Yerli Paris, Eskişehir

Parise gidemediniz mi? Yakınımızda Eskişehir var, yerli Paris gibi adeta. Şehirciliği, parkları, caddeleri ve kahveleri sürprizlerle dolu. Bir iki gün modern yerli şehir havası almak ve gezmek için ideal. Sizin de eminim Eskişehirli bir arkadaşınız  “Eskişehir çok güzel, şöyle modern, böyle havalı” övmelerini yapmıştır kulaklarınıza. Kendi gözlerinizle görünce daha iyi kanaat getiriyorsunuz. Eskişehir %100 öğrenci dostu, bisiklet dostu, park dostu bir kent.  Ben orda bir Paris havası gördüm sanki, bakınız:

Parislilerin kenarında bol bol yürüyüş yaptıkları, içinde tur teknelerine bindikleri Sen nehri varsa, Eskişehirlilerin de kenarında yürüyüş yaptıkları, renkli teknelerle tur yaptıkları Porsuk çayı var;

_DSC2606_DSC2586

Parisliler caddelerde güneşe bakan bistrolarda oturuyorlarsa, Eskişehirliler Kumda Kahvecilerde taburelerde sohbet ediyor;

_DSC2239

 

Parislilerin Ponte Des Arts köprüleri varsa Eskişehir’in de Porsuk üstünde birbirinden güzel, süslü üstelik cupid heykelcikli mavi, yeşil, koyu kırmızı rengarenk köprüleri var.

_DSC2626

Bu liste daha uzayıp gider ama niyetim Eskişehir’i başka bir kentle kıyaslamak değil, esas niyetim medeniyete övgü. Beton kullanılsa bile sokaklarda yaşam alanı bırakmanın, halk için belediyeciliğin mümkün olduğunun,en güzel örneklerinden biri Eskişehir. İnsanlar da bunun kıymetini biliyor yaşamı sokaklarda, parklarda, ağaç altında banklarda sürdürüyor. Emekli Halit amca sabah çayını ağaç altındaki bankta içiyor, Ayşe teyze meşhur Odunpazarı simidini güzel arabasında satıyor, Halime teyze de belediye işçisi, bir yandan Eskişehir sokaklarını temizlemeye çalışırken diğer yandan sevimli bir sokak köpeğini yanında gezdiriyor onu doyuruyor. Belediye sokak hayvanlarını da unutmamış. Parkların belli alanlarına konulan mama kapları (mavi şirinlerle birlikte) ile burada sokak hayvanları için yemek bırakabilirsiniz temalı köşeler oluşturmuşlar.

Bir iki gün vaktiniz olduğunda gidebileceğiniz bu şehrin ayrı bir artısı da romantik seyahat (trenle ulaşımın olması) yapabiliyor olmanız. Eskişehirde nereler gezilir?

Odunpazarı

Eskişehir’in en Turistik bölgesi olan Odunpazarı,  otantik ve renkli Türk-Osmanlı evlerininin restore edildiği bölge oluyor. İstanbul’da gözümüze beton kaçınca alçak katlı, rengarenk dar sokaklı evlerin arasında kaybolmak iyi geliyor.  Kaybolduk çünkü fotoğraflamaya, selfielere doyamadık burda. Buraya gelmişken yoğunluk müsade ederse (çok kalabalık çünkü) Tatar Çibörek Evinden çiböreklerinden (çiğbörek demiyorlar, çibörekmiş :P) yemek lazım. Leziz.

_DSC2313_DSC2346_DSC2349_DSC2278_DSC2289

Adalar bölgesi ve Porsuk çayı

Gençlerin çimlerde uzandığı, çay kenarında yürüyüşler yaptığı, kafelerde takıldığı bölge Adalar bölgesi ve Porsuk çayı kenarları oluyor. Eskişehrin Avrupa’ya en çok benzetilen bölgesi de burası zaten. Benim de Parise benzetmelere doyamadığım bölge burası oluyor. Eskiden şehre kötü kokular yayan Porsuk iyi bir ıslah çalışması ile temizlenmiş ve kentte cazibe noktası haline getirilmiş. Hala belediye çalışanları tekne ile tek tek, tane tane özellikle ambalaj poşetleri tekneler yardımı ile topluyor. Her ne kadar modern olsa da hala yediği çöpü nehre, yediği çekirdeği de bank altına atanlar mevcut.

