. Beton kullanılsa bile sokaklarda yaşam alanı bırakmanın, halk için belediyeciliğin mümkün olduğunun,en güzel örneklerinden biri Eskişehir. İnsanlar da bunun kıymetini biliyor yaşamı sokaklarda, parklarda, ağaç altında banklarda sürdürüyor. Emekli Halit amca sabah çayını ağaç altındaki bankta içiyor, Ayşe teyze meşhur Odunpazarı simidini güzel arabasında satıyor, Halime teyze de belediye işçisi, bir yandan Eskişehir sokaklarını temizlemeye çalışırken diğer yandan sevimli bir sokak köpeğini yanında gezdiriyor onu doyuruyor. Belediye sokak hayvanlarını da unutmamış. Parkların belli alanlarına konulan mama kapları (mavi şirinlerle birlikte) ile burada sokak hayvanları için yemek bırakabilirsiniz temalı köşeler oluşturmuşlar.

Bir iki gün vaktiniz olduğunda gidebileceğiniz bu şehrin ayrı bir artısı da romantik seyahat (trenle ulaşımın olması) yapabiliyor olmanız. Eskişehirde nereler gezilir?

Odunpazarı

Eskişehir’in en Turistik bölgesi olan Odunpazarı,  otantik ve renkli Türk-Osmanlı evlerininin restore edildiği bölge oluyor. İstanbul’da gözümüze beton kaçınca alçak katlı, rengarenk dar sokaklı evlerin arasında kaybolmak iyi geliyor.  Kaybolduk çünkü fotoğraflamaya, selfielere doyamadık burda. Buraya gelmişken yoğunluk müsade ederse (çok kalabalık çünkü) Tatar Çibörek Evinden çiböreklerinden (çiğbörek demiyorlar, çibörekmiş :P) yemek lazım. Leziz.

_DSC2313_DSC2346_DSC2349_DSC2278_DSC2289

Adalar bölgesi ve Porsuk çayı

Gençlerin çimlerde uzandığı, çay kenarında yürüyüşler yaptığı, kafelerde takıldığı bölge Adalar bölgesi ve Porsuk çayı kenarları oluyor. Eskişehrin Avrupa’ya en çok benzetilen bölgesi de burası zaten. Benim de Parise benzetmelere doyamadığım bölge burası oluyor. Eskiden şehre kötü kokular yayan Porsuk iyi bir ıslah çalışması ile temizlenmiş ve kentte cazibe noktası haline getirilmiş. Hala belediye çalışanları tekne ile tek tek, tane tane özellikle ambalaj poşetleri tekneler yardımı ile topluyor. Her ne kadar modern olsa da hala yediği çöpü nehre, yediği çekirdeği de bank altına atanlar mevcut.

Adalar bölgesi ile ilgili bahsetmek istediğim bir diğer nokta da ortalama kafe yeme içme fiyatlarının İstanbul rakamlarına yakın olması. Açıkçası ben daha ucuz olmasını beklerdim. Pahalı görmediğim Türk kahveleri oldu. Burada içtiğimiz güzel kahve 1.5 TL idi. (Eskişehir kahve durakları ile ilgili ayrı bir yazı yayınlayacağım.)

_DSC2606_DSC2586

Devrim arabası

Türk usülu dram denince benim aklıma hep Devrim arabası filmi geliyor. Seri üretime geçilemeden hikayesi sona eren Devrim Arabası’nın hüzünlü hikayesinden  hepiniz haberdarsınızdır eminim. Dönemin Cumhurbaşkanının siparişi ile 4 adet üretilebilen ve 4 – 4,5 ay gibi inanılmaz bir sürede hayata geçirilen otomobil, tepeden tırnağa Türk yapımı ve bu o dönem için, hatta günümüz için bile inanılmaz bir olay!   Devrim Arabası, Tülomsaş Fabrikası’nın bahçesinde bir cam bölme içinde sergileniyor ve Eskişehir’e kadar gitmişken bu eseri görmeden dönmek olmaz. Arabalar ile hiç ilgisi olmayan bendenizi bile duygudan duyguya sürükledi Devrim.

_DSC2641

Sazova parkı

İşte halkın çimlerde uzandığı bir park daha. Hani bizim bildiğimiz İstanbul kıyı şeridinde mangal yapanlardan değil elbet. Zira burda yeterince alan olduğundan (devv, kocaman bir park) insanlar sadece yeşile doymakla kalmıyor çocuklarını ve kendilerini masal şatosu, korsan gemisi, parkın etrafını dolaşan tren gibi çocuksu eğlencelere katılırken bulabiliyorlar. Misal ben, parkın etrafında bu minik trenle gezme işini çok sevdim. Yalnız torun gezdirme bahanesi ile trene binen çok fazla amca, teyze var.  Oturarak gitmeniz pek mümkün değil.

Çok imkanlı park olması sebebiyle Sazova, aynı zamanda “Bilim, Sanat ve Kültür Parkı” şeklinde de anılıyor. Ayrıca içinde Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Müzesi oturabileceğiniz kafeler, yemek standları ve büyük bir gölet var. Bizim orda bulunduğumuz esnada bir de Tosbağa araba (vosvos) güzellik yarışması vardı 🙂 Şehri Parise benzetmemin bir sebebi de Sazova’nın girişindeki kocaman yeşil kapılar ve Disneyland Masal Şatosu replikası idi. Replikalar konusunda dünya henüz Çin’le yarışamıyor – adamlar her yere eyfel kulesi dikiyor- ama Masal Şatosu gerçekten güzel bir replika olmuş. Dış cephesinin pamuk şekeri renkleri  ile de insanın pamuk şekeri gibi şatoyu yiyesi geliyor. Bu arada parkta pamuk şekeri ve elma şekeri gibi çocukluğun en güzel öğelerinin hala satıldığını görmek beni mutlu etti. Çocukların da pek mutlu olduğuna eminim.

_DSC2516_DSC2449_DSC2475_DSC2489

 

 

 

 

Adatepe köyü adeta Rembetiko sahnesi

Kaz dağlarının eteklerine kurulu şirin köy Adatepe bir zamanlar bir arada yaşayan Rum ve Türklerin günümüze kalmış bir mirası. İstanbul’da tükenmişlik sendromu yaşayan enteller buradan evler alıp restore eder, yaşamaya başlar  köy halkı ile birlikte 427 kişilik bir kültür bütünü oluşturur. Bu köyün en kıymetli özelliği ise “betonun” olmamasıdır.

20160221_172730

20160221_162514İda yamaçlarında kurulan bu köyün romantik pastoral  güzelliği ayrı. Küçükkuyu’dan itibaren zeytin bahçeleri arasında kıvrıla kıvrıla tepeyi tırmanıp enfes körfez manzarası ayrı güzel. Zeus altarı civarında çam ve badem  ağaçları, gün batımı manzarası, tepeler ayrı güzel. Ancak benim için köyün en kıymetli yönü Rembetiko’nun hüzünlü güzelliğini hissettiğim sahne gibi olması.Bir iki gün de olsa kendimi yavaş akan bir tiyatro sahnesinde, Rembetiko filminin içinde hissettim.

Amerikada “Blues of the Greek refugees” diye ünlenen Rembetiko müziği için Yunan arabeski demek mümkün bence 🙂 ama esas kalbimde taht kurması Rembetiko filmini izlememle birliktedir. Oradaki can alıcı sahneyi hatırlayanlarınız vardır. Yorgo Marika’ya rembetiko söylemen için güzel sesinin olması gerekmez, acıyı hissetmen gerekir demesi ile Marika acı dolu geçmişini hatırlar, acıyı iliklerinde hisseder ve iç titrenen sesiyle kaigomai kaigomai’i söylemeye başlar.

Filmde bol bol acı en ufak bir ajitasyona gitmeden anlatılır. İzmir’de bir tavernanın arka odasında doğan Marika’nın mübadele ile Atina’ya göçü, orada yaşadığı derin yoksulluk, itilmişlik, işsizlik konuları işlenir… İki parça kemik yiyebilmek için feda edilen değerler işlenir…

Bir zamanlar 500 hanenin yaşadığı Adatepe’de  fırın, bakkal, berber, kunduracı,zeytinyağı fabrikası hatta meyhane varmış. Meyhane’de Rebecca adlı bir rum kızının Refika adını alarak güzel sesiyle şarkı söylediğine dair efsane dilden dile dolaşır. Sonra Refika bir Türk gencine aşık olur 1. dünya savaşının patlak vermesi ile askere giden Necip bey orada ölür. Refika sonrasında Midilliye gider. Bu hikaye ile ilgili de farklı farklı varyasyonları dilden dile dolaşır durur. Adatepede her yerde görebileceğiniz güzel Rum kızı Refika’nın ünlü fotoğrafı ise büyük ihtimal Refikaya ait değildir.

Gidip görülesi, yavaş seyahat edilesi bir yer Adatepe. Gerçek olmadıklarını bile bile efsanelerini dinlemeli, Zeus Altarında mümkünse sevgili ile beraber gün batımını izlemeli…Eğer kışın gidiliyorsa Rum evlerinin ünlü tüm evi ısıtan şöminenin önünde kahve içmeli, küçük köy meydanının asırlık çınarlarının altında da kahvaltı etmeli ya da çay içmeli. Taş örme sokakların arasında tavukları gütmeli, köpek yavrularını sevmeli.

