Tayland Andaman Denizi Kıyıları: Ao Nang, Phi Phi, Koh Lanta ve Puket

Bembeyaz upuzun kumsallar, kışı yaşadığımız dönemde sıcak denizler ve birbirinden değişik tropik deneyimler yaşamak Tayland kıyılarında mümkün. Taylandın iki farklı denizi bulunuyor: Andaman denizi kıyıları ve Tayland Körfezi kıyıları. Üstelik Tayland uçak bileti hariç oldukça ucuz sayılabilecek bir ülke. Biz ilk Tayland seyahatimizde 1 aylık vizesiz seyahat süremizin ancak yetmesi sebebi ile yalnızca Andaman denizi kıyılarında Krabi, Ao Nang, Phi Phi, Koh Lanta ve Pukete seyahat edebildik. Bizim gece hayatı anlayışımız kendi kendimize bira içmek olduğundan bu yazıda gece hayatı veya cıstak cıstak eğlence değil de Andaman denizi kıyılarının gürültüsüz ve kalabalıklardan uzak noktalardan bahsedeceğim.

Ao Nang kıyıları Krabi

Tropik kıyılarla ilk buluşmamız olduğundan Ao Nang sahilinin bizim için önemi büyük. Oldukça turistik olan kasabanın üst kısmı önünde Hintli abilerin gel gel yaptığı restoranlar, publar ve gece kulüplerine ev sahipliği yapıyor. Biz ise buranın en sakin kısmı olan Nopparat Thara Plajında Cashew Nuts Bungalowsda konaklamayı tercih ettik. Geceliği 500 Baht (yaklaşık 50 TL) ödediğimiz bu bungalowlarda en ufak bir lüks yoktu ama sabah kuş sesleri, gece geckoları duymak yer yer belgesel izliyormuşçasına hareket eden hayvanları gözlemlemek bizim için oldukça eğlenceli bir deneyimdi. Eğlendirmeyen tek şey sivrisineklerdi. Hem sivrisinek tütsüsü yaktık hem her gün sivrisinek kaçırıcıyı cildimize sürdük hem de ısırıldıktan sonra yaralara ilaç sürdük ama bana mısın demediler. Sivrisinek buralarda tek sıkıntı yaratabilecek problem diyebilirim. Bu civardaki plajlarda yüzmek isterseniz sabah erken saatlerde gitmekte fayda var zira saat 15.00 sonrasında sularda çekilme başlıyor ve sahil şeridi gel-git etkisiyle neredeyse 1 km kadar içeri gidiyor. Akşam saatlerinde de çekilen suların yerlerinde yürüyüş yapan insanlar ve yengeç yavruları oluyor. Yengeç yavruları yine ayrı bir belgesel izletiyor meraklı gözlere.

IMG_20170317_160253_745

_DSC5061
Tropik sahillerle ilk buluşmamız: Neopattara plajı, Ao Nang
_DSC5086
Aynı plajın sağ taafı
IMG_20170315_121642_402
Ao Nangta konakladığımız tatlı şirin bungalow

IMG_20170319_105936_883

_DSC5397
Sular çekilmeye böyle başlıyor. Sonra buralarda yürüyüş yapılıyor

Phi Phi adaları ve civar adalar

Neopattara Plajının sonunda kalkan teknelerle Phi Phiye günlük gidip gelebiliyorsunuz. Phi Phi adası ve civarlarında konaklamak özellikle Leonardo Di Caprio’nun The Beach filminden sonra inanılmaz pahalı hale geldiğinden orada konaklayamadık. Ama tek günde gidip görmek bile yetti. Özellikle fotoğraf severler buraya bayılacak. Turları Taylandın ünlü tekneleri uzun kuyruklar veya hızlı teknelerle gitmeyi seçebiliyorsunuz. Biz beni yer yer teknelerde denizin tutması yüzünden hızlı tekneyi seçtik. İyi ki de öyle yapmışız. Nasılsa uzun kuyrukları bol bol fotoğraflayabildim. Bu tura da kişi başı 1000 Baht (Yaklaşık 100 TL) ödedik. Tur sizi Maymun adası Bambu adası ve Phi Phi gibi 4-5 yere götürüyor yüzmenize, şnorkel yapmanıza – şnorkelle rengarenk balıkları izlemek pek güzel, bissürü dora ve nemo gördük- olanak tanıyor. Hele o bol planktonlu beyaz parıldayan güzel deniz, güzelliği ile nefeslerimizi kesti.

_DSC5133_DSC5174

_DSC5305
Bambu adası sahilinden..
_DSC5270
Ağaç dalında maymun familyası hemen altındaki parlak denizde de renkli balıklar görülebiliyor..
_DSC5253
İşte o meşhur “the beach” yoğun sezonda bu halde :). Bu arada her iki turisten biri mutlaka Çinli.
_DSC5259
Uzun kuyruk tekneler fotoğraf çektirmek için ideal.
_DSC5126
Bu fotoğraflarda en ufak bir filtre bulunmuyor.

Koh Lanta

Taylandın turistik noktaları arasında seyahatler genelde minivan denilen servis türü ile icra ediliyor. Bu minivanlarla ulaşım ucuz ama oldukça beklemeli geçebiliyor çünkü dolmuş usulü gibi sizi ordan oraya bırakıp gideceğiniz rotayı üstünüze etiket yapıştırıp paketlercesine sizi taşıyorlar. Biz de Ao Nang’tan Koh Lantaya minivan ile seyahat ettik.  Arada Krabide bir bekleme istasyonunda beklemeye bırakıldık.  Neyse ki çok beklemeden Koh Lantaya kalkan minibüs geldi ve yaklaşık 2,5 saat içinde bu güzel adaya ulaşabildik. Burada yine sakin olan kısmı seçtiğimizden bigezipgelelim.biz’in tavsiyesi ile adanın en güneyinde Kantiang koyunda Kantiang Bay View Resortta konakladık. Burda Tay usulü örülmüş ahşap evlerde konakladık. Dalga seslerinde uyuduk,  hindistan cevizi ağaçları manzarasına uyandık. Akşamları karşı komşularımız olan Alman çiftle bira eşliğinde verandadan verandaya sohbet ettik. Bizden başka herkes oraya dalmaya gelmişti. Alman komşumuza göre Koh Lanta dünyada Mısırdan sonra dalmak için en iyi rotalardan biriydi.

_DSC5453_DSC5515IMG_20170321_145427_371

Puket

Andaman denizinde en ünlü rota kuşkusuz Puket olmalı. Ancak biz burayı aşarı kalabalıklığı ve tamamen şehirleşmiş olması sebebiyle pek sevemedik. Koh Lantadan yine minivanla ulaştığımız adada Patong Beach’te konaklamayı tercih ettik. Otelimize doğru yürürken masaj salonlarındaki kadınların bir yandan tatlı tatlı gülümseyerek diğer yandan da önünü çevreleyerek Barış’ı masaj salonuna davet etmeye çalıştıklarını görünce arkadan Zeyna nidasında koşarak duruma hakim oldum! 🙂 Daha sonradan farkedecektim ki bu oldukça yaygın bir durumdu. Özellikle kadınları değil de erkeklere masaj satmaya çalışıyorlar. Halbuki ailede masaj seven benim!

Buralarda konaklama fiyatları da bir tık daha pahalı biz de o sebeple işletmecisinin Çinli olduğu bir otelde konakladık. Kaldığımız bungalowlardan sonra sıcak suyu, balkonu ve imkanları ile bu otel bize oldukça lüks gelmişti.  Patong Beach’te batı tipi kahve ve yemekleri bulmak gayet kolay. Patong plajı da en az diğer plajlar kadar güzel. Burada yaşadığımız en özgün ve en eğlenceli deneyim Patong Plajından camları olmayan yerel otobüsle Puket Merkez kasabasına seyahat oldu. Bir türlü nerden kalktığı ile ilgili bilgi bulamadığımız bu renkli otobüsler plajın en başından binmek mümkünmüş.

IMG_20170326_013654_027
Patong Plajı

_DSC5699_DSC5658

_DSC5740
İşte o otobüs..

IMG_20170318_133114_499

Tropik diyarların başkenti Bangkok ve kahve durakları

Uzak ve tropik diyarların çağrışımları çok güzel.. Gelsin gitsin sıcak hava, palmiyeler, uzun kumsallar, tropik meyveler… Üstüne de uygun fiyatlar mevzu bahis olunca tropik diyar severlerin buluşma noktası ve ilk durağı Bangkok, Tayland oluyor.

Biz de bu akım parelelinde gidelim dedik, az biraz uzun seyahat için biriktirdiğimiz para ile Asyada hem seyahat edelim hem de bu esnada (becerebilir isek) internet üzerinden serbest çalışarak yaşamımızı devam ettirelim dedik. Seyahatimiz 3-5 gün olmasın, aceleye gelmesin istedik.

Efenim, Türkiye pasaportu ile Tayland’ta 1 ay süre ile vizeye gerek olmadan kalabiliyorsunuz. 2015’teki bir patlamada bir Türk’ün şüpheli olması dolayısı ile vizesiz kalmalarda sıkıntı yarattığı söyleniyordu ancak o sıkıntı geçti gibi. Tayland’a turistik olarak gidiyor olmanız yeterli. Eğer Tayland’a ilk gidişiniz ise en ufak bir sorgu sual olmadan, 30 gün kalabileceğiniz bir mühür vuruluyor pasaportunuza. Üstelik bunun için tek kuruş bedel ödemiyorsunuz.

Tek yön uçak biletlerinde en ucuz fiyatı Emirates’ten bulduk. İki kişilik Bangkok biletine 580 USD ödedik.Dubai’de 5 saat aktarmanın üstüne ertesi gün 12.00 sularında Bangkok’a indik. Dev iki katlı ve aşırı şık uçaktan inen ilk yolculardan olduk.  O kapının açılma anı hafızalarımızda hep kazınmış olarak kalacak zira ilk defa bir şehir doğrudan burnumuzu selamlıyordu. O koku karışımı içinde yeşil köri, köri, tütsü ne ararsanız var. Aşırı sıcak ve nem ise hemen kokunun akabinde geldi. Kötü bir koku mu diye soracak olursanız bence değil. Sadece farklı alışık olmadığımız türden bir olay. Zaten 1-2 saate o kokuyu da hissetmez oluyorsunuz.  Dönüş biletini (İstanbul’da check in’imizi yapan memur haricinde soran olmadı, ona da bir rezervasyon gösterdik) kontrol etmek istemeyen memura teşekkür ederek kısa bir bekleme süresi ile şehre hemen girebildik. İlk işimiz simcard interneti almak oldu. Havaalanında DTAC adında bir hat için 600 baht (yaklaşık 60 TL) ödeyerek 15 günlük limiti olmayan bir Tourist Wifi interneti satın aldık. Bağlantı hızı oldukça iyi, tavsiye ederiz. Tabi ki Bangkok’ta daha ucuzlarına erişebiliyorsunuz.

Bizim Bangkok maceramız tahmin ettiğimizden biraz daha kısa sürdü, toplamda 6 gün. Geldiğimiz ilk günlerde jet lag olduk, Bangkok zamanlarında uyanamadık… Kışın ortasından çıkan bünyeler, sıcağa, neme alışamadı bir türlü, bir de üstüne üstük 2 gün peş peşe çalıştık vs. O yüzden ben 3 günde Bangkok gezilir diyenlere sahiden  hayretle okuyorum. Bangkok çok büyük bir şehir. gezilecek bir yere gitmek gelmek bile neredeyse tam gün alıyor. Her şey gördüğümüzden ve tattığımızdan daha farklı olduğu için de mecburen yavaş gezmek zorunda kalıyorsunuz. Hele hele uzun uçak yolculukları ve farklı bir zaman dilimine gelirken mutlaka  1-2 gün jet lag olma ihtimaline karşı da ayrılmalı diye düşünüyorum. Bangkok sahiden Batı kültüründen tamamen faklı. Bu kültürel farklılıkları keşfetmek ilginizi çekiyorsa burayı çok seveceksiniz!