Adalar bölgesi ile ilgili bahsetmek istediğim bir diğer nokta da ortalama kafe yeme içme fiyatlarının İstanbul rakamlarına yakın olması. Açıkçası ben daha ucuz olmasını beklerdim. Pahalı görmediğim Türk kahveleri oldu. Burada içtiğimiz güzel kahve 1.5 TL idi. (Eskişehir kahve durakları ile ilgili ayrı bir yazı yayınlayacağım.)

_DSC2606_DSC2586

Devrim arabası

Türk usülu dram denince benim aklıma hep Devrim arabası filmi geliyor. Seri üretime geçilemeden hikayesi sona eren Devrim Arabası’nın hüzünlü hikayesinden  hepiniz haberdarsınızdır eminim. Dönemin Cumhurbaşkanının siparişi ile 4 adet üretilebilen ve 4 – 4,5 ay gibi inanılmaz bir sürede hayata geçirilen otomobil, tepeden tırnağa Türk yapımı ve bu o dönem için, hatta günümüz için bile inanılmaz bir olay!   Devrim Arabası, Tülomsaş Fabrikası’nın bahçesinde bir cam bölme içinde sergileniyor ve Eskişehir’e kadar gitmişken bu eseri görmeden dönmek olmaz. Arabalar ile hiç ilgisi olmayan bendenizi bile duygudan duyguya sürükledi Devrim.

_DSC2641

Sazova parkı

İşte halkın çimlerde uzandığı bir park daha. Hani bizim bildiğimiz İstanbul kıyı şeridinde mangal yapanlardan değil elbet. Zira burda yeterince alan olduğundan (devv, kocaman bir park) insanlar sadece yeşile doymakla kalmıyor çocuklarını ve kendilerini masal şatosu, korsan gemisi, parkın etrafını dolaşan tren gibi çocuksu eğlencelere katılırken bulabiliyorlar. Misal ben, parkın etrafında bu minik trenle gezme işini çok sevdim. Yalnız torun gezdirme bahanesi ile trene binen çok fazla amca, teyze var.  Oturarak gitmeniz pek mümkün değil.

Çok imkanlı park olması sebebiyle Sazova, aynı zamanda “Bilim, Sanat ve Kültür Parkı” şeklinde de anılıyor. Ayrıca içinde Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Müzesi oturabileceğiniz kafeler, yemek standları ve büyük bir gölet var. Bizim orda bulunduğumuz esnada bir de Tosbağa araba (vosvos) güzellik yarışması vardı 🙂 Şehri Parise benzetmemin bir sebebi de Sazova’nın girişindeki kocaman yeşil kapılar ve Disneyland Masal Şatosu replikası idi. Replikalar konusunda dünya henüz Çin’le yarışamıyor – adamlar her yere eyfel kulesi dikiyor- ama Masal Şatosu gerçekten güzel bir replika olmuş. Dış cephesinin pamuk şekeri renkleri  ile de insanın pamuk şekeri gibi şatoyu yiyesi geliyor. Bu arada parkta pamuk şekeri ve elma şekeri gibi çocukluğun en güzel öğelerinin hala satıldığını görmek beni mutlu etti. Çocukların da pek mutlu olduğuna eminim.