20160221_152507

20160221_170948

20160221_162828

Köydeki yavaş yaşamın en çok keyfini çıkaranlar ise çocuklar. Sabah uyanıp sokaktaki kocamış köpeği ekmekle doyuruyor sonra sıra kedilere yemek vermeye geliyor. Ondan sonra da gelsin  taş kullanarak kale yapmalar. Mehmeti, Ahmeti çağırmalar.. İlkokul 2. sınıfta olduğunu söyleyen bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istersin?” sorusunu yönelttim. Akla hayale gelmeyecek tokat gibi bir cevabı oldu. “Büyümek çok sıkıcı. Ben büyümek istemiyorum ki!”

Bonus rembetiko:

 

 

8 ülke 8 ünlü kahve

Farklı ülkelerde kahve çekirdeklerinin  farklı hazırlanmalarını tatma şansına erişmek,  gezmek için başka bir bahane demek 🙂

Gerçi globalleşme ile kahve de aynılaşma sürecine giriyor ama yine de ortam farklı olduğundan hala değişik lezzetler yakalamak mümkün. 8 farklı ülkeden sevdiğim 8 kahve lezzeti:

İTALYA

Tabi  ki listenin en başında espresso ve capuccino gibi kahveleri ile ünlü İtalya var. Sabahları sokaklarda yürüdüğünüz zaman mis gibi espresso kokularına denk gelmeniz mümkün. İtalyanlar genelde kahve barı adını verdikleri alanlarda kahvelerini bir çırpıda içip yoluna devam etme şeklinde bir alışkanlığa sahipler. Kahveni “al banco” yani bankta, ayakta iç yoluna devam et. Zaten espresso bir yudum ve kafein yönünden oldukça yoğun bir kahve türü. İtalyada ve dünyada espresso en sevdiğim kahve.

20160210_093017.jpg

TÜRKİYE

Unesco soyut mirası içinde olan Türk kahvemiz de benim en sevdiğim kahvelerden. Dünyadaki pudra kıvamında, en ince çekilen kahve olması, pişirilmesinde cezve olması, bir yudumun uzun zaman sürecinde içilmesi… Hepsi Türk kahvesinde bayıldığım özelliklerden. Bizde sahiden bir kahvenin kırk yıl hatırı oluyor.

11865470526_0375ac696b_o

YUNANİSTAN

En sevdiğim komşumuz Yunanistanın en sevdiğim kahvesi tabi ki Frappe. Soğuk kahvelerin kralı olan Frappe: 1 ölçek şeker, yoğunlaştırılmış (kondanse) süt, buz, soğuk su ve 2 ölçek hazır (instant) kahve ile hazırlanan süper güzel bir yaz kahvesi. Bize göre yaz kahvesi olsa da komşumuz bu kahveyi yaz kış içiyor. Şekersiz frappe Yunanistanda içmeye doyamadığım bir lezzet.

1486583_10153370342268713_2358631221360258688_n

Sakız adasına gidenlere de ayrıca Sakızlı Capuccino denemelerini öneririm. Sakız, süt ve kahve birleşimi ortaya enfes bir lezzet çıkarıyor.

 

KOLOMBİYA

Buraya böyle yazınca bir de üstüne Pablo Escobar’ın hayatını anlatan Narcos dizisini izleyince gitmiş gibi oluyorum bol yeşillikli kahve cenneti Kolombiyaya. Aynı zamanda kahve çekirdeği üreticisi olan Kolombiyanın kahve hazırlanmasında dünyaya armağanı Cortado. Bir ölçek ılık süt bir ölçek espresso ile hazırlanan bu içeceği İstanbul’da bulmamız mümkün. Genelde cam bardak ve üstüne süslemesi ile (latte art)  servis edildiğinden görüntüsü de oldukça hoş.

20151213_192106-01

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Adını artık çok sık duyduğumuz Americano kahve espressonun Amerikan fast food yaşam şekline uydurulmuş halidir. Bir başka ifade ile espressonun su ile inceltilmiş ve büyütülmüş halidir. Genelde 1 ölçek espresso, 2 ölçek su ile hazırlanan  Americano kağıt bardaklarda ikram edilince daha bir fast-kahve görünümüne bürünüyor. Bu kahve benim çoğunlukla güvenli limanım :). Özellikle seçeneği az olan kahvecilerde Americano sipariş etmek günlük kafein ihtiyacımı karşılıyor.

20160210_103024

İRLANDA

Irish coffee yani İrlanda kahvesi en az pubları kadar ünlü bir içecek.  Kendisi üstten alta doğru 2 kaşık çırpılmış krema, kahve esmer şeker, 1 shot İrlanda viskisi olarak karıştırılmadan servis edilir. Bu kahve  viski ve kahve uyumunun en güzel örneklerinden olduğu için çok severim. Fırsat buldukça da içmeye çalışıyorum.

Autosave-File vom d-lab2/3 der AgfaPhoto GmbH

AVUSTURYA

Avusturya’nın başkenti Viyana kahveleri de Unesco soyut miraslar listesinde yer alıyor. Burada da Wiener Melange (bazı yerlerde coffee melange da deniyor) sevdiğim kahvelerden. Viyananın süslü ve ünlü cafelerinde bir shot espresso, süt ve süt köpüğü oldukça büyük (çorba kasesi gibi neredeyse) fincanlarda servis ediliyor.

8260621415_4662eb40ce_k

NORVEÇ

İskandinav ülkeleri kahve tüketimi konusunda oldukça üst sıralarda yer alıyorlar. Özellikle Oslo gibi bir başkentte kahve için çok dolaşmanıza gerek yok. Üçüncü dalga kahvecileri ile de ünlü olan Norveç’te benim favorim çekirdeklerini küçük üreticilerden aldığını iddia eden Espresso Hause filtre kahvesi oldu. Bu zincirde ayrıca kahvaltı edebileceğiniz fırın işleri, sandviç ve meyve de bulabiliyorsunuz.  3. dalga kahvecilere pek uğrayamadım. Maalesef kahve de oldukça pahalı.. 7€’dan itibaren diye başlıyor rakamlar..

Processed with VSCOcam

 

 

 

 

İlk kez gideceklere Berlin gezmesi / Suggested Berlin itinerary for first-timers

Please scroll down for English version.

Berlin kendi sakinleri için (insan veya evcil hayvanlar da dahil) baştan sona kusursuz tasarlanmış bir kent. Birkaç günlüğüne gezmeye gidenler de burdaki akışa dahil oluyor gibi görünüyor.  Açıkçası  ben de az önce ilk Berlin seyahatinden dönmüş biri olarak hala karar verebilmiş değilim. Bu şehri sevdim mi sevemedim mi?

Örneğin kültür ve tarih gezginisinizdir. Floransa gibi bir kente adım attığınızda her sokak, her bina tarih kokar hemen aşırı seversiniz. Buna benzer bir muhteşemlik ve başyapıt hissiyatını Berlin için hissedemezsiniz çünkü Berlin’de tarih, mimari ve kültür savaşlardan ağır yaralar almıştır. Manhattan gibi modern şehirleşmeye hayransınızdır. O zaman burada Potsdam platz gibi bir modern Amerika meydanı hemen yanında da Tiergarten gibi dev bir park bulunuyor. Bu açıdan modern bir kent görünümü de var ama iç kısımlara doğru yürüdüğünüzde Avrupai cadde ve binaları da görüyorsunuz. Dolayısıyla kafanızda tam olarak o tarz bir modern kent imajı da çizmiyor. Yani kısaca Berlin önceden kafalarda oluşan hiç bir imaja uymuyor.

20160212_105407

Biraz medeniyet öveyim

Sokakların medeniyet koktuğu kesindir. Düzen timsali bir kenttir. İnanılmaz düzenli, sistematik ve dakik bir toplu taşıma ağı ile örülüdür. Belirtilen dakikada gelmeyen tren, tramvay veya metroya denk gelmedim. Burda emlakçıların metroya 5 dakika diye belirtmelerine gerek yoktur çünkü ortalama olarak her hanenin metroya uzaklığı muhtemelen 5 dakika yürüyüşten azdır. Bir diğer değişle toplu taşımaya veya yola yakınlık pazarlama aracı değil. Normal, şehirlerde var olması gereken bir olgu. Sadece toplu taşıma değil aynı zamanda bisiklet yolları da inanılmaz düzenli ve kullanışlı. Bisiklet tercih edilen en önemli ulaşım araçlarından biri.

İlk gün  aaa ne güzel caddenin sonunu görebiliyorum yürürüm ki ben burayı dedim ve cadde sonuna kadar  5 km’den fazla yürüdüğümü, ulaşmaya çabaladığım hedefin çeyreğine bile gelemediğimi farkedince  şehrin yürüyerek keşfetmeye pek uygun olmadığını idrak ettim. Günlük toplu taşıma kartı almak oldukça mantıklı. Biletinizi aldıktan sonra makinelere okutarak toplu taşımaya biniyorsunuz. Burada yapılan kontroller oldukça ani ve sıradan yolcu kılığındaki görevliler tarafından yapılıyor. Nasılsa bedava binerim yakalanmam tribine girmeye kesinlikle değmez. 5 gün boyunca ben iki kez kontrole denk geldim.