Bangkok’un bana göre en’leri;

Sokak Satıcıları

Tayland’ta evlerde mutfak veya mutfak benzeri bir anlayış olmadığından yemekler sokakta pişirilip eve gidip gelirken yeniyor. Yeni bir yasa ile sokak satıcılarının en yoğun olduğu merkez bölge Sukhumvit’te artık sokak satıcısı görmek pek mümkün değil ama yine de ara sokaklarda mutlaka denk gelirsiniz. Özellikle sokak meyvecileri inanılmaz.Adını duymadığınız bir sürü meyveye denk geleceksiniz. Çoğunluğu beyaz ve çok şekerli olan bu meyvelerle kahvaltı ettik. Ortalama 1 paket meyveye 20 Baht yani yaklaşık 2 TL verdik. Sokak meyvecileri aynı zamanda cambaz gibiler: taze hindistan cevizini satırla büyük bir ustalıkla kesenler, ananasın en ufak bir kırıntısını bile ziyan etmeden kesenler, tezgahları süsleyenler, dikenli meyveleri yemeye hazır hale getirenler, tartışmalı meyve Durian’ı hazır yemelik hale getirenler filan.. Elinizi sıcak sudan soğuk suya koymuyorsunuz yani..Sokaktan yemek yeme konusunda ise ilk gittiğimiz akşam grass jelly soy bean diye bişey yedik. Pirinç unundan yapılan mini toplar hindistan cevizi ve soya sütü karışımı bir sos ile soğuk çorba şeklinde sunuluyor. İlk deneyimimizi biraz ağır bişey aldık galiba 🙂 Sonrasında Thai yemeklerine karşı temkinli davrandık.

_DSC3771

Tapınaklar

Bangkok’ta irili ufaklı 400’ün üzerinde tapınak bulunuyor. Bunların 10 tanesine bile gitmek oldukça uzun zaman gerektirir. Biz simetrisi ve Yatan Budası (Reclining Budha) ile ünlü Wat Pho ve minik bir tekne ile nehir karşısına geçerek ulaşılan Wat Arun’a gidebildik. İkisi de birbirinden güzel ve süslü pagodalara, geniş birer simetriye sahiptiler. Ama benim en hoşuma giden mahalle arasında giderken minik bir tapınakta Koreli olduğunu tahmin ettiğim çiftin yaptırdığı dua idi. Çift oradaki müzik ve dans ekibine bir bahşiş verdi. Çift önde hep birlikte dua ettiler. Sonrasında da diğer insanlarla beraber ortadaki pagodanın etrafında tütsü ve çiçekler eşliğinde turladılar.

_DSC4018

_DSC3966

Skytrain & Sky Walk ve AVM’ler

Bangkok çok yüksek bir şehir. Böyle Manhattan, Tokyo vb gibi. Merkez Sukhumvitte bolca yüksek bina arasında yükseltilmiş beton üzerinde giden tren-skytrain-, sizi o yüksek binalara ve şehrin uzak kesimlerine götürüyor.

IMG_20170522_150613_987
Bangkok büyük ve yüksek bir şehir. Solda skytrain – havatrenin en üst katı, ortada skywalk-hava kaldırım en altta da karayolunu görebilirsiniz.

Ben AVM görmek istemiyorum diyorsunuz değil mi? Ben de öyle diyordum ama sıcak ve nemden dolayı serinlemek için bile olsa AVM’lerden faydalanıyorsunuz. AVM’lerin diğer bir artısı ise yemek katları. Eğer sokaktaki yemekler Türk standartlarında sıhhi görünmediyse gözünüze AVM yemek katlarında bu yemekler nispeten daha sıhhi ortamlarda hazırlanıyor. Üstelik sokak yemekleri ile aynı ucuzlukta…Skytrain’in hemen altında bulunan Skywalk yürümek için çok güzel. Üstünden geçen skytrain sayesinde gölgeden yürümüş oluyorsunuz sayesinde.

_DSC3849

Mototaxi

Bangkokta taksiler ucuz. Ucuz olmasına ucuz ama neredeyse İstanbuldan beter bir trafiği olduğundan taksi kullanmanız gerektiğinde ve biraz da macerasever biriyseniz size mototaksileri önereceğim. Mototaksiler üstlerine fosforlu turuncu yelek giyen ve mahalle köşe başlarında bekleyişlerinden anlaşılıyorlar. Eğer gitmek istediğiniz yeri anlatabilir iseniz metro’dan daha ucuza ortlama birim fiyatı ile gitmek istediğiniz yere gidebilirsiniz. Tayların tamamı mototaxilerle ulaşım sağlıyor. Süper şık giyinmiş Tay hanımefendileri ve beyefendileri de mototaksi üstüne hem giderken hem de ellerinde yemek yerken görmeniz çok olası. Yalnız sıkışık trafikte bile slalom yapıyorlar o yüzden hazırlıklı olmakta fayda var 🙂

Bangkok’ta kahve

Tayland’ta yemekler ve içecekler ikiye ayrılıyor. Tay yemekleri & içecekleri ve Batı yiyecekleri & içecekleri.. Tahmin edersiniz ki Batı’ya ait şeyler ortalama Tay yemeklerine ve içeceklerine göre 5 kat daha pahalı. Maalesef kahve de Tay kültürü olmadığı için oldukça pahalı. Benim gibi bir kahvesever iseniz kahve bulmak ilk etapta zor görünebilir ama şehri ufak ufak anlayınca aslında kahvenin ne kadar rahat erişilebilir olduğuna şaşacaksınız. En kötü ihtimal çok kahveniz gelir ise belli başlı alanlarda Starbucks var.. Onlardan kahvenizi alabilirsiniz..

Roots Cafe

Açık ara kahvesini en beğendiğim kahveci Roots Cafe Bar oldu. Ortalama bir kahve 3 USD’ye denk geliyordu. Batı tarzı içecekler maalesef mango suyu, meyve suyu vb. asya içeceklerinden biraz pahalı maalesef. Kahve çekirdeğini ne tercih edersiniz diye sormaları ile de 10 puan aldılar benden 🙂 Bir de baristalar İngilizce konuşabiliyorlardı.  Burası sayıca bol dükkanın yan yana olduğu bir çeşit AVM aslında. içeceği bir yerden, yiyeceği bir yerden alıp ortak masalarda içiyor ve yiyorsunuz. _DSC4317

Crazy About Coffee

Şehrin Doğu yakasındaki otogarının hemen sağ tarafında oldukça hipster bulduğum Crazy About Coffee Bangkok’ta kahvesini beğendiğim diğer bir mikro kahveci oldu. Burada da çekirdek tercihiniz soruluyor.  Yanılmıyorsam Nikaragua kahve çekirdeğinden sipariş etmiştim. Burda  da kahve biraz daha pahalıydı, yaklaşık 4 USD verdim diye hatırlıyorum.

_DSC5022

dsc5019.jpg
İnstagramın olmazsa olmazı, kahve- kaktüs – çiçek :P. Görüldüğü üzere aşırı hipster.

Çatuçak Haftasonu pazarında kahve satan minik dükkanlar

_DSC4360

Haftasonu çatuçak pazarını seyahat programınıza alır iseniz burda sıcaktan ve açık havada durmaktan çok yorulacağınızdan bu minik dükkanlarda kahve molası verebilirsiniz. Genelde oturacak bir yer bulunamadığından zor oluyor. Buralarda yer bulamadığımdan ve aşırı kalabalık sebebi ile kahve içemedim, onun yerine arabalı satıcılardan soğuk baharat çayı alıp içmiştim.

_DSC4342

Bangkok Otogarı

İlginç bir şekilde Bangkok ana otogarındaki açık alanda içtiğim kahve hem çok ucuzdu, yaklaşık 1 TL bu sefer USD fiyatı vermiyorum bakın, hem de çok güzeldi. Hatta elimiz yanmasın diye peçete ile kağıt bardağın etrafını sardı 🙂

_DSC5040

Skywalk kahvecileri

Tam bir büyük şehirli havası veren bu kahveciler Skytrainin hemen giriş ve çıkışlarında bulunuyor. Ben biraz pahalı bulduğumdan ve oturacak yerleri olmadığından bu kahve tezgahlarını tercih etmedim.

Sokak Kahvecileri – El arabasında

Bangkokta sokakta yemek olduğu gibi sokak içecekçileri de var. Çoğunlukla soğuk içecek hazırlayan bu içecekçilerde soğuk kahve de içebiliyorsunuz. Frappeyi andıran kahveler hazırlıyorlar ama genelde içine yarım kilo şeker atıyorlar. Şeker atma diyemediğimiz için (çünkü ellerinde önceden hazırladıkları şekerli bir karışımı eritiyorlar) bir iki alma denemesinden sonra sokaktan kahve almayı kestik. Maalesef çok şekerli..Anlaşabilmek de imkansız.

Terminal 21 AVM

Terminal 21 her bir kat farklı bir ülkeymiş edası verilmiş, dışı ve ana güzergahları da uçak ve havalimanı konseptleriyle donatılmış bir AVM aslında. Bu AVM’nin yemek katını Asya yemeklerini denemek için bolca kullanmıştık. Tabaklar ortalama 3 TL olduğundan reddedemeyeceğimiz tekliflerle geliyorlardı. Buradaki yemekler ve meyvesuları müthişti ama kahveciler maalesef beklentilerimin çok altındaydı. Çok gerekmedikçe almayın derim.

Bangkok’u bir yazıya sığdırmak mümkün değil tabi.. Vaktim oldukça yazı yazacağım.

 

Bangok Fotoları Potborisi

_DSC4058_DSC4074_DSC4124_DSC3976

 

 

 

 

 

Karadeniz kıyısında uzun plajları ve acı kahvesiyle bir sakin şehir: Burgas

Bir kahve içerek bir cafe’de en uzun ne kadar kalabilirsiniz? Bu konuda bir espresso ile 4-5 saat oturabilen Bulgaristanda yaşayanların eline su dökülmez. Acele etmeden, koşuşturmadan, sakin sakin minik bir espresso, soda ve bolca sigara eşliğinde cafelerde saatlerini geçirebiliyor bu ülkenin insanları…

Burgas şehrinden memleket Razgrad’a giderken sayısız defa geçtiğim oldu ama bir türlü şehir merkezini görme fırsatım olmamıştı. Ucuza mal olur dedik. Atladık otobüse gittik. İyi ki de gitmişiz. Kafa dinlemek, uzun kumsalda yürüyüşler yapmak ve ucuza bira içmek için gerçekten şahane bir seçim oldu.

Bir zamanlar yurtdışında en ucuza nereye giderim sorusunun cevabı Burgas imiş. Şimdilerde Bulgaristandaki hayat pahalılığı ve üstüne TL’nin değer kaybetmesi ile bence bu ünvan Gürcistan Batum’a kaptırıldı. Ona rağmen İstanbuldan otobüse (Nişikli Travel tek yön 90 TL) atlayıp 4-5 saat içinde sakin şehir Burgas’a varabilir, kişi başı 500 TL civarında rakamlarla güzel bir haftasonu geçirebilirsiniz.

Burgas Plajı hem enine hem boyuna uzun. Şehrin en büyük artısı plaj, bisiklet yollu asfaltlı kordon boyu ve hemen yukarısında da kocaman plaj yolu boyunca uzanan parkı olması. Yani deniz kıyısı kent halkına ait. Parsellenmiş çirkin betonerme bina görmüyorsunuz.

Şehir merkezinde de durum benzer. Alçak katlı Rus mimari esintileri ile rengarenk binalar yan yana.. Hotel Bulgaria ve Aleksandrovska Caddesi şehrin merkezi gibi.. Buralarda sadece yürümek bile keyifli.

Ne yenir? Eğer bütçeniz geniş ise şehrin en iyi iki restoranı Happy Grill ve Barcelona. Ortala etli porsiyonlar 16 Leva (32 TL) civarında.Eger ucuza olsun derseniz şopska salat (peynir rendelenmiş çoban salatası) ve dünercilerden ( döner değil düner :))yiyebilirsiniz (Ortalama 5 Leva -10TL).
Ne içilir? Kahve konusunda maalesef Bulgaristan çok kötü. Aşırı yanmış ve oldukça kalitesiz çekirdeklerden espresso yapıyorlar. Üstelik ortalama fiyat 1.40 Leva gibi onlar için çok ucuz olmayan rakamlarda.. ( Asgari ücret yeni zamlandı ve 400 Leva civarında oldu.) Fiyatlar böyle olunca tabi bir kahveyle tüm günü geçirmek muhtemelen onlar için mantıklı oluyor. Ben genelde illy tabelası olan yerleri tercih etmeye çalıştım. Bira konusunda ise kahvenin aksine çok iyi bir rota burası. Bulgar biraları kolay içimli (su gibi diye tabir edilen cinsten) lagerlerden oluşuyor çoģunlukla. Kamenitza, Şumensko, Adriana gibi yerel biraları ortalama 1,40 Leva’ya Hogegarden, Kozel, Leffe gibi yabancı biraları da 2.50 Leva cuvarlarına içmek mümkün. Zaten her yer bar ve barçe dolu.. Bunlarda da oturursanız çok fiyat farkı olmuyor. 