_DSC2516_DSC2449_DSC2475_DSC2489

 

 

 

 

Büyük Valide Han büyüsü / Istanbul’s magical moments on rooftop of Büyük Valide Han

Kim demiş İstanbul hep curcuna hep trafik içinde diye… Hala öyle bazı yerler var ki İstanbulda insan, trafik içinde o sakinlik nasıl olur diye hayret edebiliyor. Örneğin Eminönü, Fatihte  Valide Han çatısına çıktınız mı?   Ya da o civardaki hanların içine şöyle bir girip baktınız mı?  Tarihi duvarlar bir yandan nem ve rutubetle savaşıyor, bir yandan da ağır bakımsızlığın yükünü kaldırıyor. Aynı Türkiye insanı gibi.. Onca bomba, terör tehtidi, politik baskıya rağmen Türkiye insanı da, Büyük Valide Han da dimdik ayakta..

Büyük Valide Han Kösem Sultan tarafından 1651 yılında Çinili camiini finanse etmek için inşa edilir.  Haliçten gemilerle taşınan mallar burada depolanmaya başlar. Sonraları halı dokumacıları, boyacıları, deri ustaları gibi zanaatkarlara  ev sahipliği yapar. Istanbul için ünlü bir film mekanı da olur. James Bond’un Skyfall, Russell Crowe’un Water Diviner filmlerine ev sahipliği yapıyor.

Buraya gitmek isterseniz Mahmutpaşa çakmakçılar yokuşunda ilerlerken önce size nikah şekeri, hacı malzemesi veya sünnet malzemeleri satmaya çalışan Eminönü esnafını geçiyorsunuz. Kapalı çarşıya gelmeden o gizem dolu heybetli Büyük Valide Han kapısını görürsünüz. İçine girince büyü biraz daha artıyor çünkü sayısız kapı, nereye çıktığı belli olmayan tarihi merdivenler karşılıyor sizi. Hele de güneş ışınları kemerli kapılardan süzülünce ortaya çok mistik, enteresan görüntüler çıkabiliyor. Hanın içi bir nevi labirent aslında. Girdikten sonra aslında yapmanız gereken şey bir yanda handa kaybolurken bir yandan kapıcı Mehdi Bey’i bulmak. Mehdi bey Hanın bekçisi / kapıcısı. Biraz bahşiş karşılığında üst çatılara çıkan kocaman ağır demir kapıyı aralıyor.  Ben 1 TL verdim.

Sonrasında da İstanbul’un belkide en güzel manzaralarından birini görüyorsunuz.  Süleymaniye Camii, Eminönü Yeni Camii, Galata köprüsü, Galata kulesi, Boğaziçi köprüsü ve Kızkulesi silüetleri kanatlarınızın altında! Hazerfen misali oluveriyorsunuz.Ben boğazı hiç bu kadar mavi görmemiştim!

Bazıları bu çatılar için tehlikeli diyebiliyor ancak ben biraz dikkatli olduktan sonra herhangi bir tehlike göremedim. Sadece çocuk ile çıkmak iyi bir fikir olmayabilir. Onun dışında tehlikeli olan tek şey hanın bakımsızlığı. Bu kadar güzel bir mirasın bu kadar yıpranmış olması ve bir türlü korumaya alınmaması üzücü…

20160115_14360320160115_142436-0220160115_14145920160115_14124820160115_14124020160115_14080320160115_14075920160115_133012

 

Istanbul has so many magical elements if we sometimes  omit the burden of traffic and crowd. There are some secret hidaways within the city offering amazing jaw dropping scenery. You are amazed at the calm  view within so much traffic and crowd.  The spot I am talking about is the rooftops of Büyük Valide Han (Grand Valide Inn)  The historic walls combat with humidity,damp and neglect but the Inn holds tight  and still standing in good shape. Just like the inhabitants of Turkey. On one side we fight terrorism, exploding bombs, on the other hand political pressure but we are still holding it tight.

Büyük Valide Han is comissioned by famous queen Kösem Sultan in 1651 to build another mosque Çinili mosque. The loads shipped through Golden Horn start to be stored within the walls of the Inn. Later on many artisan craftshops are opened here. Leather workers, carpet veawers, dyers and more.. The Inn also hosts several Holywood filims as James Bond’s Skyfall, Russell Crowe’s Water Diviner.