Şehrin tek bir merkezi bulunmadığından ilk başta çok karmaşıkmış gibi görünüyor ama ilk günün sonunda  az çok alışmaya başlıyorsunuz.  Alexander Platzt, Parisien Platzt, Potsdamer Platzt vb. Gez gez bitecek gibi de değil zaten. Ama ilk gidişte biraz turist gibi davranmalı ve şehrin en önemli en bilindik noktalarını görmeli diye düşünüyorum. O sebeple şöyle basitçe bir 3 günde Berlinde görülebilecek yerler:

20160210_110806

  1. Gün Potzdamer Platz yönünden giderseniz, 

Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtından başlayabilirsiniz.  Tasarımcının betonun “Kafa karıştırıcı ve rahatsız edici”  özelliklerini kullanarak  inşa ettiği Hallacoast Memorial, İkinci Dünya Savaşı’nın utanç anıtıdır.  2711 isimsiz mezar niteliğinde bloklardan oluşan bu bölge şöyle sessizce birkaç zaman düşünmek ve yürümek için birebir bir ziyaret noktası. Hemen ilerisinde Brandenburg Kapısı yer alıyor.Savaşlardan ağır yaralar almış bu anıt Berlin’in birleşme simgesidir. Bir zamanlar ihmal edilmiş, itilmiş kakılmış bir kapı iken şimdi özenle bakılmakta. Yine hemen ilerisinde Parlamento Binasını (Reichstag) görebilirsiniz.Bu bina 1894’ten beri Alman meclisi. Burdan itibaren benim bu şehirdeki en beğendiğim nokta olan Tiergarten‘ın içinden yürüyüş öneririm. Şehrin tam olarak göbeğinde yer alan bu park  günlük spor aktivitelerini yapanlar, yürüyen yaşlılar, zıplayan kalın tüylü sincaplar, kardelenlerle dolu.. Üstelik bu park içinden yürüyerek bir diğer görülmesi gereken zafer anıtına Siegessäule ulaşıyorsunuz. Bu anıtın üstüne çıkabilir ve isterseniz şehrin panoramasını görebilirsiniz.

20160212_113523

20160212_115034

2.Gün müze turları yapmak isteyenler için

Şehirdeki  en sevdiğim açık hava müzesi East Side Gallery , bir zamanlar şehri ikiye ayıran Berlin Duvarı’nın 1.3 kilometre uzunluğunda avant-garde murallarla sanata dönüştürülmüş halidir. Dünya’nın en uzun süredir devam eden galerisi olup dünya çapında 24 farklı ülkeden 118 sanatçı tarafından özgürlük mesajları duvara işlenmiş. O kadar güzel anlatımlar var ki insan “hayret ediyor” :). Bunların arasında en ünlüleri  “the kiss” olarak adlandırılan Doğu Almanya lideri Erich Honecker ve Sovyet mevkidaşı Leonid Brezhnev’ın öpüşme muralı ve Berlin duvarını yıkıp geçen Sovyet simgesi araba Trabant’ın kullanıldığı murallardır.  Normalde önü açık olan bu galeri artık önüne yerleştirilen uzun bir çit ile vandallardan ve üstlerinde grafitti yapmaya çalışanlardan korunmaya çalışılıyor.

20160210_160112(0)

Müzeler adası (Museumsinsel) 5 müzeden oluşan, Spree nehir kenarında yer alıp Unesco dünya mirası listesinde yer alan bu adacıkta ben sadece  Pergamonmuseum (Bergama Müzesi)ni ziyaret etmeyi tercih ettim. Ortadoğu, Suriye, Türkiye’den Bergama ve Milet’ten getirilen çeşitli çok kıymetli eserlerin yer aldığı müze beni hissiyattan hissiyata sürükledi. Zira tam emin olamadım. Orada olup korunduklarına emin olduğum için sevinmeli miyim? Yoksa bu topraklardan gittikleri için üzülmeli miyim? Bu eserlerden bazıları Abdülhamit tarafından hediye edilmiş. Ancak bunların karşılıksız değil de demiryolu karşılığında hediye edildiği de söylenmekte. Gerçek nedir bilemiyorum. Ama var olan gerçek şu ki bizim arkeologlarımız işsiz geziyor, hazinelerimizin kıymeti bilinmiyor, yeterince korunamıyor iken Bergama müzesinde şu anda bu eserler güvende. Özellikle  Suriye topraklarında değil de şu anda orada olma şansına sahip ve korunan eserler  mevcut.

DDR Müzesi, Spree nehrinin kenarında yer alan ve Doğu Almanya’da Sovyet dönemi yaşamını konu alan müze aslında oldukça güzel bir mantıkla müze haline getirilmiş. Ancak bakınız Doğu Almanya’da nasıl özgürlük yoktu, zor şartlarda yaşıyorlardı vb. gibi tek taraflı olmasaydı daha da çok sevecektim bu müzeyi.

 

3. gün Berlinde biraz meydan göreyim diyenler için

Alexanderplatz şehrin çeşitli sokaklarından görünen ve aynı zamanda restoran olarak hizmet veren büyük bir kulenin  merkezinde bulunduğu alışveriş ve yaşam alanı.  En kalabalık meydanlardan biri ve etrafında dev alışveriş mağazaları bulunuyor.

Gendarmenkart Meydanı Alman Katedrali, Fransız Katedrali ve Tiyatro Konser Binası gibi  üç önemli yapıyı barındırıyor

 

Schloss Charlottenburg Sarayı ve Bahçesi,  Berlin’in en büyük sarayı. Bakımlı  bahçesinde Berlinliler yine sporlarını yapıyor, çocuklarını gezdiriyor.

Checkpoint Charlie kapısı: Doğu Berlin – Batı Berlin geçiş noktalarından biri. Burada Doğu almanya’dan Batı Almanya’ya kaçak olarak araba bagajı bölmelerinde geçiş yapmak isteyenler, tırmanmaya çalışanlar gibi kaçma hikayelerine yer verilmiş. Geçiş noktası orjinaline sadık olarak yenilenmiş ve orada görevli son Amerikan askerinin de kocaman fotoğrafı asılmış. Özellikle genç turistler Amerikan bayrakları ve asker kıyafetli Almanlarla 2 € karşılığında fotoğraf çektiriyor. Ben hemen karşısında yer alan Einstein cafede cam kenarına oturarak bir süre onları izledim.

 

Traveling to  Berlin for the first time is hmm well a start of  “complicated” relationship. You’ll soon start to feel undefined feelings for the city. Now that I am back from my first trip to Berlin I ask the question to myself.  Do I like it or not? I still do not know. What I know is that it is craftly and very well designed for it’s inhabitants whether they are humans or pets.  

20160212_105407

What do I mean? For example you are a culture and history traveler. As soon as you step into a city like Florance every building, every street takes you back to the flourishment of Renaissance and you like the city asap. You will not have this type of senseation in Berlin because the architecture and culture suffered a lot through the ongoing wars .Let’s say you adore modern cities as Manhattan. Then you’ll find a small American style part as Potsdam platzt and a very big garden as Tiergarten nearby. It has a sense of it but when you walk amid the inner streets you find yourself in European streets and buildings. Consequently you can not say that Berlin is a modern and tall city in this sense either. In short Berlin does not fit any presumption .

Let me praise Berlin order and civilization

But it is obvious that the city is  a top civilization niche. It is a symbol of order as well. The public  transportation is very well built. People do not have to have long walks before reaching a public transportation. Bicycle is a common transportation method and the bike roads are very well prepared and designed. 

The first day I thought I am seeing the end of the street so I can walk it. But than realized that the street was longer than 5 km and I couldn’t reach even 1/3 of my target. So discovering the city on foot may not be one of the best ideas at all. And Berlin does not have one main square, as it is the case in most European cities. It has several squares  and  most of them are really big ones. So I bought daily  ticket  for public transportation for 7 € . Don’t even think of getting on without a ticket.  The  ticket controls are made undercover, unlike most other European cities too. I have had my tickets twice controlled during 5 day of my  public transportation use. So it does not worth taking the risk of getting on without a ticket.  

You may feel that the city is a little complicated because it does not have one center but at the end of the firt day you immediately adjust to the fast pace of the city.  Alexander Platzt, Parisien Platzt, Potsdamer Platzt etc.  It is really hard to see the whole of the city in a couple of days but I think during the first visit one traveler should be a part time tourist and see the top picks of Berlin.  

  1. Day itinerary suggestions if you go from  Potzdamer Platzt direction 

You may start by seeing the Hallacaust Memorial  of WW II where the designer  used the puzzling and confusing effects of blocks and cement. The memorial consist of 2711 unnamed cemetery blocks. It is good to walk amid them and walk in the victims shoes for a brief moment, feel the pain. If you walk a little bit further you ‘ll see the giant  Brandenburg Gate, the symbol of unity of Berlin which suffered a lot through wars.  Nowadays the gate stands with all its glory. Again a little it further ahead you will see the   Parliment  Building (Reichstag). This building serves as the German Parlliment since 1894.  From here you can go to one of my most favourite spots in the city,  Tiergarten. You may have a very pleasent walk till another must see victory memorial of Siegessäule.  When you walk through the park it is very usual to see squarells jumping around, people who do their jogging and many snowdrop flowers  . If you like you may have a panaromic view of Berlin from the top of the victory memorial.  

20160210_110806

2.Day for those wishing to have museum tours 

One of my best favourite spots in Berlin is the open air gallery  East Side Gallery. The gallery  is on Berlin wall that once used to seperate the city and has a 1.3 km length full of avant-garde murals. The gallery is among one of the longest open air galleries of the world and 118 artists from 24 countries depicted their message of freedom to the wall. It is really astonishing to see so many different views. One of the best known one is called “the kiss” depicting East Germany leader Erich Honecker kissing Soviet Leader  Leonid Brezhnev. My other favourite one is the Soviet regime symbolizing car Tarbant’s wall breaking scene. Normally all these murals were totally unprotected but due to increased vandalism and grafittis made on them, they are protected by a fence at the front nowadays.