Şehirler hakkında birer cümle kalır ya hafızalarda.. Ben Burgas için “fakir ama onurlu ve güzel kumlu güzel denizli” diyorum..

Capri adasında tatlı hayat, tatlı seyahat

İtalyanın Napoli kenti, ünlü sahil beldesi Capri adasına ev sahipliği yapmakta. Normalde inanılmaz sakin yaşanan bu küçük ada yoğun dönemlerde turist ve tatilci akınına uğrayabiliyor. Ve fakat İtalyanlar  Capri çok bozdu yaa demiyor zira özgün doku turist akınına rağmen korunmuş vaziyette. Yine de Temmuz, Ağustos ayları haricinde bir dönemde planlama yapmak daha güzel anılarla geri dönmeye yardımcı olur. Zaten deniz turizmi için Türkiye ve Yunanistan çok daha iyi tercihler, Vezvüv yanardağı karşısında yüzme dışında bir ilginçlik yok. Ha ben de temmuzda gideceğim derseniz ne ile karşılaşırsınız? Kalabalıkların arasında yürüme, dar sokaklardan geçmek için sıra bekleme, denizlerde kalabalıklık…

seyir-terasi-1

Caprinin her bir köşesi sakin  bir kartpostal. Masmavi denize doğru dik açılarla yükselen balkonlar, limon bahçeleri,teraslar, limoncello, yumuşak renklere boyalı kutu gibi evler, Akdenizin o uçsuz bucaksız mavisi, Meryem Anaya benzetilen kayalar, neşeli kahkalar ve onca kalabalığa rağmen sessizlik ve dinginlik…Tatlı hayat dedikleri böyle bişey olsa gerek. Burdan bakınca,  Capride tatlı hayat için imkanımız olmasa da tatlı seyahat için imkan yaratmak mümkün!

limandaki-sirin-tekneler
Limana yaklaşırken
anacapriden-capri-manzarasi
Anacapriden manzara

Gitmeden evvel bol bol ön yargıyla Capriyi sosyete adası olarak düşünmüştüm. Ki aslında öyle..Maradona, Michael Douglas, Cathrine Zeta Jones ve Sylvester Stallone gibi simalar adanın müdavimlerinden. Meğer buradaki sosyetiklik ev büyüklüğü ve araba büyüklüğü ile değil bahçe büyüklüğü ile ölçülüyormuş :P. Bembeyaz kutu gibi evlerin etrafında , domates bahçeleri, sivri biberler, kocaman kocaman limon bahçeleri, üzüm bağları ile donanmış durumda. Dolce Vita, tatlı hayat bu bahçelerin deniz manzarası etrafında dönüyor..

uzum-baglari
Villaların arasında kalan dar sokaklar üzüm bağları ile gölgelendirilmiş.
_dsc9729
Meydana yakın sokaklar şık butiklerle dolu..

_dsc9577

_dsc9585
Kaktüs bahçesi yapanlar da var 🙂

Capri Anacapri ve merkez Capri olarak iki bölgeye ayrılmış durumda. Birinden diğerine giderken otobüs, beyaz taksi veya motosiklet kullanılması gerekmekte. Bisikleti ise ancak dağ bisikletçilerine önerebileceğim. Ada inanılmaz yokuşlu. Biz yokuşa alışkınız dememek lazım zira burada yokuşlar, falezler ve manzaraları ayrı zorlukta.

Genelde Capri kalabalığı akşam feribotuyla sona erdiğinden adada konaklamak sakin halini görmek için çok iyi bir seçenek. Ada etrafında mavi turla grottoları (deniz mağaraları) görmek, bol bol limoncello içmek, dar AnnaCapri sokaklarında begonvillerin arasından yürümek, yükseklerde falezlerden günbatımını izlemek bu adada yapılabilecek güzelliklerden.

_dsc9571

_dsc9432
O bahçeli villalardan biri

CAPRİ TÜYOLARI

  • Adaya ilk vardığınızda şehir meydanına ulaşmak için teleferik, taksi veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Teleferik yaklaşık 2 €, otobüs 4 € civarında. Uzun kuyruklarda bazen saatlerce beklenebiliyor. Beklemek istemeyenler dik yokuşlardaki merdivenleri kullanabilir (yaklaşık 30 dakika sürüyor) yahut taksiye binebilirler.
    _dsc9378
    Teleferik ve sağ tarafa doğru uzanan uzun bekleme kuyruğu

    otobus-sirasi
    Minibüs kuyruğu 🙂
  • Adanın her bir köşesinde ayrı güzellikte seyir terasları bulunmakta. Size verilecek haritadan yerlerini bulabilirsiniz. Bu seyir teraslarından birinde güneşi batırmak çok güzel manzaralara tanıklık ettirir._dsc9628_dsc9720_dsc9741merkez-seyir-terasi
  • Tekne ile Capri etrafında turlara katılın derim. Adanın etrafında değişen turkuaz renkleri, il faraglioni, falezler ve daha nice deniz güzelliklerine tanıklık edebilirsiniz. yesil-grotto
    il-faraglioni
    Faraglioni falezleri…Tekneler buradan küçük görünen o oluşumun içinden geçiyorlar.

    kucuk-liman

    meryem-ana-heykelcigi
    Meryem Anaya benzetilen mağara dikiti
  • Çok fazla plaj bulunmadığından (kumlu plaj hiç yok, çakullı) plaj turizmi için tercih edilmemesi gereken bir ada. Büyük liman plajı en büyük plajı oluyor.
    plaj
    Büyük liman plajı.

    _dsc9495
    Sahile arzı endam edenler..

 

  • Limoncello meselesi çok mühim bir mesele. Sıcak bir mevsimde giderseniz zaten dondurma dışında serinlemek için en uygun içecek limoncello. Yine hemen limanın girişinde bulunan Limoncello Cafe’nin limoncellolarını pek sevdik. Take Away fiyatı 3,5 € oturarak içtiiğiniz taktirde 6,5 € gibi bir ücreti var._dsc9737limoncello-capri
  • Kahve meselesi de önemli ama burada yoğunluktan kahvecileri gezmeye fırsatım olamadı. Sadece Napoliden Capriye giderken feribotta (1 €) meydana yürüyerek çıktığımız bir gün oturalım, dinlenelim bahanesi ile espresso içebildim (5€). Tatlar standart bir espressonun altında gibi ama ben o yorgunlukta zaten sadece kahve aradım 🙂espresso-capri
  • Anacapri de oldukça güzel. Oraya da uğramanızı ve sokaklarında kaybolmanızı öneririrm.anacapri-katedrali-gece_dsc9779

CAPRİYE NASIL GİDİLİR?

Napoli limanından kalkan arabalu vapur veya deniz otobüslerine binebilirsiniz. Arabalı vapurların üstleri açık olduğundan manzaraları daha güzel izlemeye olanak veriyor. Yaklaşık 1.30 saat sürüyor. Sorrentodan da sık deniz otobüsü seferleri olmakta. Buradan da gitmeyi deneyebilirsiniz.

_dsc9594

_dsc9588
Aurora adanın en ünlü restoranlarından. Akşam saatlerinde yer bulmanın mümkün olmadığı mekanın duvarlarını buraya giden ünlülerin fotoğrafları ile süsleniyor. Tanıdık geldi mi? 🙂

Zagreb seyahat ve kahve rehberi / A mini travel and coffee guide for Zagreb

(English below) Hırvatistan’ın başkenti Zagreb, ülkenin Split ve Dubrovnik gibi kıyı kasabaları dururken pek gidilmek istenen bir rota değil aslında. Nereye ucuza uçak biletleri var diye bakarken 280 TL gidiş dönüş uçak bileti bulunca  gitmeye karar vermiştim. İyi ki gitmişim. 3-4 gün için 1000 TL altı bir bütçe ile rahat rahat seyahat edilebilecek dolu bir kent Zagreb.

Bir yandan eski Sovyet stili ihtişamlı binalar, diğer yandan modern kent merkezi, süslü çatılı kiliseler, kırık kalpler müzesi gibi ilginç konulu müzeler, lezzetli kahveler ve ucuz biralar bulunca daha da sevindim doğrusu. Gezilecek görülecek yerlerin çoğu Eski Şehir civarında iken sevilen kahvecileri de şehrin yeni kısmında yoğunlaşmış durumda.

ucaktan-goruntu
Uçak iyice alçaldığında bir görünüm.. Havalimanı mısır tarlalarının arasında  🙂
_dsc7939
Sovyet ihtişamı mirası: Zagreb tiyatro binası

GEZİLECEK YERLER

Finiküler : 1888 yılında inşaa edilen Doğu Avrupa’nın en kısa finiküleri , Zagreb Finiküleri sadece 800 metre uzunluğunda. Eğer 4 kuna olan ücretini ödemek istemezseniz hemen yanında bulunan merdivenleri kullanarak şehrin Yukarı Kısmına, Eski Şehire ulaşmak mümkün.

_dsc8066
Yukarıya çıktığınızda bu park kafe karışımı yerde manzaraya karşı soluklanabilirsiniz.

Lotrscak Kulesi: Eski Şehirde bulunan bu kuleye tırmanarak  güzel Zagreb manzarasına ulaşmanız mümkün oluyor.  Her gün öğle saatlerinde gerçekleştirilen top atışı ödünüzü kopartabilir! Kuleye tırmanma girişi bedeli 20 kuna.

Kırık Kalpler Müzesi – Museum of Broken Relationships: Kırık Kalpler Müzesi Zagrep’in enlerinden biri olmaya aday inovasyon ödüllü bir müze. Gerçek yaşamdan tüm kırık kalpleri konu alan hikayeler sizi melankoliden melankoliye sürükleyebilir. Bu kırık kalp ilişkileri sadece romantik ilişkilerle sınırlı değil üstelik. Annelerin, babaların, arkadaşların ayrılıkları, ölümleri de konu olabiliyor. Giriş ücreti 30 kuna.

_dsc8340
Müze hikayelerinden biri. Kağıttan buket. Biten ilişki hikayesi 24 Mayıs 2006-23 Mayıs 2011 arasında Sao Paolo Brezilyada geçiyor. “Ben bir yazarım ve editörümle evlendim. Bu kağıttan buket, kendisi de editör olan nikah şahidimizin (erkek tarafı) hazırladığı bir hediyeydi. Evliliğimizin 5. yılında kocamın beni aldattığını , detaylarını da konuya destek veren bir grup arkadaşı ile paylaştığını öğrendiğim anda bitti. Paylaştığı arkadaşlarından biri, bir zamanlar birlikte roman yazdığımız benim en yakın arkadaşımdı. Kağıt kesiğinin acıtması böyle olsa gerek.”

Aziz Mark Kilisesi: Zagreb’in o yuvarlak kiremitlerinden oluşan en güzel çatı desenli kilisesi Aziz Mark Kilisesi görülmeye değer güzelliklerinden.  Kilisenin çatısına Hırvatistan ve Slovenya armaları parlak renklerle işlenmiş.

_dsc8014

Taş Kapı: Bu kapı Aşağı Şehir ve Yukarı Şehri birbirine bağlayan içinde de Hristiyan mabedi bulunduran tarihi bir geçit.  Efsaneye göre orta çağ dönemlerinde çıkan bir yangında Meryem buraya sığınmış ve bu kapı  en ufak bir zarar görmeden kurtulmuş. Kapının içinde dua eden, mum yakan insanları görmeniz yüksek ihtimal.

_dsc8009

Josipa Jelacica Meydanı: Zagreb’in en büyük meydanı  sayılabilecek bu meydan bir çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Ben oradayken kurulan dev sahnede çeşitli ülkelerin folklore ekiplerinin sahne aldığı Folklor Festivaline ev sahipliği yapmaktaydı.  Burada bir yandan akan yaşamı, mavi tramvayları gözlemleyebilirsiniz.