If you want to go here walk through the streets of Eminönü, Mahmutpaşa and reach to Çakmakçılar street. As you walk along you’ll see many sellers that try to sell you some carpet, bridal clothing, candies, kebabs, circumcision materials or maybe hadji (muslim pilgrimage) stuff.  Just before the Grand Bazaar you see the magical, mysterious door of Büyük Valide Han. As you enter inside the magic continues as you see many old iron doors, sunlight passing through arched walls.  The inn is kind of a labyrenth full of corridors and climbing ledders heading to nowhere known. when you got in here ask for Mr. Mehdi who is the doorkeeper of the Inn. Don’t worry he is quite a famous figure around and he is the one to open the grand iron door to the rooftop. He requests some tip. So I’d suggest you to reserve some Turkish coins.

After you climb to the rooftop you see one of the most magical scenery of Istanbul. Blue Mosque, Eminönü New Mosque, Galata Bridge, Galata tower, Boshporus bridge and Maiden Tower silhuettes are all under your wing. I have never seen the bosphorus waters so blue..

 

Adatepe köyü adeta Rembetiko sahnesi

Kaz dağlarının eteklerine kurulu şirin köy Adatepe bir zamanlar bir arada yaşayan Rum ve Türklerin günümüze kalmış bir mirası. İstanbul’da tükenmişlik sendromu yaşayan enteller buradan evler alıp restore eder, yaşamaya başlar  köy halkı ile birlikte 427 kişilik bir kültür bütünü oluşturur. Bu köyün en kıymetli özelliği ise “betonun” olmamasıdır.

20160221_172730

20160221_162514İda yamaçlarında kurulan bu köyün romantik pastoral  güzelliği ayrı. Küçükkuyu’dan itibaren zeytin bahçeleri arasında kıvrıla kıvrıla tepeyi tırmanıp enfes körfez manzarası ayrı güzel. Zeus altarı civarında çam ve badem  ağaçları, gün batımı manzarası, tepeler ayrı güzel. Ancak benim için köyün en kıymetli yönü Rembetiko’nun hüzünlü güzelliğini hissettiğim sahne gibi olması.Bir iki gün de olsa kendimi yavaş akan bir tiyatro sahnesinde, Rembetiko filminin içinde hissettim.

Amerikada “Blues of the Greek refugees” diye ünlenen Rembetiko müziği için Yunan arabeski demek mümkün bence 🙂 ama esas kalbimde taht kurması Rembetiko filmini izlememle birliktedir. Oradaki can alıcı sahneyi hatırlayanlarınız vardır. Yorgo Marika’ya rembetiko söylemen için güzel sesinin olması gerekmez, acıyı hissetmen gerekir demesi ile Marika acı dolu geçmişini hatırlar, acıyı iliklerinde hisseder ve iç titrenen sesiyle kaigomai kaigomai’i söylemeye başlar.

Filmde bol bol acı en ufak bir ajitasyona gitmeden anlatılır. İzmir’de bir tavernanın arka odasında doğan Marika’nın mübadele ile Atina’ya göçü, orada yaşadığı derin yoksulluk, itilmişlik, işsizlik konuları işlenir… İki parça kemik yiyebilmek için feda edilen değerler işlenir…

Bir zamanlar 500 hanenin yaşadığı Adatepe’de  fırın, bakkal, berber, kunduracı,zeytinyağı fabrikası hatta meyhane varmış. Meyhane’de Rebecca adlı bir rum kızının Refika adını alarak güzel sesiyle şarkı söylediğine dair efsane dilden dile dolaşır. Sonra Refika bir Türk gencine aşık olur 1. dünya savaşının patlak vermesi ile askere giden Necip bey orada ölür. Refika sonrasında Midilliye gider. Bu hikaye ile ilgili de farklı farklı varyasyonları dilden dile dolaşır durur. Adatepede her yerde görebileceğiniz güzel Rum kızı Refika’nın ünlü fotoğrafı ise büyük ihtimal Refikaya ait değildir.