20160210_160112(0)

Museum Island (Museumsinsel)  consist of 5 museums next to the Spree river and later on became part of  Unesco World Heritage list. I only visited  Pergamon museum . This museum is literally full of artifacts brought from Middle East, Turkey (Pergamon and Milet)  and Syria. I coming to visit from Turkey, had several feelings here because I couldn’t decide whether it was good for Germany to have them or not. Most of them were taken away from their excavation area to Germany after the beginning of 20 C. I am happy to see that the artifacts are really well protected and taken care of. But I am sad as well because the Zeus Altar or Millet Market Gate could very well be in their original locations.   Some of these artifacts were given to Germany as presents form Ottoman Sultan Abdülhamit in exchange for railway building. I do not know for sure if the claim is right. 

DDR Museum, this museum depicts the life of East Germany and how it remained far away from freedom. It is nice to see that type of living in a museum but I wish the museum was less sided.

3. day for those that want to see squares of Berlin 

Alexanderplatz surrounds a tall tower that is in the center and serves as a restaurant as well. The square itself is full of shopping centers. It is one of the most crowded square and is the center of public transportation connection. 

Gendarmenkart Square three important buildings are here, German Cathedral, French Cathedral and Theater Building .

Schloss Charlottenburg Palace and Garden,  the biggest palace of Berlin. In the well designed garden of the palace the Berliners do their morning jogging and enjoy the rare sun.  

Checkpoint Charlie gate: It is one of the gates that used to be a checking point between East Berlin – West Berlin. You may find the several stories of escapes from East Germany to the West in the car baggages, those who attepmtet to climb the wall.. The check point is designed according to it’s original and the last American Solider has a giant picture on top. Specifically young tourists love the scene and they take photos of themselves with American flags and American Soldier costumed Germans in exchange for 2€.  

Santa Margherita Ligure’den Portofino’ya 5 km manzaralı yürüyüş…

La Spezia Akdeniz kıyıları o kadar güzel ki insan nereye baksa bir manzara, bir ihtişam, bir tasarım ve tabi ki gelato (İtalyan dondurması) görüyor. Buraların en bilinen kasabası kuşkusuz minicik Portofino. Buğulu sesi ile Portofino’nun ününe ün katan sevgili Dalida bu minik kasabayı o kadar ünlü etti ki geleni gideni hiç bitmiyor.

Portofino’ya gitmek için İtalya, Genoa’ya (Conova) uçtuktan sonra ulaşmanız oldukça kolay. Genoa Brignole tren istasyonundan San Margherita Ligure durağına, oradan da bir otobüsle Portofino’ya ulaşabilirsiniz. Karadan gitmek manzaranızı kesinlikle azaltmıyor. İtalyan sahil kasabalarını geçe geçe yolculuk ediyorsunuz. Otobüs yolculuğu ise biraz Metrobüsün mini versiyonu gibi 🙂 Saatleri seyrek ve otobüsün kendisi oldukça küçük. Bizim tercihimiz giderken bu mini otobüsü kullanmamak yerine sahil boyunca yürüyerek Portofino’ya ulaşmak oldu. Yürümek iyi bir tercihti çünkü yol boyunca manzaranın ardı arkası kesilmedi ve Santa Margherita Ligure’nin içini de görme şansına eriştik.

Screenshot_2015-12-21-12-59-14

Ancak yolun 5 km olduğunu, bir çok burnu sahilden ve bazen yolun kenarından kat ettiğinizi, bazı burunların bolca rüzgar aldığını da belirtmeliyim. Bu yürüyüş parkuru aynı zamanda o bölgenin spor parkuruydu. Dolayısıyla bol bol koşan fit İtalyan erkek ve kadınlara denk geldik. Koşarken de çok şıklar!

San Margharita Liguere’nin de içini gezme şansınız olduğundan bu güzel kasabaya da vakit ayırmış olduk. Tabi “gelato” İtalyan dondurması seviyorsanız biraz riskli çünkü her dondurmacıda durup bir dondurma yemek istiyorsunuz. Hakikaten capuccinolusu, limonlusu her biri ayrı güzel, ayrı lezzetler. Paramızı bol bol dondurmaya harcadıktan sonra İtalyan plajlarına ve plaj kabinlerinin bile tasarımlı olmasına hayran olmamak elde değil. Santa Margharita Liguere oteller ve plajlar bölgesi. Birbirinden şık oteller plajlar yan yana..

Nihayet son burnu da pembe ve koyu kırmızı zakkumların ardında manzara eşliğinde geçtikten sonra Portofino tabelası önüne geldik.Şık koşucuların yerini şık kahve içen insanlar yer almaya başladı. Tabi ayakta espressolarını yudumluyorlar. Şans eseri hemen Portofino meydanını buluverdik. Aslında çok ta şans sayılmaz zira kasaba bir tane cadde ve dar ara sokaklardan oluşan küçük mü küçük bir yer. Oradayken denk geldiğimiz düğünü seyre dalıyoruz. Kiliseden yeni çıkmış genç çift’in kafalarına buğday ve şeker atılıyor. Güle eğlene Portofino’nun arnavut kaldırımlı minik sahil meydanından geçiyorlar. Bilmiyorum tekrar yazmama gerek var mı ama herkes yine çok şık. Davetlilerin şıklığı neredeyse damat ve gelinin şıklığını aşıyor. Hep baraber kutlama yapacakları yere doğru şen kahkahalar atarak ilerliyorlar.

Meydanda pizza yeme ve İtalyanların meşhur Toscana ev şaraplarını tatma şansına da eriştik. Fiyatların genele kıyasla o kadar da pahalı olmadığını düşünüyorum. Özellikle şarap ciddi anlamda su içmekten daha ucuz.

Portofino meydanın arka sokaklarında küçük küçük hediyelik eşya dükkanları, limon satan tezgahlar ve ayakta kahve satan dükkanlar bulabilirsiniz. Abartmakta bir sakınca görmüyorum ama neredeyse 200-500 adımda kasabayı gezmeniz mümkün. Yeşil panjurlu dışa doğru açılan tahta kepenkler, alçak katlı rengarenk boyanmış evler, çamaşır ipine güneşe karşı asılmış çamaşırlar… Ve pek tabi ki bağırarak konuşan, aynı zamanda konuşup birbirini anlayan İtalyanlara burda da denk gelebilirsiniz.

4030841247_caa237af28_z

Dönüşte tren istasyonuna giden mini otobüsün kalktığı noktayı da bulmanız zor olmayacaktır. Bu otobüs halk otobüsü gibi bir otobüs aslında. Bekleyenler oldukça kalabalıktı. Biz de İtalyan hanımefendilere yer vererek , dönüşte de ayakta manzaranın seyrine daldık.

 

Kıyıköy kışın daha güzel

Kıyıköy, Kırklareli iline bağlı Karadeniz kıyısında şirin mi şirin bir balıkçı kasabası.

İstanbuldan Tem Edirne yönünde gidip Çerkezköy gişelerinden çıktıktan sonra Saray yönünde devam edip oradan da Güngörmez, Bahçeköy gibi Trakya köylerinden geçip, güzel güzel çamurlanan mandalar ve Istıranca  etekleri, orman manzaraları eşliğinde yol alıyorsunuz. Yol Saray sonrasında bol bol viraj içermesine rağmen seyahatin keyifli bir kısmını  oluşturur. Özellikle Bahçeköy mandaları ile ünlü olduğundan manda yoğurdu ve sütü satışlarını yol kenarında bol bol görürsünüz.

Saray yönünden köye giriş yaptığınızda sizleri kırmızı tuğlalardan örülmüş sur (kale) duvarı karşılıyor. Surların içinde, kasabada, ahşap ve taştan yapılmış tarihi rum evleri bulunuyor. Bugünlerde bu evler maalesef oldukça bakımsızlar. Neyse ki kediler durumu tatlandırıyor.

ımg-20151212-wa0000.jpg.jpeg

Mübadeleyle birlikte türklere terkedilen; trakya’nın karadeniz kıyısındaki nadir rum yerleşimlerinden biridir Kıyıköy.  Eski adı da Midye imiş. Hani lise tarih derslerinden ezberlerimize zorla sokulan Ayastefanos anlaşması ile Enez Midye hattı yukarısı Ruslara bırakıldı’da bahsedilen Midye Kıyıköydür.

2000’li yılların başında dehşet güzel doğal manzarası, yemyeşil ağaçları, dereleri, uzun kumsallı plajı ve ucuz balıkçıları ile nam salmış bir cennetti adeta. Haftasonları veya bayramlarda sadece İstanbul değil Tekirdağ ve Kırklareli ilçelerinin de yoğun ilgisi ile tıka basa dolan bir köydü. Şimdi de dolup taşıyor ama eski ucuzluğu kalmadı, İstanbul fiyatları ile rakabet eder halde. Gittikçe de kirlenen bir yapıya sahip olmaya başladı. Halbuki 2007 sayılı resmi gazete kararı ile burası bir eko turizm merkezi olarak seçilmiş bir yer.  Hala eğer haftasonu veya bayram seyran gibi zamanlarda gitmeye çalışırsanız kalabalık ve dar sokaklarında ilerleyemez hale gelebilirsiniz.

Şimdilerde kış gelmek üzere olduğundan esas güzelliği ortaya çıkıyor Kıyıköyün. Yakan trakya soğuğu, rüzgar ve doğal manzara eşliğinde kışın günübirlik gidip sakin sakin sahilde şöyle bir yürüyüş iyi gelir . Limana, balık teknelerine, mini lagüne tepeden bakan çay bahçelerinde  (Kartal Çay Bahçesi veya Marina Cafe gibi) çay içip, kahvaltı edebileceğiniz mekanlarda da ısınmak mümkün.