Dolac Pazarı: Pazar Ziyaretlerinden hoşlananlardan iseniz  Dolac Pazarı mutlaka görmeniz gereken yerlerden. Pazarla rengarenk hale gelen meydanda kırmızı şemsiyeler göze çarpıyor. Meyve, sebze, deniz ürünü, et, peynir stantlarının yanı sıra hediyelik eşya stantları da bulunmakta._dsc8312

 

Kutsal Meryem Katedrali: Zagreb’in hemen hemen her köşesinden kulelerini görebileceğiniz Kutsal Meryem Katedrali buranın bedavaya görülecek yerlerinden en güzel yerlerinden biri olabilir. 1899 yılında inşa edilen katedrali ziyaret etmek ücretsiz ancak giyim kuralları bulunmakta. Kısa şort ve askılı tişörtlerle giremiyorsunuz.

_dsc7799

 

KAHVECİLER

İstiklal caddesinin eski haline benzeyen ve hayatın aktığı iki ana cadde var: biri Tkalciceva Caddesi diğeri Ilıca Caddesi. Publar, et restoranları, fast food restoranları  sıra sıra dizilmiş durumda.  Sağlı sollu alışveriş  yapabileceğiniz dükkanlar, kahvaltı edebileceğiniz pastaneler de bulunmakta. Ayrıca yan taraflarda güzel , sürpriz meydanların bulunması da ayrı bir cazibe…

Eğer meydanda oturup gelen geçeni seyrederek kahve içmek isterseniz onun için adres Josepa Jelacica Meydanı. Burada Zagrepçka Kava denilen armut likörü, espresso ve çırpılmış kremadan oluşan kahveyi tatma şansına erişmiştim. Oldukça leziz denemeye değer bir lezzet olduğunu belirtmekte fayda var. Eğer iyi kahve içme peşindeyseniz Zagrep bu konuda da cömert.

_dsc7870

Cogito Coffee: Gözü yormayan renklerle dekore edilmiş şirin bir ortamda kahve içme imkanı sunuyor Cogito Coffee.. Espressonun yanı sıra V60, Chemex vb.  yöntemler ile hazırlanan kahve de içmeniz mümkün..

_dsc8207_dsc8215

Eliscaffe: Ödüllü bir baristanın açtığı küçücük loş ortamda bir kahveci burası. Espressosundan daha çok kahve bardaklarını sevdim doğrusu 🙂

_dsc8237_dsc8224

42 Coffee Co.: Burası da kahve bardakları ile gönlümü çalan yerlerden. Üstelik iki farklı çekirdek karışımı sunarak espressonuzu hangisinden alırdınız diye de soruyorlar..Bence Zagrep’te mola verilmesi gereken en güzel kahvecilerden biri..

_dsc8395_dsc8386

Tolkien’s House: Kahve içmeyi tercih eder misiniz bilmem ama Tolkien hayranlarına hitap eden bu pub Hırvatça, İngilizce ve Elfçe menüye sahip.. En çok kokteylleriyle övünüyorlar..Ben nispeten sıradan bir pub gibi buldum burayı.

_dsc8189_dsc8184

Kırık Kalpler Müzesi Kafesi: Bu müzeyi çok sevdiğimden içinde yine müzeden elementler içeren kafesinin dekorunu da çok sevdim. Müzeyi gezdikten sonra burda kahve içmek ve internette takılmak isteyebilirsiniz.

_dsc8373

Capital city of Croatia Zagrep is not that a preferred touristic destination taking into consideration of Dalmatian coast centers like Dubrovnik or Split. But it surprised me a lot.. I managed to travel around the city for a very low budget (under 300€ including the flight). So for low budget travellers the city might be a very good choice.

Beautiful Soviet buildings, modern squares and a continious buzz… These words might describe Zagrep. It felt like I was an explorer, kept discovering new pockets, each nicer than the last. There were far too many squares, spots that I wanted to sit, have a coffee or beer and watch people pass by or get to the blue tramway!

ucaktan-goruntu
A sight from the plane just before landing..
_dsc7939
A Soviet glamour: Zagrep Theater

PLACES TO SEE

 

Funicular: The shortest funicular in eastern Europe, just 800 metres is this funicular that takes you to the Upper Town which was constructed in 1888. If you don’t want to spend 4 Kunas you may use the stair way just on the right hand side of the funicular.

_dsc8066
A park and cafe where you can take a break after the climb.

Lotrscak Tower: This is a medieval tower at the top of the funicular that you can climb for some good views over Zagreb. There is a cannon that is let off every day at noon – so you may not want to be around here at this time as it is very loud! I thoguth it to be a bomb exploding but after I saw everybody continuing their chill I understood that it is this medieval tower cannon. If you want to climb the tower it costs 20 kunas.

Museum of Broken Relationships: Museum of Broken Relationships is a unique and innovation awarded museum founded by donated items from real people with broken relationships.  It is not just romantic relationships either. It is also about other broken relationships too. For instance there are stories about a mum’s suicide note to her kids, another mums childhood dream car come true for her child, a positive heroine test that resulted in separation, clothes of a mum that died out of cancer and many more melancholic stories. Each story will drive you away, fascinate you for a time so make sure to reserve some time for this museum as it is a big jackpot sight in Zagreb. The price is 30 kunas.

_dsc8340
A story from the museum.

St Marks Church: A must see in Zagreb is St Marks Church with wonderfully designed roofs. The roof contains code of arms of Croatia and Slovenia side by side.

_dsc8014

Stone Gate: This old gate that links the Lower Town with Upper Town is surprisingly awesome with a Christian shrine inside. There is a myth that Virgin Mary was here and this gate was the only survivor  in a big fire that broke out in mediaval times. You’ll see many people praying here and burning candles.

_dsc8009

Trg Josipa Jelacica square: The heart of Zagreb’s Lower Town and centre of action which much happening within and around it. When I was there there was a folklore festival on a big stage. It’s a good place for people watching  and drinking.

Dolac Market: If you like bazaar visits then Dolac Market is one place to see. Brightly colored square and  red umbrellas worth a wander even if you don’t need to buy anything. There’s fruit and vegetables, seafood, meat, cheese stands and flower stalls, as well as some souvenir sellers._dsc8312

Cathedral of the Assumption of the Blessed Virgin Mary: Another great free thing to do in Zagreb is to visit the Cathedral of the Assumption of the Blessed Virgin Mary. This cathedral was built in 1899 and it  is visible from a fair distance around thanks to high twin spires. You may get in if you like but there is a dress code which requires you to cover your shoulders and wear tall skirt or trousers._dsc7799

COFFEE CRAWLING

Tkalciceva Street and Ilıca Streets are the centers of buzz. Pubs, restaurants and café’s are lined up. Even if you won’t eat and drink anything the street and side small squares worth a visit.Along Ilica street  you can shop, have great ice creams and walk along the tramway line.

If you wanna people watch in the main square   Josepa Jelacica Square is the correct address. Here I had the chance to taste Zagrepçka Kava a coffee prepared out of pear licquor, espresso and whipped cream. The taste is quite good and worth trying. If you are after good coffee Zagrep is generous about that too..

_dsc7870

Cogito Coffee: The cute third vawe coffee shop is decorated in calm colors that eases stress.. It is possible to taste  coffee prepared by V60, Chemex etc. methods here alongside espresso.

_dsc8207_dsc8215

Eliscaffe: The artisan coffee bar is founded by an awarded barista.. The place is a cosy and lightly lit place. To be honest, I liked  the cup better than the espresso 🙂 ..

_dsc8237_dsc8224

42 Coffee Co.:This is another coffee shop that offers the coffee in great cups! The better stuff about this place is that they offer two different coffee blends for your espresso and you may choose among them. For me this is one of the best coffee shops to take a break in Zagrep.  

_dsc8395_dsc8386

Tolkien’s House: Would you like to drink coffee in a Tolkien geek pub? Probably not :)..Anyways the pub offers a menu in Croatian, English and Elvish.. They are proud of their cocktails but for me it is a kind of regular pub with some Tolkienish decoration.

_dsc8189_dsc8184

Museum of Broken Relationships Cafe: The museum is a fantastic place to visit and I liked it a lot and just in the same building there is this cafe shop where you can sip an espresso among the museum stuff. It felt good so I am taking the liberty to recommend this place.

_dsc8373

 

 

 

 

Falezleri, limon bahçeleri ve limoncellosu ile Sorrento

Sorrento Napoli, İtalya’nın sevilen, tercih edilen bir tatil beldesi. Uzun uzun falezlerin kıyısında, şemsiye gibi sahil çamlarının altında, Vezüv yanardağı manzarasında denize  girmek isteyenler için ideal bir yer.

Sorrentoya Napoli üzerinden karayolu veya trenle ulaşabileceğiniz gibi deniz yoluyla da ulaşabiliyorsunuz. Biz Capri adasından geçmeye karar vererek yaklaşık 25 dakikalık dalgalı deniz yolculuğu  akabinde Sorrentoya ulaştık. (Hava durumu daha sakinken eminim deniz yolculuğu şahanedir :))

excelsiorlu manzara

Buraya gelmedeki amacımız Sorrentoyu üs olarak kullanarak konaklama ücretlerinin kat be kat daha fazla olduğu Amalfi kıyılarını dolaşmaktı.

Ancak sonradan farkettik ki Sorrento da başlı başına gezilebilecek bir yer;  limon bahçelerinde yürüyüş yapabilir, bol bol ‘crema di limoni’ içilebilir, tarihi  saat kulesinin oralardaki küçük dükkanların arasında limoncellolu badem şekeri tadabilir, pizza yiyebilir,  müze gezebilir, falezlerin üzerindeki balkonlardan denizi, kıyı şeridi boyunca uzanan diğer falezleri, sahil çamlarını, Vezüvü izleyebilirsiniz. Üstüne de denize girip yüzebilirsiniz. Daha ne olsun? Ancak belirtmekte fayda var. Burası da bölgenin tamamı gibi oldukça pahalı bir yer. Günlük minimum harcamanız otel dahil iki kişi için 200 € civarında olacaktır.

tasso meydanı
Tasso Meydanı Sorrentonun en yoğun meydanlarından. Akşamları büyük saksılarla bir kısmı trafiğe kapatılıyor.
saatkulesi (1)
Kasabanın eski kısmı dar ve çok kalabalık sokaklarla dolu.

arasokaklar

Biz Saint Agnello sahilinde denize girdik. Falezin alt kısmına ulaşmak için kıyıda kurulu merdivenlerden girip ufak bir mağaranın içinden geçtikten sonra ücretli bir tesise ulaştık.  Giriş ücreti 5 €, asansörle yukarı çıkmak 1 € gibi her bir hizmet ücretlendiriliyor, şezlong veya şemsiye için ayrıca ücret talep ediliyor. Kumlu plaj bulmanız oldukça zor. Volkanik topraklı koyu kahve minik taşların arasından  mavi suların içinde bir yanda Vezüv yanardağı bir yanda falezlere karşı yüzüyorsunuz. Bence oldukça güzel ve keyifli bir yüzme alanı.

plajvezuv
Sol tarafta Vezüv yanardağı, sağ tarafta falez manzaralarıyla denize girenler..

Sorrento bölgesinin en güzel yanı Limon bahçeleri,  limoncellosundan (Limoncello: limon kabuklarından yapılan bir likör çeşidi) yapılan soğuk içecekleri ve limoncellolu badem şekerleri. Dar sokaklar limon ve limon ürünü dolu. Her yer açık sarı renklerle bezenmiş durumda. Şehrin göbeğinde limon bahçeleri hala yüzyıllardır aynı  yerde bozulmadan günümüze ulaşmış. Bu bahçelerin bazıları ise limoncello sattığından içlerinde gezmenize ve yürüyüş yapmanıza olanak sağlıyor. Girip tur atmak ve fotoğraf çekmek için ideal.

limonbahcesigravuru
Limon bahçesinin güzel giriş kapısı
limonbasket
Limonları bizimkilere göre biraz daha iri ve buruşuk yapıya sahip.
limonbahcesi2
Limon bahçesinin yürüyüş yolu bile var 🙂
limoncello meloncello
Her yer limoncello, meloncello, crema di limoni… Crema di limoni ise içmeye doyamadığım limoncellonun sütle karıştırdıkları bir çeşidi..
limonsabunlar
Limon sabunları sokaklara çok güzel koku veriyor..