Gidip görülesi, yavaş seyahat edilesi bir yer Adatepe. Gerçek olmadıklarını bile bile efsanelerini dinlemeli, Zeus Altarında mümkünse sevgili ile beraber gün batımını izlemeli…Eğer kışın gidiliyorsa Rum evlerinin ünlü tüm evi ısıtan şöminenin önünde kahve içmeli, küçük köy meydanının asırlık çınarlarının altında da kahvaltı etmeli ya da çay içmeli. Taş örme sokakların arasında tavukları gütmeli, köpek yavrularını sevmeli.

20160221_152507

20160221_170948

20160221_162828

Köydeki yavaş yaşamın en çok keyfini çıkaranlar ise çocuklar. Sabah uyanıp sokaktaki kocamış köpeği ekmekle doyuruyor sonra sıra kedilere yemek vermeye geliyor. Ondan sonra da gelsin  taş kullanarak kale yapmalar. Mehmeti, Ahmeti çağırmalar.. İlkokul 2. sınıfta olduğunu söyleyen bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istersin?” sorusunu yönelttim. Akla hayale gelmeyecek tokat gibi bir cevabı oldu. “Büyümek çok sıkıcı. Ben büyümek istemiyorum ki!”

Bonus rembetiko:

 

 

İstanbul Galata’da Bir Pazar Kahvaltısı

Tüm zamanların en önemli, en güzel, en lezzet dolu öğünü sizce de kahvaltı değil mi? Hele Türkiye gibi cennet ülkenin farklı farklı bölgelerinden gelen gurme lezzetler varken bir ömür hepsini öğrenmeye yetmiyor. Acele etmeden tadını çıkara çıkara yapılan bir pazar kahvaltısı ise tadından yenmez, hafızalardan kolay kolay silinmez. Bilmiyorum sizin için de öyle midir ama az az farklı lezzetlerin bir araya geldiği, Elazığ tulumundan, lorlu reçel karışımına, taze meyveden kompostoya, fındık ezmesinden kaymak bala bir masa donatılır yanında da içebileceğiniz kadar çay sunulursa insan yanında daha ne ister?

Son dönemlerin blogger ve hipster akımına uğrayan bolca övgü alan semt Karaköy’e bir uğrayalım istedik. Ara sokakları gezmesi keyifli buralarda..Alçak katlı binalar, yenilenmiş dekorlar, güzel grafittiler, hırdavat dükkanları arasında bir iki mural… Işıklandırılmış şık dükkanların eski binalarla karıştığı sokaklar, Fransız geçidi ve Karaköy Lokantası gibi kült mekanlar..Sabah sabah buraları yürümek, hummalı temizlik ve akşam için yapılan hazırlıkları gözlemlemek değişik bir his..3. Dalga kahve içmek isteseniz güzel dükkanlar var (Bknz. CoffeeSapiens ), halis mulis yerli çay içmek isteseniz gidilecek yer var (Bakınız Dem, çay 5 TL olduğundan bana fiyat yüksek geldi gitmemeyi tercih ettim) ama istediğimiz tatta kahvaltı sunan bir mekan bulamadık.

20160115_102701

20160115_104815

20160115_105817

Biz de iyi kahvaltı için yönümüzü Galata’ya çeviriverdik.

İyi ki de öyle yapmışız. Kış güneşinin Galata kulesine düşen ışınları ayrı bir hava katıyordu Galata sokaklarına. Bir iki ara sokakta kaybola kaybola  en iyilerden olduğu iddia edilen Cafe Privato’ya gittik. İyi ki de gitmişiz. Fiyat biraz yüksek kişi başı 40 TL ama sundukları o kadar çok ki..Çayınız tazeleniyor. Porsiyonları az tutup çeşitliliği arttırırak muhteşem bişey yapmışlar. Masa üzerinde size servis ettiklerinde yavan bir tada hiç denk gelmiyorsunuz. Dolayısıyla hepsini yiyorsunuz. Ziyan olan bişey yok. Yabancılar, turistler doldurmuş mekanı ama ortam oldukça sakin ve fon müzikleri oldukça hoş.