Kış aylarında Kalkanı ile bilenen bu köyde Kalkan da yiyebilirsiniz. Ancak  bana göre ne çayda ne kalkanda beklentilerinizi yüksek tutmamakta fayda var. Fiyatlar da bahsettiğim gibi eskiye oranla yüksek.Örnek vermek gerekirse manzaralı  çay Marina Cafe’de 1,5 TL. (Aralık 2015)

Mehmet Yaşin’in programında Kıyıköy Köşk restoran:

ımg-20151212-wa0001.jpg.jpeg
Soğuk ve rüzgarın yansıdığı balıkçı limanı. 

20151212_123501.jpg

Bergen’de 24 Saat, Norveç / 24 Hours in Bergen, Norway

ana-resim-bergengeziNorveç’in fiyord kenarına kurulan tarihi Bergen kenti 24 saatte benim de gönlümde taht kurdu. Norveç planları yapmaya başlayınca eğer internete veya arkadaşlarınıza danışırsanız genelde “Aa Norveç’e mi gidiyorsun, mutlaka Bergen’e uğra, en güzel kenti orası” diyenleri duyacaksınız. Hatta ve hatta arabesk kraliçemiz Bergen’in sahne ismini bu kentten aldığı iddia edilmekte. Burayı fotoğraflardan veya bizzat görenler Bergen’in dizi dizi rengarenk dik çatılı evlerine ve kentin nizamına aşık olur. Bu kent genelde görenlerin hayallerini süsler hatta bazılarının sahne ismine ilham verir. Oslo yönünden trenle fiyordların arasında bol yeşilli, buzul mavili ve Nordik ev manzaraları eşliğinde Bergen’e ulaştım.

Yazının tamamı için tık tık:https://gezi.com/tr/blog/639/bergende-24-saat-norvec/

Processed with VSCOcam

Bergen city, founded on the shores of fjord in Norway is there to make you fall in love with the city. Just happened to me as well. If you start to make plans to go to Norway and make a search in Google or just ask your friends the conversation will go like this. You’ll go to Bergen, you should go to Bergen! It’s adorable. You should go to Bergen first. you’ll fall in love with the city. Bergen is the best city of Norway etc.. I planned my way to go there after Oslo and after Norway in a nut shell tour of Sögnefjorden. On the train journey the scenery of fjords, calm water, Nordic houses and green forests were spectacular.

Please click to continue:https://gezi.com/en/blog/639/24-hours-in-bergen-norway/

 

İskandinavya’nın düzen ve eşitlik kenti; Oslo

Oslo genelde sevilmeyen bir şehir. Gitmeden önce yapılan yorumlara baktığınızda çok soğuk, çok pahalı yorumları gözünüzü korkutuyor.  Genelde pek çok farklı şehir için abartı bulduğum bu yorumlar Oslo için aynen doğru çıktı :). Şehir soğuk ve inanılmaz pahalı sahiden. Pahalılık örneklerine elbet değineceğim ama her iki faktör de bu şehrin tadını çıkarmaya engel değil. Sadece 1,5 gün kaldığım kent Nordik hikayeleri, soluk güzelliği ile kalbimi çalmaktan da geri kalmadı. Buraya uğrayanlar ya fyord turuna ya da kuzey ışıklarını görmeye giden madem öyle şuraya da bir uğrayalım dedikleri bir yer çoğunlukla. Ben Helsinki’den Oslo’ya Norwegian Airlines ile 30 € civarında aldığım bilet ile ulaştım. Gardermonen havaalanından şehir merkezine giden trene 90 NOK yani neredeyse bu uçak bileti ile aynı bedeli ödedim. Şehre havaalanı kullanarak gelecekseniz Rygge havaalanının Gardermonen’e göre oldukça uzakta olduğuna dikkat etmekte fayda var.

Diğer İskandinavya kentlerine oranla daha yoğun olan DÜZEN gözünüze çarpıyor, hatta batıyor. Paris Avenue’ları kadar muntazam olmayabilir ama kraliyet sarayından Karls Johans Gate caddesine doğru baktığınızda caddenin sonsuzluğa uzanıyormuş hissi veren düzenini görebilirsiniz. İstanbul’un keşmekeşinden sonra tabi her yer aşırı düzenli görünebilir gözümüze :). Konaklayacağım otel Kraliyet sarayına çok yakın bir noktada olduğundan iner inmez Karl Johans Gate caddesi ve Kraliyet sarayının bahçe düzenini görme şansım oldu. Kraliyet sarayının en önemli özelliği ise 1800’lü yıllarda o dönem kralı olan Kral Oscar’ın saray bahçesini halka açma kararı. Alınan bu karar o yıllardan beri hala uygulanmakta. Kralın bahçesinde dileyenler sabah koşusunu yapıyor, dileyenler çimlere uzanıyor, dileyenler kestirme olarak kullanıyor, dileyenler de çimlerinde yoga yapıyor. İnsanların ve yaşamın huzuru size de yansıyor.  Kral halen bu bahçenin ortasında bulnan bina içinde etrafında koruma ordusu olmadan veya dikenli tel benzeri korumalar olmadan orta büyüklükte bir bina içinde yaşamakta.

Bu şehirde de çok vaktim olmadığından eşyalarımı bırakır bırakmaz kendimi tekrar Karl Johans Gate caddesinin geniş sokaklarına attım. Oslo’nun pahalı olduğunu belirtmiştim değil mi? Örneğin bir Burger King menüsü bile 120 NOK (yaklaşık 40 TL). Narvessen adı verilen büfelerde nispeten fiyatlar uygun bildiğiniz bürek (börek) var ama o da 60 NOK (yaklaşık 20 TL). Caddenin hemen başında Hard Rock Cafe, TGI Friday ve Grand Hotel gibi mekanlar yan yana sıralanıyor. Kraliyet sarayının orada önce tepeden bakıp sonra bu ihtişamlı cadde boyunca yürümek oldukça keyifli.

20150831_125649
City Hall içinden bir görünüm.

Oslo’da hayran olduğum ilk yapı City Hall oldu. Kral sarayının bahçesi halka açık olur da burası halka açık olmaz mı? Dileyen herkesin binanın içini gezebiliyor. Şehir ile ilgili önemli kararların alındığı bu binada geniş hacmine, fresklerine hayran kalabilir, burada yapılan ünlü toplantıların fotoğraflarını görebilirsiniz.

Ayrıca City Hall girişinde tahta plakalar üzerine kazınmış halde İskandinavya Mythlerine ait hikayeler inanılmaz ilgi çekici. Örneğin Odin sekiz bacaklı atı, sleipnir ile tasvir edilmiş tahtaya. Nordic pagan tanrılarının en güçlüsü olan Odin’in mızrağı Gungne dokunduğu herşeyi yok etme gücüne sahip bir mızrak. Parmağında taşıdığı değerli yüzük Draupne de her dokuz günde bir sekiz tane daha değerli yüzük yaratıyor. Odin’in iki kuzgunu Hugin (Düşünce) ve Munin (hafıza) her gün uçar dünyayı dolaşır ve sahipilerine dünya ile ilgili o günkü bilgileri geri getirirmiş. Aynı zamanda alacakaranlıkta ve ormanda Odin’e rehberlik ederlermiş.

20150831_125532
Odin ve sekiz ayaklı atı Sleipner

Hemen City Hall bitişiğinde bulunan Nobel Barış Müzesi yeryüzünde barış inşaa etmek isteyenlerin savaşa karşı eylemsizlik hikayeleri ile dolu. Barış için insanların yaptıkları gözlerinizi yaşartabilir. İçerde Martin Luther King “I have a dream”, Malala ve Kailash ve Dalailama’nın barış için mücadele dolu yaşamlarını konu alan pek çok enstolasyon görebilirsiniz.

20150831_163155
Nobel Barış Ödülü alanların bilgileri ziyaretçilere bu şekilde sunulmakta.
20150831_172446
Kailesh Hindistanda çocuk işçiliğine karşı büyük mücadeleler veren biri. Binlerce çocuğun okulla yeniden tanışmasına bizzat vesile olmuş. Bu uğurda mücadele vermeye devam ediyor.
20150831_172506
Malala ise Afganistan’da okula gitmek için mücadele veren kız çocuklarından. Hem kendisi hem de tüm Afgan kızların okula gidebilmesi için mücadelesini sürdürüyor. 2014 Nobel Barış ödülü sahibi.

Yine City Hall yakınlarında Ulusal Norveç Opera Binasının beyaz ve modern tasarımlı binasının üstüne çıkıp orada yaşıyan martılarla güneşi batırabilir veya çok önceden rezervasyon yapıp içindeki operalardan birine bilet alabilirsiniz. Bed bir Don Giovanni operasına bilet alma şansına eriştim ama meğersem farketmedim, ayakta izlemek için almışım. Eğer oturacak yer numarası vermiyorsa dikkat etmekte fayda var.

20150830_161741
Opera Binasının üstünde yürümek keyifli. Tepesinden ise güneşin batışını izlemek gerek.
20150831_203624
Opera binasının içinden Oslo’da gün batımı.

Norsk Folk Museum benim favorilerimden. Açık hava müzelerinden en iyisi olarak adlandırılan bu müzede İskandinav yaşamına ait köyler, evler, sokaklar, anılar bulmak ve görmek mümkün.

Processed with VSCOcam

Bence atlanmaması gereken bir başka bir park ise Vigeland Parkı. Gitmeden evvel beni bu kadar etkileyeceğini düşünmediğim parkta Vigeland (heykeltraş) tam anlamıyla insana ait tüm duyguları taşa öylece işlemiş. Aşk, hüzün, çocukluk sevinci, ihanet.. Heykellerin arasında bu duygulanmaları siz de yaşayacaksınız. Hele ortada pek çoklarının anlamsız bulduğu insan bedenlerinden oluşan kule benim için çok etkileyiciydi. Birlik olmadan insanlık ilerleyemezin sembolüydü bana göre.