 

Benim Sorrento ile ilgili verebileceğim ipuçları:

  • Yürümek istemezseniz şehrin göbeğinden (Piazza Tasso)  kalkan turistik tren kasabanın ana hatlarında sizi 6 € karşılığı gezdiriyor.
  • Çok turistik bir bölge. Kasaba küçük ve kalabalık. Restoranlarda sıra beklemek çok olağan bir durum. Meydanlara nazır restoranlarda prosecco içip gelen geçeni izlemek güzel ancak dondurulmuş pizza sattıklarından oralarda yemek yerine ara sokakları tercih edin derim.Otel fiyatları Amalfi kıyılarına göre nispeten daha ucuz, ortalama gecelik minimum 100 €’dan itibaren :P.. Pahalı oda fiyatları beklentinizi yükseltmesin, hizmet kaliteleri çok yüksek değil. Genelde oteller eski ve çok kalabalık olduklarından pek yenilenmeye, hizmet kalitelerini arttırmaya yönelmiyorlar.
  • Falezlerin 50 metre üstünde sahiden nefes kesici manzaraya sahip Grand Otel Vittoria Excelsior oteli var. Hayatımda ilk defa bir oteli her şeyiyle beğendim. Hele bazı noktalardaki balkon restoranları ve falez kovukları öyle güzel ki…Yükseklik korkuları olmayanlara inanılmaz  güzel mekanlar, manzaralar sunuyor. Tabi ki bu otel genelde ünlülerin, kralların, kraliçelerin konakladığı süper pahalı, geceliği ortalama 1000 € olan bir otel.

Nea Karvali esnafları- Yorgo’nun böreği, Katerina’nın Kavala kurabiyesi

Yunanistan Kavala sınırları içinde yer alan Nea Karvali, 1924 Lozan mübadelesi sonrasında Kapadokya Gerveli’den  giden Rumların kurduğu şirin mi şirin bir sahil kasabası. Uzun kumsallı halk plajı, kocaman kocaman bahçeli evleri ile  Kumburgaz, Selimpaşa gibi yazlık ve büyük şehirlere yakın beldelerin evvel zamanki hallerini andırmakta. Plajı uzun ve kumsallı olmasına rağmen öyle Thassos adası gibi çok turistik bir yer değil burası.

Uzun süreli araba kullananların çok önemli bir durağı.. Çünkü ziyaretçiler ya Yorgo’nun böreğinin namını duyuyorlar, yahut yolda bir mola verip nefis Kavala kurabiyesinin tadına bakmak istiyorlar.  Bu kasabada dükkanların ismi var ama Yorgo’nun böreği, Katerina’nın kurabiyesi, Anastasia’nın oteli gibi kavramlar kullanılmakta. Kapitalist işletme mantığının henüz uğramadığı bu kasabada “candan esnaflarla” tanışmak mümkün.

Bu köyü ilginç kılan diğer bil özellik ise belli bir yaş üzeri olanların Türkçe’yi hala hatırlamaları, konuşmaları.. Hele o içtenlikleri ile dedelerinin göç hikayelerini katıksız ve ajitasyon olmadan anlatmaları, geldikleri topraklardan sevgi ile bahsetmeleri,  en ufak bir nefret kırıntısı barındırmamaları, sevecenlikleri ve yardımseverlikleri beni ve yol arkadaşlarımı duygulandırdı.

Örneğin Börekçi Yorgo..Tam bir candan esnaf örneği. Börekleri kendi bildiği usülde pişirip müşterilerine erken saatlerden itibaren yine kendisi servis etmeye başlıyor. Börekleri (boukatsa)  saat 11 gibi tükeniyor. Akşama kadar pişirmeye devam edeyim daha çok para kazanayım peşine düşmüyor.

_DSC6735
Börekler geldiğinde yumulduğumuz için ancak bir adet kremalı üstüne tarçın serpilen böreği fotoğraflayabildim.
_DSC6740
Bizim kol böreklerine benzese de tat itibari ile oldukça farklı..

 

Porsiyonlar büyük, malzemeden kaçmıyor. Böreğin nefis olmasının yanında içinde malzeme aramıyorsunuz, börekli ıspanak, börekli kıyma, börekli peynir yiyorsunuz. Aksanlı Türkçesi ile sevecen bir sohbeti var. Sıcakkanlılığı, pozitif enerji saçıyor.Gözü tok. Türk çayı bile servis eden Yorgo böreğe, çaya, frappeye fahiş fiyat uygulamıyor.  Hatta bizden bir keresinde çay ücreti almadı.

church-of-st-gregory
Nea Karvali merkezinde Aziz Gregory kilisesi.Kilisenin solunda Yorgo’nun börek dükkanını,  sağında ise Katerina’nın kurabides dükkanınnı bulabilirsiniz

Gelelim ikinci candan esnaf örneğim Katerina’ya. Katerina, kızları ve eşi ile birlikte Kavala Kurabiyeleri yapıp satmakta. Bol bol Ortadoks ikonaları ile dolu tezgahta eşi ve kızları ile çalışmakta, kendisi de ilerleyen yaşına rağmen kurabiyeleri pişirmekte. Kurabiyeleri kıtır kıtır. Damağımdan yavaş yavaş kaybolmakta olan gerçek tereyağ tadının güzelliğini hatırlatır nitelikte. Malzemesi, bademi bol. Kendisine sorduğumuz bir yol sorusunu canla başla kocaman kocaman samimi jestlerle Türkçe anlatmaya çalıştı.

Bu iki isim kendi bölgelerinde marka olmayı başarıp kendi güzelliklerini de hala koruyabilmişler. Bir gün uğrama şansınız olursa burada bir mola verip Yorgo’nun böreğini, Katerina’nın kurabiyesini lezzetine bir bakın derim.

kavala-kurabiyesi
Katerina’yı ve kurabiyelerini fotoğraflayamadım ama görüntüleri buradakine çok benzer.

 

La Marzocco Fabrika Turu

İtalya’nun kuzeyinde sokaklar bile mis gibi kahve kokarken elde olmadan overdose kafein tüketiyorsunuz. Espresso için başlı başına yapılabilecek ayrı bir seyahatten bahsetmek istiyorum bu sefer. Özellikle baristalar ve kahve ile ilgilenenlerin bu seyahatten çeşitli bilgilerle dönmesi garanti!

_DSC3577
Fabrika balkonundan manzara!

Floransa’ya trenle 30 dakika uzaklıkta bulunan dünyanın en iyi kahve makineleri üreticisi La Marzocco’da  fabrika turu  yaklaşık 90 dakika sürüyor. Tura özellikle baristalar ve bloggerlar ilgi gösteriyor. Benim katıldığım esnada 3-4 blogger, Amerikalı baristalarla beraber yaklaşık 10 kişi idik.

Pazarlamadan Silvia Bartoloni bizi karşılıyor ve başlamadan kahve ikramı yapılıyor. Şansımıza kullandıkları kahve çekirdekleri -partnerleri ve ödüllü Floransa kahvecisi-Ditta Artigianale’dendi. İkram alanında 1920’den itibaren imal edilmiş çeşitli espresso makineleri sergileniyor. Bu alan aynı zamanda işçilerin de sabah kahvaltı kahvelerini, mola zamanında espressolarını içtikleri alan. Balkonunda bulunan Toskana manzarası şahane gerçekten! Turun sonunda da Floransa’da iyi kahve içebileceğiniz 20 kafenin adı ve haritasını içeren çok değerli bir harita da veriyorlar.

_DSC3605
Silvia ve sol taraftaki makine sergilenen en eski espresso makinesi,

_DSC3566

_DSC3594

Şirketin kurucuları Bambi kardeşlerden Bay Piero Bambi 80 küsür yaşında ve hala tam zamanlı işine gelip gidiyor. Gençliğinizi kahve içmeye mi borçlusunuz diye sordum. Güldü geçti tabii 🙂 Ara sıra bazı konulara kendisi cevap vermek istediğinden gelip makinelerini gururla anlattı. Onları çocukları gibi sevdiği çok belli. La Marzocco esas çıkışı, ünlü olması dikey kazanı keşfetmesi ,makinelerine çift kazan yerleştirmesi ile oluyor.

_DSC3556
Bay Piero her sabah işinin başında!

La Marzocco hala elle üretime devam eden bir fabrika. Bizzat gördüm! Elle üretim dışında yeniliğe zanaatkarlık anlamında çok açık bir firma. Ar-ge çalışmaları epey var. Ayrıca tasarımda da çok iyiler. Tasarımlı dış yüzeyler, cam gövde vb. gibi farklı farklı projeleri var.Ev tipi espresso makineleri bulunsa da çoğunlukla cafe ve kahve barları için makine sunan bir firma. Stoklarında makine bulunmuyor sipariş usulüne göre çalışıyorlar.

_DSC3614_DSC3616

Eğer siz de bu tura katılmak istiyorsanız web sitelerinden bir form dolduruyorsunuz, randevu alıyorsunuz. Trenle gidecek olursanız Floransa’dan San Piero A. Sieve duarağına kadar gidip oradan da shuttle’a biniyorsunuz.

_DSC3628
Sloganı çok beğendim ❤

_DSC3630

Bu da fabrika girişinde asılı levha. Şöyle diyor”The frontier is a zone typically touched on by artisans. Difficult and dangerous to the naked eye, and practically inscrutable to market research, the frontier can at best be sensed by using qualities that are rarely accepted by present day industrial culture: intuition, sensitivity, and a desire to accept managed risk as an essential part of our work.”

Yunan adalarından Rodos’ta güneş,deniz,tarih tatili

Gökyüzünde yıldızları gördük,

Dalgaları, kumu da gördük,

Vee, pek çok kriz ve öngörülmeyen felakete rağmen

Çokluk sıkılıyorduk, tıpkı burda sıkıldığımız gibi…

Karamsarlığı ile bilinen Baudlaire uzun seyahatten dönen gezginleri yukarıdaki dizelerle tiye alır ve kendi karamsar dünyasına çekmeye çalışır. Ama haklı olduğu bir nokta var. Senin için çürümüşse dünyanın en güzel tatil yeri sana ne yapsın? Güzel bir tatil resmi ile karşılaştığımızda bu resmin içinde olursak mutluluğun kendiliğinden eşlik edeceğini düşünüyoruz. Ancak mutluluk daha önemli bir dizi psikolojik ve duygusal ihtiyacın (sevgi,saygı, kendini ifade)  karşılanması ile ilgilidir. Neden böyle bir girizgah yaptım? Çünkü yurt dışına giden özellikle Türkiyeli  gezginlerin, turistlerin hep mutsuzluğunu görüyorum, karşı karşıya kalıyorum. Adam inanılmaz güzel yerlerde tatil yapıyor, seyahat ediyor ama suratından düşen bin parça, asık. Sorunları da bavulunda taşımış. Milletçe her gün travmalar atlatıyoruz, farkındayım. Bunun üstüne kişisel yükler binince, daha da ağır oluyor. Onun da farkındayım. Ama zaman ve para ayırıp gittiğiniz seyahatte bu yükleri bir yana bırakmazsanız o seyahat,o tatil, tatil olur mu?

Nasıl Gidilir?