20160115_112938

Reklam yapmak gibi bir amacım yok ama şişirilmiş mekanlara gidip eli boş dönmekten hoşlanmadığımdan güzel bir mekanı tarafsız olarak yazmayı ve paylaşmayı istedim.

20160115_130135

Pek alakası yok ama ismi güzel buyrunuz:  Model & Emre Aydın feat Bir Pazar Kahvaltısı

 

Rengarenk Fener ve Balat semt sokakları / Colorful streets of Fener and Balat districts, historical peninsula of Istanbul

Bu aralar metropol İstanbul’un mimari anlamda kafası oldukça karışık. Şehrin dört bir yanında devam eden inşaat süreci ile her yönden alakalı alakasız yükselen dev binalarla fotoğraftaki silüet yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Metropol İstanbul nowadays is having an architecture style problem. The urban transformation projects and unending huge construction projects, tall buildings that rise from irrelevant locations cause a threat to the famous silhuette of Istanbul in the below picture.

istanbul-sunset-940x626
Picture of Tourism Ministry of Turkey / Turizm Bakanlığı Arşivi

Vakti zamanında İstanbul sokaklarında yürüyen biri 70 farklı dil duyma olasılığı bulunuyormuş diye bir efsane bulunmakta. Bana bu efsane oldukça gerçekçi geliyor. Arnavutu, Rumu, Çerkezi, Bulgarı, Romeni, Kürdü, Ermenisi daha aklıma gelmeyen niceleri… Bu kozmopolitlik hala devam ediyor tabi ama bu rakamın “70” edebileceğinden şüpheliyim.

There is a myth that once upon a time a stroller could hear 70 different languages spoken in Istanbul streets. This myth is a realistic one for me if we think all the Albenians, Greeks, Caucasians, Bulgarians,Romanians, Kurds, Armenians and many more that once lived side by side… The city is still cosmopolit of course but I doubt it could count up to 70 nationalities…

İstanbul’da hala biraz kozmopolit ve inşaat rantından uzak 2003 yılında UNESCO’nun koruma programı başlattığı Fener ve Balat semtlerinde şöyle bir sokak arası yürüyüşü yapalım istedik. Bir zamanlar tarihi yarımadada İstanbul surları ile çevrili bu semtlerde müslüman olmayanlar büyük malikanelerde Haliç manzarasına göz kırparak yaşarlarmış. Mübadele, Rumların Büyükada, Şişli, Arnavutköy, Kadıköy gibi semtlere taşınması ve yangınlar sebebi ile semt  1960’lı yıllardan sonra özellikle Karadeniz bölgesinden göç almaya başlıyor ve özellikle Haliç tersanesinin Tuzlaya taşınması ile birlikte ekonomik anlamda cazibe merkezi olmaktan çıkıyor. Bu kendine has mimarisi olan güzelim evlerin çoğu restorasyon aşamasında ama hala boş, yıkık veya harap durumda olanlar var. Hatta boş olanların bazılarını Suriyeli mülteciler işgal evi olarak kullanmakta.

Fener ve Balat mimarisini farklı kılan nokta tüm evlerin ve dini ibadethanelerin tek veya 4 kat arasında olması ve cumbalarının hizalı olmasıdır. Bu özelliğe bir de  Haliçe’e dik uzanan sokakların uzun caddelerle kesişmesi eklenince ortaya çok güzel tasarımlı mini bir şehir planlaması ortaya çıkıyor. Bu bölgeye günümüz karakteristiğini veren genellikle 1930 öncesi ve 1930-1950 arası inşaa edilen evlerdir.