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Normalde gül sevmem ama bu çiçek sahiden çok güzeldi.

Ülkenin vergi oranı neredeyse %50. İnanılmaz yüksek. Ama eğitim ve sağlık gibi temel toplumsal ihtiyaçlar için tek kuruş ödemeden yaşam sürdürülüyor.  Sosyalizme yakın bir sistem hüküm sürüyor denebilir.

Kırmızı çatılar, ortaçağ esintisi ve iyi kahveler sunan şehir: Talin Redbrick atticks, mediaval age scent and good coffee city: Tallinn

Baltık ülkelerinden Estonya’nın başkenti Tallinn’e uğrayanınız çoktur eminim. İskandinavya turunun günübürlik de olsa vazgeçilemeyen rotalarından biri  kırmızı çatılı Tallinn. Benim için  Riga gibi sürprizlerle dolu, Venedik gibi dar sokaklarında kaybolmanın muhteşem hissettirdiği, Ortaçağ yaşantısının iyi ve kötü yüzünü gördüğüm beklediğimden daha güzel, kaliteli ve fiyatlar bakımından uygun cennet gibi bir şehir oldu Tallin.

Yolculuğum Riga’dan bir Lüx Express otobüsü ile karayolu üzerinden yaklaşık 4 saat Baltık ormanları ve çiftliklerinin koyu yeşil manzarası eşliğinde geçti sürdü. Sadece bu ormanları ve güzelliği görmek için bu otobüse binenlerin olduğunu okumuştum kutsal bilgi kaynağı ekşisözlükten. Sahiden de zaman zaman kıskandım (niye bizde böyle ormanlar yok, yanımızdan hızla geçen yarış bizikletçi abilerin solduğu güzelilm havayı ) zaman zaman da nefesim kesildi manzaranın güzelliğinden. Otobüste bir de kendi kendinize servis edebildiğiniz kahve ikramı vardı.İşte o an hayat bana güzeldi. Elimde sıcak kahve, dışarda soğuk ve güzel Baltık ormanları. Sahiden de Letonya ve Estonya kırsalının, sizi Alice in wonderland hissiyatına sokuyor. Özellikle koyu yeşil balta girmemiş Baltık ormanların “en üst kısmı neresi acaba” diye bakmaya çalışırken boynum ağrımıştı. Çiftlikler de tablo gibi zaten. Çizgi filmilerdeki gibi ormanların içinde renkli evler, etraflarında meyve bahçeleri, onların da etrafında tekrar ormanlar, çam ormanları, mavi ormanlar… Ormanların arasında da minik minik mısır tarlaları ve buğday tarlaları.

My visit to Tallinn was a breathtaking one full of  redbrick attick views and good coffee. Getting lost in the narrow streets of old town as in Venice, seeing the good and the bad sides of Mediaval Castle city living and many more. Whatever your expectations are I am sure that Tallinn willl exceed them. My journey to this city started from Riga ona bus of a company called Lux Express. It was an amazing bus ride for me.  Both Latvia and Estonia countrisides had spectacular scenery as if in Alice in Wonderland. The farmhouses are rich in color and ther are surrounded by fruit trees and later on the farms are surrounded by giants forests and pine forests. From time to time you see tiny wheat and corn fields. My neck hurt a little bit trying to see the tip of the Baltic  trees.

Processed with VSCOcam
Kuleler ve kırmızı çatılar şehri / Tower and redbrick attick city

Şehrin küçücük, düzenli ve temiz  otogarına ulaştığımızda kendimi o ormanlardan sonra metrobol gibi bi yere gelince önce bir şaşkınlık yaşadım doğrsu. İçindeki tourist information’a uğrayıp şehir haritamı aldım. Gideceğim otel  otogardan yürüyüş mesafesi ile yaklaşık 20 dakika sürdüğünden ne taksi ne de otobüsü tercih etmedim. Şehrin merkez bölgesinde yaya geçitleri oldukça düzgün ve kaldırımlar ferah ferahtı. Eski şehrin o kırmızı çatılarını ve yeşil kulelerinin fotoğraflarını görüp çok beğendiğim için eski şehri görmeye can atıyordum. Eşyalarımı bırakıp hemen dışarı attım kendimi. Tallinn’e de çok değil sadece 1,5 gün ayırmıştım. Az ayırmışım. Biraz daha zaman ayırabilseydim şu güzelim kruvasan kahve menüsünü biraz daha yapabilirmişim.

When ı reached to the bus station which was a tiny and a cute one I went in the tourist information and got my map.  I have read a lot about old city’s red brick atticks and green towers so I was very excited to see them and couldn’t wait any longer. As soon as I checked in I left my small luggage and rushed into the old city. Later on I was about to find that I reserved too little for such a beautiful city which was a day and a half. The old city offers some real great coffee.

IMG_20150917_123738

Ortaçağ kale şehri ile ilgili merak ettiğiniz bir nokta mı var?  12.YY’dan beri var olan eski şehir tam anlamıyla tarih dolu. Eski şehir meydanında gotik kilisesinde çocuğunu korkutmak isteyenlerin parmakla gösterdikleri  asılma ekipmanları epey ürkütücü örneğin. Tamamen saçmasapan nedenlerden (yemeğin tadı kötüydü gibi) asılan sayısız insan eski şehir meydanında sallandırılmış bir dönem. 1806’da 72 kişi birden asılmış.  Şimdilerde de Raekoja meydanı tam bir yeme içme mekanına dönmüş durumda.Yine aynı meydanda tarihi eczanesinde kurbağa bacakları gibi malzemelerden oluşan kocakarı ilaçları bulunuyor.Evlenmeleri yasak olan ve şehrin savunmasından sorumlu şovalyeler de var.. İsimleri de Karakafalılar, hani Games of Thrones dizisinde Nightwatch neyse burda da Karakafalılar onlar.

The old town is one of the best preserved wall cities of Europe. It is possible to find whatever you are looking in middle ages here. There are some church dating back to as far as 11.CC. You’ll see townhall execution equipment stretching our from a Gothic church. Well people were executed in the middle ages for no reason at all such as “food was bad”‘ assertion. In the historical building you may find the weird once upon a time medications like frog leg, worms in oil in the historical pharmacy of the town and many more information about medication history. Another interesting aspect is about the below Renaissance door. Behind it once lived the Brotherhood of the Blackheads. They were not allowed to marry and were in charge of the defence of the city. did it remind you of some famous serial 🙂 It’s interesting to see R.R Martin’s Nightwatch was real once upon a time. 🙂

Processed with VSCOcam
Ana meydanlardan Raekoja Platz / One of the main squares Raekoja Platz
Processed with VSCOcam
Kremlin havası var değil mi? / Looks like Kremlin ?
Processed with VSCOcam
Karakafalılar Kardeşliği  Kapısı / The door of Blackheads Brotherhood

İyi korunmuş Tallinn kalesinin etrafında geçit kapıları ve su seti vardı. Bu su setlerini de filmlerden mutlaka görmüşsünüzdür. Hani kalelere saldıranlar suya düşer ya..İşte o yapay su birikintileri burada hala korunuyor. Kalenin içine geçtiğim zaman ise Riga’dakine benzer göğe yükselen renkli çatıları dilk evler vardı. Buradakilerin tek farkı biraz daha dar ve yüksek oluşlarıydı.

Burada da gezilecek çok yer var aslında. Kale surları (Defensive Walls), Eski şehrin Gotik meydanı (Raekoja Platz), Karakafalılar Evinin kapısı (Blackheads), Şehre tepeden bakabileceğiniz iki seyir terası, Alex Nevsky kilisesi, Eski şehrin tarihi eczanesi (içinde inanamayacağınız kurutulmuş geyik p.nisi, yılan boynu ezmesi gibi acaip ilaçlar ve bu ilaçların kullanıldığı yerler gibi bilgiler içeren tarihi eczane ) St. Cathrene geçiti ve gidemediğime üzüldüğüm KGB müzesi.  Beni bu şehirde en çok etkileyen şeyler kırmızı güzelim çatılarını görmenize olanak sağlayan seyir terasları, İstanbuldaki gibi insanların ekmek attığı martılar bu teraslarda, Raekoja Platz ve eczane oldu. Az uzakta bulunan liman vr cruise cruise gemileri, baltık denizi ayrı güzellik katıyor..

The interesting part of the wall is that it has towers that have piers reaching high. The wall is surrounded by water as well. So you may find all the elements that is necessary for a mediaval age castle city. The houses in the wall had pointed atticks covered with beautiful red bricks. The Gothic square of the old town (Raekoja Platz), Blackheads House, The viewing platforms, Alex Nevsky Ortadox church, Hitorical Pharmacy, St. Cathrenes passage and KGB Musem are perfect sites to see in this town. My favourite ones among these were the viewing platforms, Raekoja Platz and the pharmacy. The viewing platforms offer a real scenery of sea gulls, atticks, cruise ships and the beautiful Baltic sea.

Processed with VSCOcam
Cathrine Geçidi / Cathrine Passage
Processed with VSCOcam
Cathrine geçidinde bir ressamın çalışma odası / A room of a painter in Cathrines Passage

St. Cathrine geçidi. Rahip mezar taşları ve zanaatkarların geçidi şeklinde bir yer. Tarihi duvarları ve ardından yükselen kulesi ile görmeye değer bir manzara. Vaktiniz olursa zanaatkarların o küçücük odalarında zanaatlarını icra ederken izleyebiliyorsunuz.

St. Cathrine’s passage. On the left hand side you may see the stones of monk graveyards . On the right hand side there are some artisan shops that use the same techniques as in the old times. There is a possibility to watch them work.