Biz zaten Marmaris civarında olduğumuz için sevgili yol arkadaşım  Mine ile Marmaris’ten kalkan katamaran’a Yeşil Marmaris şirketinden bilet aldık.(Kişi Başı Gidiş- Dönüş 200 TL) Bilet satılan yer Marmaris Marinası olmasına rağmen Katamaran’ın kalktığı nokta oldukça uzak bir yerde. Bavullarınız büyükçe ise yürümek yerine taksi tutmanız gerekecek (15 TL) . Yürüyenlerin de sahilden yürüdüğünü duydum.  Captain Simion diye bir Yunan katamarına binince çılgın katamaran yolculuğumuz başladı. Çılgın diyorum zira havanın yağışlı ve kapalı olduğu bir güne denk geldik. Katamaran dalgalara çarpa çarpa, yer yer uça uça, sık sık sağa sola kocaman kocaman yalpalayarak gitti. O esnda ortaya çıkan gemi 2. kaptanı, denizci pazılı bir kadın ve temel reis halli adamlar insanları gözlemlemeye ve sakin tutmağa çalıştılar. Böyle yaklaşık 1 saat yolculuk yapınca Yunanlıların Poseidon’a (Deniz tanrısı) neden kızgın dediklerini anlayabiliyorsunuz. Rodos limanına yaklaştığımız esnada ise inanılmaz güzel bir ada manzarası ile karşılaştık. Eski şehir kalıntıları arasında yükselen eski duvarlar, kocaman kale, yan yana kilise kulesi ve cami, palmiyeler. Adeta denizin ortasında vaha…

_DSC5569

_DSC5556Rodos,

Yunanistan Dodacanese adalarının en büyüğü olan Rodos; beach resortları, haçlı akınları döneminde Aziz John şövalye işgali döneminden tarihi kalıntıları, bir zamanlar şövalye kalesi sonra Osmanlı hapishanesi şimdi de müze olan Büyük Üstadlar (Grand Master) kalesi ile biliniyor. Kendisi Yunan adaları içinde gittiğim en turistik ada olmuş olabilir.  Hatta Türkiye tatil rotaları ile arasındaki farklılıkların (tarihi kenti hariç) oldukça az olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Taksici kalacağımız otel yakın diye bizi almak istemedi, dükkanlarına buyur eden Yunanlı esnaf (neredeyse gel gel diyecek :), plajlarda şezlong parası hatta havlu parası ödenmesi, limanda sıralanan dizi dizi tur tekneleri önlerindeki standlarda satış yapmaya çalışanlar..Ancak çok önemli farklar var. Deniz adanın her yerinde masmavi, parlak.. Bir de tarihi her  türlü bina inanılmaz korunmuş. Eski şehirde sokak lambaları bile hala ayakta. Yeni şehir denilen bölgede İtalyan işgali döneminde inşaa edilen binalar hala sapasağlam ve kullanılmakta. Bizim kaldığımız otel Casa Antica yeni şehirde ve 1700’lü yıllardan kalma! Yer karoları bile bu tarihlerden. Kısacası yok etme kültürleri yok!

_DSC5587
Yeni şehirde konakladığımız otelin sokağı

 

Eski Şehir

Eski şehri inanılmaz fotojenik. Bu şehrin çakıllı ve dar yolları arasında kaybolmadan, dizi dizi kemer altında şöyle manzaralı manzaralı fotoğraf çektirmeden, rengarenk begonvillerin renklerine hayran olmadan dönmemek lazım.  Eski şehrin içinde Meryem Ana kilisesinin kalıntıları heybetli heybetli durur. Osmanlı hakimiyeti döneminden kalma camii yakınlarında dükkanlar çarşılar ve kahve görmek de mümkün. Burayı gezerken parmak arası terlik yerine tabanınızı acıtmayacak terlikler önereceğim.

_DSC5682
Türk kahvehanesi

_DSC6068_DSC6122_DSC6097

 

_DSC6084_DSC6066

Hipokrat Meydanı

Bu meydana gece ışıltısını görmek için gitmek lazım. Romadaki İspanyol merdivenlerini andıran Hipokrat meydanı merdivenlerinde gençler uzun uzun  oturuyor…Etraftaki tavernalarda bol bol size ben bu şarkıyı bir yerden biliyorum dedirtecek Yunan müziği çalıyor..

_DSC6015
Meryem Ana kilisesi
_DSC6003
Makinemin ayarlarında yanlışlıkla hdr’ı açtım ama çok gerçekdışı olmadı bence meydan.

Grand Masters Sarayı (Büyük Üstadlar Sarayı)

Sarayın içi o kadar çok tarihi eserle dolu ki müze olmasına rağmen (Giriş Ücreti 6€) bazılarının altına açıklama yazmadan öylesine sergiliyorlar. Kale Rodos Şövalyeleri namına yaraşır derecede büyük ve güvenli. Odalar arasından geçitler, yer altında odalar, kocaman avlu, kocaman giriş kapısı.. Ayrıca sarayın camlarından yan yana cami minaresi ve kilise saat kulesi görebileceğiniz bir yer.

_DSC5710_DSC5737_DSC5769_DSC5758

 

Şövalyeler Sokağı

Bu sokakta binalarda hangi şövalyelerin oturduğu kapılarda işaretli imiş. Benim ilgimi ise lambalar çekmişti. Demirden oluşturulan bu lambalar bile hala ayakta.

_DSC5705

Mandraki limanı

Limanda uzaktan yeldeğirmenlerini ve şehrin en önemli simgesi olan geyikleri limanağzında görebiliyorsunuz. Burada da deniz o kadar temiz ki denize girenler var.

_DSC6203_DSC6185_DSC6047

Plajlar

Biz üç farklı plaja gidebildik. En çok gittiğimiz şehir merkezindeki Elli Beach oldu. Yan yana dizili bir çok farklı beach masmavi ve tertemiz denizin kıyısına konuşlanmışlar. Bu plajda  şezlong ve havlu parası ödenmekte. Biz hafta içi 7,5 € haftasonu ise 8 € ödedik. 7 metre yüksekliği ile denizin ortasına kurulan bu tramplen pek çokları için atlama ve eğlence kaynağı. Diğer gittiğimiz Plajlar ise Kalithea’da idi. Kalithea’ya gitmek için otobüs durağını buluyorsunuz (yan yana dizilmiş iki otobüs bus station oluyor 🙂 kişi başı 2,40 € ücretle 15 dakikalık bir yolculuk sonunda Kallithea’ya ulaşıyorsunuz. Bu noktada da yan yana bir çok plaj ve resort plajı bulunuyor. Ammades Beach Bar oldukça güzel ve sakin bir yerdeydi.  Thassos Beach Bar ise Kalithea’nın biraz daha kalabalık ama kayalık deniz sevenler için  de mükemmeldi. Rodos adasında deniz her yerde mükemmel.

_DSC5860
Şehir merkezinde Elli beach ve deniz ortasında 7 metre yüksekliğinde iskele
_DSC5979
Frappesiz Yunan adaları tatili olmaz
_DSC5852
Denizde o gün tam yedi farklı ton saymıştım

Yeme İçme

Eski şehirde bulunan restoran ve tavernaları çok önermeyeceğim. Biz burda sadece bir börekle kahvaltı yapalım dedik ama o bile dünden kalmıştı. Hayal kırıklığına uğramanız çok olası. Buralardaki tavernalarda oturmak isterseniz üzülmeyeceğiniz Grek salata + bira ikilisi yapılabilir.  Yediğimiz içtiğimiz en güzel yer Koukos restorandı. Grek kahvesi bile cezvede kumda pişiyor lezzeti ise çok iyi.  http://www.koukosrodos.com/en/   Diğer beğendiğimiz bir lokantalar Koozina https://www.facebook.com/koozina.rhodes ve Karesma oldu. Thomas Taverna’da gidebileceğiniz tavernalardan. Fiyatlar ise beklediğim kadar düşük değildi. Thomas Taverna’nın Thomas’ı uzun uzun anlattı bize 🙂 KDV’nin%12’ye çıkarılması, Yunanistana giren her turistten şehir vergisi alınması vs. rakamları geçen seneden yukarı çıkarmış açıkçası. Kişi başı bu mekanlarda minimum 15-20 € civarı çıkarsınız. E tabi genelde deniz ürünleri ahtapot, kalamar dolma vb. var. Karesma da ise kocaman bir dana incik yeme şansına sahip olduk. O büyüklüğüe o fiyat Türkiyeye kıyasla çok iyiydi açıkçası. Bir de bu iyi restoranların bulunduğu sokakta Tamam restaurant diye bir yer var insanlar kapısında uzun uzun bekliyorlar.

Kahve Durakları

Yunanlıların vazgeçilmezi frappenin burada çok tüketildiğini görmedim açıkçası. Frappe tabi ki içtim ama daha çok soğuk espresso ve Grek kahvesi tercih ettim.  Rodiakon Espresso Bar, Centrale Caffe ve tabi ki Koukos kahvesini sevdiğim mekanlar oldu. Bunun dışında her beach’te frappe bulmanız mümkün.

_DSC5962
Kavanozda Espresso Caldo
_DSC5951
Ice Art denen dükkanın güzelim waflle’ından da tadın deriim.

 

Floransa kahve durakları / Florence coffee crawling

Rönesansın kalbi Floransa seyahati- iyi bir kahve gibi -her zaman iyi bir fikir. İster Assasin Creed oynamış olun, Ezio’nun izinden gidin, ister Dan Brown’ın romanlarının peşinde gidin, ister İtalyan rönesansının, Michelangelo’nun izinde gidin. Bir defa gitmek genelde yeterli olmaz . Tekrar tekrar gidilir.

Visiting Florence is always a good idea – just like a good coffee-.The city has a lot to offer; you may track Aazio of Assasins Creed, you may track the novels of Dan Brown or you may follow the paths of Italian Renaissance. Usually going once is not enough. You’ll want to visit the city again and again.

_DSC4275

Floransa güzelliğine İtalyan kahve kültürü de eklendiğinde muhteşem kahve durakları ortaya çıkıyor. Gerçi bu şehirde nerede kahve içerseniz için pişman olmayacaksınız. Ya nefis bir duomo manzarası yahut nefis bir espresso lezzeti tadacaksınız. Üstelik bunun için ödeyeceğiniz bedel ortalama 1 €’dur. Yanımda bulunan italyan arkadaşım 1,10 €’luk kahve ücretini fazla bulduğunu söylediğinde oldukça şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ona göre ortalama kahve fiyatı 0,80€’yu aşmamalı.

On top of Florence beauty, you’ll have the beauty of Italian style coffee culture.  Standing on the coffee bar and sipping, enjoying your coffee on foot. Wherever you crawl for coffee here you will not regret it because either you’ll have a very beautiful duomo,  cappula, piazza sight or you’ll taste a great espresso. On top of it, the avarage price per ” un cafe” is about 1€ only. My Italian friend told that for her a 1,10 € kafe is quite expensive. Normally  the coffee prices  should not exceed 0,80€. I think this is kind of good news for coffeeadicts like me :). Not that expensive!

Bu sefer 4 durakta kahve içme şansına eriştim.  Güzelliği ile ünlü Santa Maria Del Fiore katedrali yani Floransa Duomo karşısında Scudieri oldukça tarihi ve uğrak bir mekan. Baristaların şıklığı, kibarlığı inanılmaz! Yoğunluklarına rağmen yaptıkları işe gösterdikleri özen dört dörtlük.  Mekanın içi oldukça klasik bir havada. Hatta avizeleri biraz şaşalı ve gösterişli ama bu ortam eski bir kahveciye çok yakışıyor doğrusu.  Şehir koşuşturmacasına başlamadan evvel ilk kahve shot’ı…

I had the chance to drink  coffee in 4 stops this time. Scudieri, one of the oldest coffeeshops in Florence is just opposite of Duomo offering a great view of it.  The bar is in classic style and the  well dressed Baristas, large chandeliers reflect a very decent atmosphere. It is a good spot to take a coffee shot before exploring the city. 

Gotik duomo’nun 463 merdivenini tırmanarak ulaştığımız efsanevi cappula ve yukarıdaki seyir manzarası Toskana başkentine tepeden bakmak için tek kelimeyle kusursuz. Sonrasında bu muhteşem cappulayı uzaktan seyredebilmek için şehrin diğer bir yüksek noktasına Villa Bardini‘ye yürüdük. Burada hem Floransa tipi bahçe görüp seyir terasında kahvenizi yudumlayabiliyorsunuz. Şehirdeki en iyi manzaralardan birinde kahve içmek. Daha ne ister ki bir kahvesever?

We were quite tired taking the 463 steps of Gothic duomo. Guess what. We needed a coffee! We went on to the second coffee shot in another hill of the city, at garden this time. Villa Bardini. Here you can visit a Fiorentine type garden and have a coffee at a great view of the city and amazing cappula. 

Sonrasında Ponte Vecchio köprüsünde biraz diğer turistlere karışıp Piazza turları kapsamında Piazza della Signora ve Piazza della Republica’da turist ordusuna karışıyorsunuz. Bu yıl ilginç bir şekilde daha mayıs başında yoğun sezon başlamadan inanılmaz bir kalabalık oluşmuş.  Kalabalıkların arasında Palazzio Vecchio’nun arka sokaklarında ödüllü barista Ditta Artigianale‘yi aradım. Hem kahveseverlere hem de vegan arkadaşlara burayı öneririm zira İtalya’da vegan gıda bulmak pek kolay olmayabilir. Ayrıca kahvesi de iki tane içirtecek kadar güzeldi.