We wanted to have a stroll in what we may call once cosmopolit districts of Istanbul,  Fener and Balat districts that are under the protection of UNESCO since 2003. Ayvansaray, Balat, and Fener might be considered as a miniature chronicle of the Byzantine, Ottoman, and modern times. Once upon a time non-muslims lived in this historical peninsula surrounded by the old  walls of the city with a beautiful view of Golden Horn. With the move to bourgeois neighbourhoods of Istanbul (the Prince’s Islands, Kadikoy, Arnavutköy and Sişli) the population structure started to change radically. After the move of the naval industry from the Golden Horn to Tuzla the impovirishment continued. While dozens of restoration projects are underway, the streets and most of the houses  on the area remain, for the most part, a (faded) mirror of what they were a mere hundred, or hundreds of years, ago.Some of the empty houses are now home to Syrian refugees.

Fener and Balat are structured in a  unique road plan where a continuing array of streets intersects one another at perpendicular angles. The architectural uniqueness of the districts can be traced from the religious buildings and the facades projecting a harmonious view because of the bow windows.The height of buildings in the districts varies between one and four storeys. Most of the buildings date to the pre-1930 period  and built between 1930 and 1950s and give the district its characteristic atmosphere.
Processed with VSCOcam
Merdiven önünde dinlenmeler oldukça yaygın / Taking fresh air in front of the doorstep

 

11709528_10152975208807957_1615899271213160250_n
Balat ve Fener sokakları dik kesen caddeleri ile ünlü / Balat and Fener are famous for it’s perpendicular streets
11536343_10152975209847957_800272919681014389_n
Çocuklar sokaklarda oynuyor / Children are playing in the street

Sokaklarda yürürken birsürü farklı dil duyduk gerçekten. Yanılmıyorsak bir kısmında Süryani’ce bir kısmında Rumca ve tabi ki Suriye Arapçası duyduk. Dar kaldırımlı sokakların arasından görünen Haliç ilk kez gözüme güzel göründü. Evlerin arasında asılan çamaşırlar, evlerin minik cumbalarında oturup karşı taraftaki komşusuyla cumbadan cumbaya bağıra bağıra dedikodu yapan kadınlar gerçekten efsane 🙂 Sen ona uyma ya! Doğruyu söylemiyordur o.. Bir de çocuklar arnavut kaldırımlı sokaklarda oynamaya devam ediyor. Özellikle Rum Patrikhanesi yakınlarına Türk kahvesi içebileceğiniz pek çok sempatik kafe açılmış ve ayakkabı tasarımcısı ve antikacı dükkanı gibi enteresan niş dükkanlar bulunmakta. Hatta çok küçük bir odası olan antikacıda müzayedeye bile denk geldik.

While we were strolling through the streets we’ve heard several languages. If we are not wrong we heard Greek, Assyrian and Arabic.. For the first time I found Golden Horn beautiful and glittering among the beautiful houses. The washing lines, and women gossiping from one bow window to another one across, children playing on the street. These were nice sights.  There are nice cafes and small artisan niche shops close to Greek Patriarchy that may be a nice spot to rest and drink some Turkish coffee. A shoe designer and antique shop might be nice spots to stop by as well. They were having an antique auction when we got to the antique shop.

10616651_10152975209612957_863389034865853118_n
Rum Ortaokulu Binası / Greek Ortadox School
11701012_10152975209347957_8329740467463188371_n
Rum kilisesi merdivenlerinde uyuyan şımarık kedi / Spoiled cat 🙂
20150627_144506
Sokaktaki kafelerden biri / One of the beautiful cafes over the street

10156120_10152975208197957_9126238630545225790_n 11218173_10152975207917957_3510204100568025396_n 11659475_10152975209002957_2680683650398222157_n

20150627_14432720150627_14235920150627_144428

10462463_10152975204697957_4450518485828987983_n
Denk geldiğimiz antika açık arttırması / The antique auction we came across