Eski şehirde dar sokaklarda kaybolmak çok güzel. Hiç çekinmeyin dar olan yerlere enteresan kapılardan içeri girin,mutlaka bi yerlere çıkar. Kulelerin geçidi, merdivenler.. Bazı yerleri trafiğe açık olduğundan arabalar ve insanlar iç içe trafik oluşturabiliyor. Diğer iskandinav ülkelerine göre ucuz olduğundan gemilerle Stockholm, Helsinki veya diğer başka şehirlerden de günübürlik restoranlara, bira içmeye gelen çok. Bir Ölü Beer içmek iyi gelir. Rahat ayakkabı burada şart çünkü arnavut kaldırımı tarihi taşlar arasında topuklu veya kösele ayakkabı hele hele yağmurda size mutsuz anlar yaşatabilir.

It is really good to get lost in the norrow streets to explore the secret passages,doors and interesting towers and streets of the old town. Some parts of the old town is open to traffic so it may be a good idea to watch out for the cars. The old town is considerably cheap compared to Scandinavian countries so there are people that come for a day tour or just to have a lunch from Stockholm, Helsinki via cruise ships. If you intend to visit the old town I will definetely suggest comfortable shoes as the streets are covered with pebble stones.

Processed with VSCOcam
Ölu /Beer
Processed with VSCOcam
Her kapı bi yere çıkar.. / Every door leads you somewhere..

The cousine is basically Russian one full of meat and side dishes. I think Raekoja PLatz is a nice place to have a lunch or dine even though it is claimed to be expensive and touristic. You might have a nice meal and a drink for about 5 to 20 € price range. This will allow you to sip your drink against a beautiful gothic church. After eating a hamburger I chose to drink a spritz which I did not regret. As they offered one more glass as a promotion for 5 € 🙂

Yemek olarak ise çoğunlukla et mönülerini ve Rus mezelerini tercih ediyorlar. Turistik ve pahalı olduğu idddia edilmesine rağmen bence Raekoja Platz etrafı çok güzel. 5 €’ – 20 € arasında mükellef bir yemek yemek, içkinizi gotik kilise karşısında yudumlamak ve kurulan pazarı izlemek.. Ben bir öğle hamburgeri sonraasında spritz almayı tercih ettim. Pişman olmadım 🙂

Processed with VSCOcam
Two Glass of Happy Hour Spritz for 4,99 €

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Arka masamda meyve salatasına saldıran çocuklar

Bol Bol Pastoral ve Fyord Manzaralı Oslo – Flam Tren Yolculuğu, Norveç

Bu sabah ( 1 Eylül) daha hava aydınlanmadan, Seyahat yazarlarının ağız birliği ettiği, dünyanın manzarası en muhteşem tren yolculuğuna çıkacaktım. Oslo Bergen Railway olarak bilinen hattın Oslo Myrdal- Myrdal Flam seferi. Oslo’nun alacakaranlık sokaklarının arasından geçerek 06:25’te kalkacak olan trene koşa koşa gittim. Alırken dikkat etmekte fayda var, dedikleri saatte kesinlikle kalkıyorlar. Mesela bu trenin kalkış saati 06.24 olsa tam o saatte kalkar. Trenin içinde de ayrıca dakikliğe ne kadar önem verdiklerini sık sık anons ediyorlar. Norveç trenleri bizim TCDD’ye pek benzemiyor. Uçak havası var ve konfor oranı çok yüksek.  Ben bir kahve bağımlısı olduğum için fiyata dahil vaad edilen kahve için Konfor Bilet aldım. Kahveden, sıcak çikolatadan, cappucinodan benden ekstra para istemesinler bir de yanında cep telefonumu şarj edebileceğim bir yer olsun diyorsanız konfor almanızı tavsiye ederim. Hele hele internetten dayanamayıp sürekli paylaşım yapacaksanız yine konfor almanızda yarar var. Ama konfor olmayan kompartmanlar çok farklı değil tabi.. Interrail gibi biletiniz varsa o da iyi bir fırsat. Beni kahve ile kandırdılar işte…Ne gelir elden.

Processed with VSCOcam
Sabah 06:21 tek yolcu olması doğal tabi 🙂 Trenler oldukça yeni
Processed with VSCOcam
Konfor kompartmanın görüntüsü böyle, diğerlerinden tek farkı kahve makinası + ücretsiz internet
Processed with VSCOcam
PC sabah 06:24’te kahve ile beraber hazır 🙂
20150901_082459
Trenin ayrı bir kafesi de mevcut
20150901_082624
Aile kompartmanında çocuklara özel oyun alanı bile var trende.

Oslo’nun kendisi de bir fyord alanında olduğından şehirden ayrılır ayrılmaz fyord manzaralarına başlayıveriyorsunuz. Wikipedia’ya göre fyord: denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan; ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfez. Fyordlar; genellikle Norveç, Grönland, Alaska gibi kuzey ülkelerinde görülen ilginç bir kıyı tipidir. İlginç’i koyu yaptım komik geldi wikipedia’da ilginç denmesi. Evet bizim gibi sıcak denizlerde yaşayanlara sahiden ilginç geliyor. Düşünsenize deniz suyu buzullarla bütünleşiyor. Bana göre ise fyord inanılmaz dingin kara kara, böyle buzul buzul renkli çok koyu sular.  Buzul rengi ise ortası biraz daha açık mavi ama kenarları koyu siyah olan ilginç bir olgu sahiden. Norveçliler için ise yan taraflarında koştukları koşu pisti, üstlerinde taşımacılık yaptıları alan ve hava 14 derece iken bile rahat rahat yüzdükleri bir deniz.

 

Neyse Tren yolculuğuna geri döneyim. Fyordları görmeye başlayınca tren yolcuları arasında bir hareket başlıyor. Sağdan sola soldan sağa manzara ne taraftaysa o taraf yönelip fotoğraflar çekiliyor. Yeşil, buzul mavisi ve siyah (fyordun) nesi çekici gelir ki? Sakinliği çekici gelir. Dinginliği çekici gelir. O sakinliğin arasına yerleşmiş insan yaşamının doğaya bütünleşik yaşamı ilgi çekici gelir. Çok büyük evler yok buralarda.. Tahtadan kutu kutu kiremit kırmızısı, hardal rengi evler, gri yüksek çatıları ve inanılmaz düzenli bahçeleri var. En önemli nokta ise beton yok. Ya da beton gözümüze gözümüze girmiyor. Hatta bazı çatılarda çimlerin uzun uzun bittiğini de göreceksiniz. Hani bazen teyzeler uçakta korkunca hihler ya burada da insanlar manzara görünce o sesleri çıkarıyorlar 🙂 insanın elinde olmuyor sahiden.Her tahtadan kulübenin yanında birer de bisiklet var. Çok güzel tasarlanmış bahçeler var. Her arazi kıymetli. Özenle ekilip biçildiği belli olan tarlaları var. Traktörler ve ambarlar seçilebiliyor.

Processed with VSCOcam
Kara kara su..
Processed with VSCOcam
Kara fyord manzaralı kutu kutu evler
Processed with VSCOcam
Başka bir açıdan..
Processed with VSCOcam
Kutu çiftlik
Processed with VSCOcam
Gürül gürül dere
Processed with VSCOcam
Çim, fyord ve uzaktaki kasaba
Processed with VSCOcam
Kutu evlere devam..

Hele Dremmen’i geçtikten sonra trenin bir sağ tarafında sonra öteki tarafında cama yapışıp gördüklerinizi Japon turistler gibi kaydetmeye çalışıyorsunuz. Tren bazen karşı yönden gelen treni beklemek veya saatini beklemek için mola veriyor. O molalarda ben ve bir kaç insan trenden koşa koşa çıkıp fyord kıyılarında fotoğraflar çekmeye çalıştık. Yine çok abuk saatler veriyorlar kalkış için örneğin 11.03te kalkacak gibi… Tabi ki tren o saatte kalkıyor.

Sonra bir bakmışsınız o yeşil ve koyu buzul mavisi gitmiş yerine gri kayaçlar ve karlar almaya başlamış. Tren size hissettirmeden yavaş yavaş yükseliyor ve bir bakıyorsunuz 1222 metre yüksekliğe çıkmış oluyorsunuz. Bol karlı, sisli ve dumanlı bir kasaba olan Finse kasabasına gelmiş oluyorsunuz. Buzullara bir nevi komşusunuz artık 🙂  Burada da çılgın bir dağ bisikletçileri grubu vardı.Bu yükseklikte bisiklet süreceklerdi!!!

Processed with VSCOcamProcessed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Norveçte mangal keyfi yapan yok 🙂
Processed with VSCOcam
Tren fyord üzerinden giderken demirle çevrili dar köprüden geçiyor. İşte o esnada çektiğim bir fotoğrafta Norveçli balıkçının hardal teknesini fotoğraflamayı başardım sanırım 🙂
Processed with VSCOcam
Kar ufak ufak etkisini arttırmaya başlıyor.

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Trenin bir iki dakika durduğu yerlerden birinde fyord kenarı..

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Kısa bir zaman içinde tipi başladı
Processed with VSCOcam
Finse tren durağı
Processed with VSCOcam
Finse ve bisikletçiler, yükseklik 1222 metre

Processed with VSCOcam

Hemen Finse’den sonra tren yine kıvrıla kıvrıla tünellere gire gire Flam’a aktarma yapacağımız Myrdal istasyonuna ulaşıyor. Buradan tren değiştirerek dünyanın en dik tren tren yoluna aktarma yapıyorsunuz. Flambana nostaljik treni 800 küsür metreden başlayıp Flam kasabasına deniz seviyesinden 2 metreye indiriyor. Nostaljik bir tren hattı olan Flambana (Flam Railway) ile indiğiniz Flam, Sognefjorden’in  (buraların en ünlü fiyordu olur) iç kesimlerinde yer alan bir kasaba.