Later on it is easy to get lost in the crowd of tourists. Ponte Vecchio, piazza della Signora, piazza della Republica..Amid the crowd, at the backstreets of Palazzo Vecchio I searched for  Ditta Artigianale founded by a  barista champion. I’d totally suggest this place to coffeelovers and vegans equally. Drank 2 shots of coffee here 🙂

Sonrasında da apperativo saati yaklaştığından Piazza della Republicada ünlü Gilli kafede apperativo’da İtalyanların arasında da moda olmasına şaşırdığım spritz içtim. Kuzey İtalya’da apperativo saatlerini değerlendirerek karın doyurabilirsiniz. Apperativo’da içeceğe para ödeyip açık büfe sunulan atıştırmalıkları yiyebiliyorsunuz. Burası da oldukça tarihi ve şık bir mekan.  Barda durup kahvenizi ya da apperativo içeceğinizi yudumlayıp piazza (meydan) izlemek için harika bir nokta.

In apperativo time, I stopped by in famous Gilli of Piazza della Republica. The old cafe is again a very stylish place to have a coffee or apperativo. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Toskana’da doğa, tarih, yemek dolu bir yolculuk: Mugello

Uzun zamandır Toskana kırsalını, tepelerini, servilerini ve tarihi kasabalarını görme hayalleri kuruyordum. Floransa’nın başkent sayılabileceği Rönesans’ın ana vatanı diyebileceğimiz İtalya’nın kuzeyinde yer alan Toskana vadisi;  yeşil panjurlu binaları, doğa harikası manzaraları ve şirin kaleli kuleli köyleri ile  Ortaçağ yaşamına kapı aralıyor.

Toskana vadisi bir iki saat mesafe ara ile birbirinden güzel rotaları barındırıyor: 294 basamaklı Pisa kulesi, şarap cenneti Siena, kuleleriyle ünlü kale-köy San Gimignano, Bahçeleri ile ünlü Lucca, ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendirilen Monteriggioni. Bu rotalar öyle ünlenmiş ki güneşin kendini göstermeye başlamasıyla bölge adeta ziyaretçi akınına uğruyor.

Size anlatmaya çalışacağım rota olan Mugello vadisi,  Toskana vadisinin Umbria sınırına gelmeden, Apenini dağları eteklerindeki son Toskana vadisi oluyor. Henüz uluslararası turistlerin akınına uğramamış bir bölge olduğundan diğer Toskana kasabalarına göre daha sakin ve daha İtalyan bir hava taşıyor. Bu bölgede de elinizi sallayınca tarihe ve doğaya çarpıyorsunuz. Mutfak ise yanında hediye geliyor. Doğası yemyeşil, tarihi köklü ve korunmuş, mutfağı da parmak yedirtecek cinsten. Daha ne ister ki insan! Şimdilik bu bölgeye sıcak havalardan kaçan İtalyanlar ve Toskana vadilerinde uzun yürüyüş, trekking yapan Almanlar gidiyor. Bahsedeceğim kale köyler Borgo San Lorenzo,  Marradi, Scarperia, Sant’Agata ve Vicchio köyleri. Yalnız keşfedilmemiş rotalar tabi ki burada bitmiyor. Bu vadide hangi noktada duraklarsanız duraklayın tarih, iyi yemek ve en önemlisi iyi kahve garanti. Yerel ürünler ile yavaş yaşamdan bir nebze tatmanız çok olası.

Günlerden bir bahar günü kendimi nihayet İstanbul -Pisa uçağında buldum! Uçakta kulak misafiri olduğum yolcular “işe bak, İstanbul’da bi yere gitmem üç saat sürüyor Pisa’ya iki saatte gelebiliyoruz” diye benim de aklımdan geçenleri seslendiriyorlardı. Tabi ki uçaktan inince Pisa’da eğlenceli turistik şamatalardan yaptım: Piazza Mirraccoli meydanına uğradım, eğik Pisa kulesini dik tutmaya çalışıyormuş gibi fotoğraf çektirdim. Bir süre güzel Arno nehri kıyılarında gezip nefis katkısız gelato’nun tadına baktım.

_DSC2754
Uçak alçalmaya başlayınca sisli vadi manzaralarını görmeye başlıyorsunuz.

_DSC2822

_DSC2864
Yağan yağmurdan Pisa kulesi yansıması fotoğraflama çabaları..
_DSC2965
Pisa Arno nehri kıyısında Geleteria de Coltelli gelatosu

Esas aklımda olan ise “Toskana doğası” idi. İnsana oturduğu yerden saatlerce izleyebileceği eşsiz bir pastoral manzara sunan doğa: Yemyeşil tarlalar, minik tepeler, terra cotta renginde çiftlik evleri ve gökyüzüne yükselen ince uzun serviler.. 2000 yıllık yaşam geçmişine sahip Toskana ovalarında, yeni doğan çocuklar için zeytin ağacı dikmek yerine rüzgar tutma ve peyzaj etkisine sahip servi ağaçları dikilirmiş. O yüzden eğer bir tepede servi ağaçları görüyorsanız onların arkasında mutlaka bir çiftlik evi vardır.

1.Gün – Borgo San Lorenzo Kasabası

Pisa’dan yaklaşık iki saat süren bol Toscana manzaralı bir araba yolculuğu sonrasında Mugello vadisinin merkezi kasabasına ulaştım. Borgo San Lorenzo, bu yeşil Toskana bölgesinin hem kalbi hem de en eski kale-köylerinden biri. Toskana vadisinde bu tarz kale köyler ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendiriliyor. Etraflarında kale duvarı  örülü olan kale-köyler küçük evlere, yeşil panjurlara, gözetleme kulelerine,  çan kulelerine, dar sokaklara ve kale kapıları geçitlerine ev sahipliği yapıyor.   Hemen hemen hepsi hala tüm ihtişamıyla dimdik ayakta. Modern yaşam  bu orta çağ köyünü koruyarak, restore ederek kurulmuş. Parklar, nehir kenarında manzaralı yürüyüş yolları, eski kent merkezinde bina ve panjurları ne renk boyanacağı gibi öğeler belediye tarafından kontrol ediliyor. Şansa bırakılmıyor. Ertesi sabah erkenden uyanıp dar sokaklarını hemen arşınlamaya başladım. Etrafta kimsecikler yok diye düşünürken meğer insanlar İtalyan usulü kahvaltıdaymış. Yani, kahve barında ayakta “un kafe” ve kruvasan ikilisi ile yapılan kahvaltı.Kahve barında kahve isterken “Eat Pray Love” Julia Roberts gibi hissetmemek elde değil :).  Kafenin hemen bitişiğindeki sokakta da haftalık pazar kurulmuş. Bizim pazarlarımızdan ayrılan yönü satılan yiyeceklerin tazeliği… Belli ki az miktarda olan gıdalar uzun yollardan gelmek yerine yakın bölgelerden getirilmiş. Akşam yemeğni de hemen kilisenin karşısında bulunan trattoriada yedim. Şef’in ilgisi inanılmazdı. Benle uzun uzun nasıl bir yemek istediğim hakkında konuştu. Meğer burada yiyeceğiniz yemeği severek yemeniz çok önemliymiş. Şefler memnuniyetiniz için inanılmaz dikkatli çalışıyor. Özenerek pişiriyor, özenerek servis yapıyor.  Sonradan öğrendiğime göre yemek yemeden evvel şefin masalara uğrayıp konuşmaları aslında buradaki yemek kültürünün neredeyse bir parçası.

_DSC3101
Borgo San Lorenzo saat kulesi

_DSC3115_DSC3124

_DSC3188
Yürüyüş rotası manzarası

_DSC3192

_DSC3210
Borgo San Lorenzo tarihi kapısı

_DSC3225_DSC3242_DSC3244_DSC3248

_DSC3250
Sabah erken saatlerde kahve barındaki kalabalık

_DSC3257

2.Gün Marradi Kasabası

Umbria’ya daha yakın olan bu kale-köy Bologna Floransa tren hattı üzerinde yer alıyor. Daha doğrusu tren buradaki ana ulaşım öğesi. İkinci önemli öğe ise bisiklet. Kıvrıla kıvrıla giden araba yolları boyunca dağ bisikleti ve yol bisikleti  sevdalıları için türlü türlü planlı yollar bulunuyor. Hemen bu köyün girişinde de Mugello vadisinin bisiklet yolları ile ilgili haritalar bulunmakta. İtalya’nın yarışa hazırlanan birikletçilerini de bu kasabada görmek mümkün. İtalyan arkadaşlarım ve ben Borgo San Lorenzo’dan yaklaşık 30 dakika süren bir tren yolculuğu sonrasında muhteşem bir 500 yıllık Toskana evinin, Palazzo Torriani’nin konuğu olduk. Müze, konukevi karışımı olan bu dört dörtlük Toskana evi restoran ve konukevi olarak hizmet veriyor. Gerçek bir Toskana hanımefendisi Anna Maria’nın köklü ailesinin özel tariflerinden Sanbu Çiçeği kızartması ve Ispanaklı, taze racotta peynirli Tortelli tatma şansına eriştik.

_DSC3267

_DSC3274
Mugello vadisinin kıvrımlı yolları İtalya’da bisikletçilerin favori rotası.
_DSC3270
Sadece bisikilete açık dağ yolları da bulunuyor. Bu rotaların çoğu kolaylık ve zorluk derecelerine göre sınıflandırılmış.

_DSC3309_DSC3320

_DSC3365
Palazzo Torriani tarihi süslemesi.

_DSC3402_DSC3422

_DSC3454
Ispanaklı Tortellini
_DSC3457
Sanbua Çiçeği kızartması. 

3. Gün Scarperia Kasabası

8 Eylül 1306’da Mugello vadisinin merkezi olması planlanan Scarperia köyü kurulur.Bu köy tarihi Bologna, Firenze yolu üzerinde kurulduğundan ve yerleşenlere toprak vaat edildiğinden kısa bir zamanda geçiş bölgesinde önemli bir yerleşim merkezi olur. Altı ayda bir Floransa’nın atadığı “vicario”lar gelir bölgede vergisini toplar sonra başka bölgelere atanırmış. Restore edilen San Barnaba kalesinin içi 1300’lü yıllardan itibaren bölgeyi yöneten valilerin armaları ile dolu. Bir zamanlar  13 kulesi olan bu kale-köy İtalyanın en güzel korunan kale köylerinden biri olarak ödüllendirilir. Scarperia’nın bir başka ünü ise el yapımı bıçakları. Bir zamanlar bu küçücük köyde 80’e yakın bıçak atölyeleri bulunurmuş ve kale-köy’ün temel geçim kaynağını oluştururmuş. Şimdilerde bu sayı rekabet edememe yüzünden beşe düşmüş. Bu bıçakçılardan biri olan Fabio’ya uğruyoruz ve kendi elleri ile yaptığı bıçaklardan bir tanesini satın alma şansına erişiyorum. Fabio bu işi zanaatkar babasından öğreniyor ve devam ettiriyor.

Sant’Agata di Scarperia köyü – O kadar küçük bir köy ki doğru düzgün bir bakkalı bile bulunmuyor. Ancak o kadar iyi korunmuş bir köy ki restore edilen kapılar, restore edilmeyen kapılar..Etrafında manzaralar görmeye değer.

_DSC3641
San Barnaba kalesinin iç duvarları Floransa tarafından atanan “Vicario”ların bıraktığı aile simgeleri ile süslenmiş.

_DSC3657_DSC3671

_DSC3675
Vicario odası. Mobilyalar 1700’lü yıllardan kalma.
_DSC3708
Vicario armaları aynı zamanda kalenin dış duvarına da işlenmiş durumda.
_DSC3726
Fabio’nun elinde tuttuğu bıçaklar bir zamanlar evlenenlerin birbirine aldığı hediyelermiş. Kendisi bıçak ustalığında 3. kuşak.
_DSC3768
askıda çamaşır fotoğraflamadan olmaz 😛

_DSC3825

_DSC3838
Scarperia parkından manzara.
_DSC3862
Sant’Agata kulesi

_DSC3867_DSC3872_DSC3875_DSC3881

 

4.Gün Vicchio Kasabasında akşam yemeği.