Processed with VSCOcam
Myrdal istasyonu
Processed with VSCOcam
Sol tarafta sis çökmüş Myrdal istasyonu
Processed with VSCOcam
Flambana treni

Bu 55 dakika süren mini yolculuk esnasında da nefes kesici şelale manzaraları ile karşılaşıyorsunuz. Şelaleler çok yüksek zirvelerden vadiye akarken  debilerinin uğultusu benim doğaya saygımı ve sevgimi bir kat daha arttırdı. İlk durağınızda çılgın debili koyu açık mavi karışımı, hırslı mı hırslı, güçlü mü güçlü bir şelaleyle tanışıyorsunuz. Yağmur yağsa da yağmasa da bu bölgede şelale gücüyle yağmur yağıyor. Tren burada 5 dakika mola verdiğinden inip bir güzel izleyebiliyorsunuz. Bir de burda minik sürprizleri var  Norveçlilerin size 🙂

Processed with VSCOcam
Karlı zirveler
Processed with VSCOcam
Trenin mini mini duraklarından biri

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
En büyük şelaleleri. Tren burda 5 dakika mola veriyor. Altında ıslanıyorsunuz o yüzden ıslanmak istemeyen yağmurluk, su geçirmeyen pantalon vb. ile şelale önüne geçmeli.

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Hayallerimdeki evler 🙂
Processed with VSCOcam
Şelale beyaz kağıt gibi duruyor..
Processed with VSCOcam
Suyun berraklığı

Sonrasında vadinin tabanına yaklaşırken yine bir bölümü 120 metre herhangi bir noktaya değmeden akan şelaleyi görüyorsunuz. Bu suyun debisini ve gücünü tahmin etmek bile istemiyorum. Hep böyle boşa akıyor bu güçler. Bizde olaydı da şöyle bir HES kuruvereydik :).

Vadi tabanına yaklaştıkça etrafınızdaki dağlar yükseldiğinden hem ürkütücü hem de çok güzel bir manzara oluşmuş oluyor.  Bol bol yüksek şelale dibindeki evcik manzaraları görmeye başlıyorsunuz. Bu evlerde yaşamak ömür uzatan, dinginleştiren ve huzur patlaması yaşatan deneyimler olsa gerek. Norveçliler hem çok şanslı hem de doğaya uyum sağlamayı , doğanın önüne set çekmemeyi çok çok iyi biliyorlar belli ki. Hayran olmamak elde değil.  Flam tamamen ayrı bir yazı konusu ama nefes kesici güzellikte. Elma bahçeleri, dökülen elmaların arasında ve yemyeşil çimlerin üzerinde oynayan çocuklar..

 

 

 

 

Norveç Trenleri ile ilgili önemli ipucu:

http://www.nsb.no web sitesinden Norveçte istediğiniz tren biletini alabiliyorsunuz. Önceden bilet almanız çok önemli çünkü fırsat fiyat – Mini Pris- kovalamak o kadar da kolay olmuyor. Özellikle yoğun dönemde fiyatlar talep ile paralel çok yükselebiliyor. Ben Oslo-Flam biletimi mini pris – en uygun fiyat olan 600 küsür NOK’a almıştım. Yaklaşık 200 TL etmekte.

Zamana Meydan Okuyan Aizanoi

Bu defaki gezimde yaşadığımız ülkede değeri henüz anlaşılamış muazzam bir kültür mirası olan Aizanoi antik kentini ziyaret etmeyi amaçladım. Yakın coğrafyadaki Efes Antik Kenti kadar ünlü olmaması ve ülke tanıtımlarında yer almaması biraz üzücü olsa da en azından sahip çıkılarak korunması hoşuma gitti diyebilirim.

Zeus Tapınağı
Zeus Tapınağı Önden Görünüşü

Aizanoi, Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesi sınırları içerisinde bulunan M.Ö. 130 yılı civarında burada yaşamış olan Romalılardan kalma bir antik kent. Bölgenin Helenistik dönemde Frigya, Bythinia gibi bir şehir devleti iken Romalıların egemenliğine geçtiği rivayet edilmektedir. Zeus tapınağı, Anfi Tiyatro, Borsa binası, Sütunlu cadde gibi yapıları günümüze kadar sağlam gelmeyi başarmış olmasına insan gerçekten hayret ediyor 🙂

Zeus tapınağı
Zeus Tapınağı

Bölgedeki yükselti üzerine inşa edilmiş olan Zeus Tapınağı bölgede meydana gelen depremlerden dolayı zarar görmüş olsada sapasağlam biçimde biçimde duruyor. Benim ilk ziyaretimde halka açık olan bu mekanın etrafına çit çekilmiş durumda ve müze olarak ziyaret edilebiliyor. Müze kartınız varsa ücret ödemeden ziyaret edebilirsiniz. Giriş yaptığınızda tapınağı ve etrafındaki arazide sergilenen tarihi eserleri dilediğinizce gezebilirsiniz.

Anfi Tiyatro
Anfi Tiyatro Kalıntıları
Sütunlu Cadde
Sütunlu Cadde

Ulaşım:
Aizanoi Kütahya şehir merkezine 58 km uzaklıkta. Kentin bulunduğu Çavdarhisar ilçesine Kütahya ilçe merkezinden saat başı kalkan dolmuşlarla ulaşabilmeniz mümkün. Ben bir bisikletsever olarak şehir merkezinden pedal çevirmek suretiyle 4 saatte ulaşabildim. İlçeye ulaşımı sağlayan yollarda trafik oldukça sakin fakat ben yine de o yolları bisiklet tepesinde tek başınıza tepmenizi önermem, belki kalabalık bir grupla ıssız yollarda seyahat edebilirseniz eğlenceli olabilir.

Konaklama:

Malesef ilçede konaklayabileceğiniz herhangi bir yer yok. Sanırım bunun nedeni de insanların buraya ilgi gösterip ziyaret etmemeleri olmalı. Konaklayabileceğiniz en yakın yer 40 km uzaklıktaki Gediz ilçesidir. Maalesef bu durumdan ötürü havanın kararmadan bölgeden ayrılmak zorunda kaldım.

Unutmadan belirteyim, İlçe halkı buranın ziyaret edilmesine ve turist görmeye az da olsa alışkın olduğu için sizleri sıcak karşılıyor. Sanırım onlarda buranın fazla ilgi görmemesinden dolayı az sayıda ziyaretçiden biri olan bana ellerinden geldiği kadar konuksever davrandılar.

Zaman kavramını yitirdiğiniz kırsal güzellik: Trakya köyleri

Büyük metropollerde yaşayanların bir şekilde kırsal ile bağlarını koparmaları bana göre önemli bir ekolojik problemdir. Çocukların domateslerin ağaçta yetiştiğini zannettiği veya içtikleri sütün nasıl elde edildiğini bilmediği, baharda açan çiçekleri satın almadan görememeleri çok garip değil mi sizce?

İnsan doğanın ayrılmaz bir parçası olduğundan  yakın bir kırsala gideyim  peynir alayım, peynir tatlısı yiyeyim, köfte yiyeyim derseniz Trakyayı hedef bölge seçebilirsiniz. İstanbul çıkışında E-5 trafiğini atlattıktan hemen sonra aslında Trakya kırsalına gelmiş sayılırsınız :). Burada haritadaki Keşan, Malkara ve Hayrabolu gibi her ilçenin köyleri birbirine benzer nitelikte. Dolayısı ile hali hazırda bağı olanlar zaten şanslılar.  Destinasyon önerisi lazım gelenlere de Keşan’a bağlı Çamlıca ve Evreşe’ye bağlı Kocaçeşme köylerini öneririm. Bu köyler sanki Cumhuriyet döneminden kalma gibiler. Hem görmelik hem bahçe oluşturmalık hem de tam çay içmelik.

Bu köylerde konuştuğumuz her Trakya köylüsü benim oğlum, benim kızım İstanbul’da şurda burada dediği insanların buralarda da bahçeli ev modelleri yaratarak hem oradaki kalkınmaya hem de kendi aile bütçelerinde katkıda bulunduklarını düşünsenize..

İstanbul beton binalarından sonra nizamlı yerleşim ve bahçeler, sarı yeşil renkli tarlalar, deniz ve körfez görmeye başlıyorsunuz Tekirdağ yolunda.  Şöyle daha sakin havalara sürükleniveriyorsunuz.  Hele de Korudağ (Keşan-Saroz körfezi arası) semalarına ulaşırsanız sükunet ve oksijen bolluğu biraz çarpabilir. Az ilerisi saroz körfezi zaten. Burada da Gökçetepe veya Gelibolu semalarında yol alabilirsiniz.

Arada bir temiz ve sakin hava almak için gidilmesi gereken bu köyler turistik mekanlara taş çıkartacak nitelikte.

Malkara kooperatifler birliğinden aldığım beyaz peynir ve kaşar peynirinin tadı da ayrı güzeldi doğrusu.

549248_10152818104127957_6360616009150433399_n
Kocaçeşme köy berberi
11163767_10152818103672957_6576560066283515032_n
Çamlıca köyü meydanı
11163767_10152818106432957_8270133870580276399_n
Bahar gelince coşan morsalkım
11159986_10152818104867957_4124136009859407897_n
Tadı enfes köy kahvesi çayı
11168472_10152818106152957_2918620645492880034_n
Leylek yuvası. Aslında içinde leylek var ama ayağa kalktığında yakalayamadım.