Toskana’nın kıvrımlı yollarında 4. günümde de akşam yemeği yemek üzere Michelin yıldızlı bir restorana Ristorante Alberto’ya gidiyoruz. Evet evet doğru duydunuz.. Orda uzakta bir yerdeki, köydeki bir restoran Michelin yıldızı alıyor ve oldukça ünlü. Hafta içi kalabalık olan bu restorana, hafta sonu rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Çiftliklerinin ve etlerin bu bölgede ünlü olması dolayısı ile yerel biftek ve etler hazırlayan bu ristorante yerel tarifleri ile  ünlü.  İnanılmaz renkli ve sempatik aşçımız Cristian Borchi bizi karşılıyor. Kendisi ile yine Toskana aşçılarına özgü hangi yemekle mutlu oluruz hakkında konuşmalar yapıyoruz. Çatıda Toskana güneşi ve güzelim manzarası karşısında büyüyen çeşit çeşit baharatı gösteriyor bize: biberiye, kekik,fesleğen benim tanıyabildiklerim.. Taze baharat kullanmayı sevdiğini söylüyor…Sonra bizzat mutfağa geçtik ve ısırgan otu ve terracota peyniri kullanılıan Mugello usulu Tortelli’mizi hazırladık. Sonrasında da yemeklerimiz konuşmalarımıza göre az az tadımlık geldi. Böyle bir yerde yemek, güzel kaliteli bir Toskana şarabı ile 30€ civarında mal oluyor.

_DSC4009_DSC4017_DSC4067

_DSC4095
Siyah truf mantarı. Toscanadan toplanan bu mantar çok nadir mantarlardan. Özel izne tabi yetkililer tarafından yılın belli döneminde yine bu bölgeden toplanıyorlar.
_DSC4096
Isırganlı, taze racotta peynirli Mugello tortelli makarnası

Via Degli Dei mini yürüyüşü

Bologna’dan Firenze’ye yaklaşık 200 km’lik bu tarihi yürüyüş yolu Toskana vadisinin neredeyse tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Genelde Almanların yürüdüğü bu rotada ben de 2 saat kadar San Piero a Sieve yakınlarında yürüme şansına eriştim. Kırmızı beyaz trek rotalarının ağaç gövdelerine işaretlendiği bu rota sahiden inanılmaz. Kuş cıvıltıları, yeşilin binbir tonu, yuvarlak tepeler, Vespa Ape’ler, çiftlik evleri ve serviler bana eşlik etti.  Bu mini yürüyüş bile bana doğanın bizim kadar hızlı olmadığını tekrar hatırlattı.

_DSC3963_DSC3905_DSC3908_DSC3977_DSC3968

Ulaşım

Toskana’nın bu bölgesine ulaşmak için Pisa veya Bologna havalimanlarını kullanabilirsiniz. Buradan da keyifle ve seyrede seyrede gitmek için en güzel yol araba kiralamak olsa da her iki şehirden Borgo San Lorenzo ve Marradi’ye trenle ulaşım oldukça kolay. Özellikle Floransa’dan kalkan bazı trenlerle Floransa -Borgo San Lorenzo mesafesi 35 dakika kadar kısa bir süre. Tüm tren saatlerini de trenitalia web sayfasından http://www.trenitalia.com/ öğrenebilirsiniz.

Konaklama

Borgo San Lorenzo merkezde 3 ve 4 yıldızlı otellerin yanı sıra bu bölgede apartman kiralama, çiftlik kiralama gibi oldukça popüler hale gelen “yavaş tatil” seçenekleri de bulunuyor.  Burada işler biraz ters işliyor. Ne kadar kırsalda ise  ücret o oranda artabiliyor. Konaklama seçenekleri için otel sitelerinden arama yapabilir yahut Mugello turizm il müdürlüğünün web sayfasına göz atabilirsiniz. http://www.mugellotoscana.it/

Palazzo Torriani’yi aşırı beğendim. Balayı rotası için kral ve kraliçeler gibi kuş sesleri arasında konaklanabilecek bir rota olduğunu düşünüyorum.

Yeme İçme

Ben İtalya’nın herhangi bir yerinde şu ana kadar yediğim şeyden memnun olmadığımı hiç hatırlamıyorum. Bu bölgedeki aşçılar ise ekstra özenli. Memnun kalıp kalmadığınızı bizzat sorarak öğrenmeye çalışıyorlar. Sadece Pizzeria, Trattoria ve Ristorante kavramlarını bilmekte fayda var. Fiyatlar konusunda bilgi veriyorlar çünkü. Pizzeria nispeten ucuz, Trattoria restoran kıvamında ama nispeten ucuz, Ristorante ise genelde birinci sınıf hizmet veren mekanlar oluyor.

Apperativo

Kuzey İtalya için önemli bir kavram olan apperativo içtiğiniz içeceğe para ödeyip yanında ikram edilen atıştırmalıkları yediğiniz öğün oluyor. Şu anda tüm İtalyaya yayılmış olan bu akımı deneyimlemeden dönmeyin derim. Hatta genelde servisli masalarda yemek yemeden daha ucuza geldiğinden güzel Toscana şarapları eşliğinde karnınızı doyurabilirsiniz.

 

İstanbul için sakura zamanı / Sakura full bloom in İstanbul

(English below)

Japonca bir kelime olan sakura Türkçe’de kiraz çiçeği olarak adlandırılıyor. Japon kültüründe kiraz çiçeğinin çok büyük önemi var. Baharın gelişini müjdeler ancak esas felsefi boyutu kıymetlidir.

Kiraz çiçeği yavaş yavaş açar, tam açtığı zaman tüm güzelliğini sergiler sonra da aniden en güzel halindeyken pembe pembe dökülüverir. Yani sakuralar tam açtıklarında kusursuz güzelliğin, hemen akabinde de ani yok oluşun, ölümün temsilcisidir..Çiçeklerin bu geçiciliği, kusursuzluğu ve narinliği kader veya karmanın dingin biçimde kabulünü de simgeler.

Japonya’nın en güzel zamanlarından biridir sakuraların açtığı zaman. Kiraz çiçeklerinin açtığı dönemler hesaplanır, nerde açtığı ile ilgili haritalar oluşturulur. Festivaller düzenlenir sakura adına, hanamiler(açan ağaçları izleme, piknik) yapmak için sakura bahçelerine, parklara akın edilir. Ortaya inanılmaz güzel pembe, sakin, dingin görüntüler çıkar.

İzlemeye doyum olmayan, doğanın  pembe ve sakin güzelliğini üzerinde toplayan bu çiçekler, Japonlar tarafından yüz yılı aşkın bir süredir farklı ülkelere götürülüp tanıtılıyor. Barış sembolü sayılarak her ülkede sakura parkları kurulması için uğraş veriliyor. İşte bu geleneğin bir yansıması da Baltalimanında yer alan Japon bahçesindeki sakuralar. Kapısı ve bekçisi olan bu bahçeye sadece gündüz girebiliyorsunuz. Ücret ödemiyorsunuz.

125 yılı aşkın Türk – Japon dostluğunu kutlamak istercesine Japon bahçesinin kiraz ağaçları İstanbul’un en güzel zamanı Erguvan ve Lale zamanı ile birlikte tüm güzelliklerini sergiliyor.

_DSC1807_DSC1756_DSC1806_DSC1804_DSC1772_DSC1799_DSC1780_DSC1791_DSC1785_DSC1763_DSC1760_DSC1770

Sakura –  the Japanese word for Cherry Blossom – has been celebrated for many centuries and holds a very prominent position in Japanese culture. It symbolizes the arrival of spring but what is more important that this is the philosophy,symbolization behind it. The cherry blossom is very slow before the bloom but the full bloom lasts for just a couple of days.

In Japan, cherry blossoms symbolize the ephemeral nature of life. The transience of the blossoms, the exquisite beauty and volatility, has often been associated with mortality and graceful and readily acceptance of destiny and karma.

The seasonal spectacle is celebrated with hanami (cherry blossom viewing, picnic) parties under the trees.

The cherry blossom beauty is carried to other cultures by the Japanese that adds another meaning to sakura: peace. Thanks to Japanese government, Istanbul has a very beatiful Japanese garden located in Baltalimanı. The Japanese garden has a doorkeeper and it is only open during day time. No enterance fee is required.

It is as if the full bloom of sakuras in the Japanese garden nowadays celebrate Turkish and Japanese peace that lasted over 125 years. Isn’t it another beauty that sakura bloom time coincide with Tulip festival and judas tree bloom?

#sakura #kirazçiçeği #japonbahçesi #baltalimanı #japanesegarden #istanbul

 

 

 

Fransız rivierası başkenti Nice, gezi ve kahve notları

“Yılda bir kez daha önce gitmediğiniz bir yere gidin” diyor Dalai Lama. Bu söylemle paralel birden ucuza bilet bulunca kendimi Cote d’Azur’un, mavi, masmavi kıyılarında buluverdim. Düşük bütçeli gezginler için uygun olmaması ile bilinen Nice beklentilerimin aksine doğal güzellikleri, mavisinin tonları, yeşilinin tonları ile güzeller güzeli bir kent. Daha uçakta Cote d’Azur havalimanı için alçalırken bile muhteşem bir manzaraya göz kırptık. En önde mavi tonlarıyla Akdeniz, hemen peşinde düzgün sıralı, palmiyeli kent, hemen bitişiğinde de yüksek karlı dağ zirveleri…Tek kelimeyle nefes kesici bir manzaraydı.

Bu kentte öyle Paris gibi kültürel ağırlıklı bir gezi yapamayabilirsiniz ama inanılmaz doğal güzellikler, bol manzaralı bir seyahat olacağının garantisini verebilirim size.

Başlı başına  Fransızlarında Akdeniz sıcaklığından etkilenebileceklerini görmek bile enteresan bir deneyim. Lükse, ihtişama, michelin yıldızlı restoranlara uzaktan göz kırparak, çok para harcamadan hayatta kalmayı başardım. Siz de özellikle ilkbahar, sonbahar gibi sezonları tercih ederseniz hem hava sıcaklığı ideal olur hem de sezon dışı olacağı için çok yüksek rakamlar harcamadan gezmiş olursunuz.

Nice, Fransız rivierasının başkenti ve Fransa’nın en büyük beşinci kenti.  Sadece Nice merkez yerine Cote d’Azur’un yıldızı parlayan Antibes, Eze köyü ve Cannes gibi rotalara da uğrama şansınız olur ise tadından yenmez bir seyahat yapmış olursunuz. Bu açıdan bakıldığında da Nice’i merkez olarak kabul edebilirsiniz.

 

NICE MERKEZDE GÖRÜLECEK YERLER

Parc de la Colline du Chateau Nice

Nice Kalesi parkı tepeden nefes kesen mavi ve yeşil manzaralar sunan kale oluyor. Buraya çıkmak için asansör veya merdiven opsiyonu var.  Ben biraz zorlu olsa da merdivenleri öneririm çünkü aşama aşama hem eski şehiri hem de masmavi muhteşem denizi izleyebiliyorsunuz. En üst kısmına çıktığınızda da muhteşem çocuk oyun parkları, eski limanı, yat limanını görebiliyorsunuz.

_DSC0695
Merdivenler

 

_DSC0709
Nice ile ilişiklendirilmiş en klasik fotoğraf karelerinden
_DSC0754
Nice Limanı

Massena Meydanı

İhtişamı ile büyüleyen bu kocaman meydan şehrin ana caddelerinin kesişim noktasında. Siyah beyaz karo taşlarının ışıltısı üstünde meydan Michalengelo’nun Davidi boyutlarında Apollon heykeline ev sahipliği yapıyor. Bunun dışında da yedi tane oturan Buddha görünümlü modern heykelleri de var meydanın.“Conversation à Nice” adı verilen bu eser 7 kıtadan insanları temsil ediyormuş, farklı yönlere dönük olan bu heykeller günümüz  toplumunun farklı kesimlerinin birbirleri ile iletişimini de temsil ediyormuş.Ben toplumlar birbiri ile konuşmak yerine birbirine küsüyor diye yorumladım 🙂 Eser Katalan sanatçı Jaume Plensa’ya ait. Meydanın bir ucunda ise dev bir ıslanma parkı var. Millet hava sıcak olmamasına rağmen su ile oynamak için buradan geçip fışkıyeli su ile çeşitli şebeklikler yapıyor. Çocuklar ise çığlıklar eşliğinde su ile oynuyorlar. Az ilersinde de başlı başına bir eser olan atlı karınca var. Her yeri özenle boyanmış, farklı faklı at, uçak gibi bölmeleri olan tamamen ahşap atlı karıncaya binmemek için zor tuttum kendimi.

_DSC0628_DSC0635

Vieux Nice (Eski Şehir)

Eski şehir, Nice kalesinin hemen yanında yer alıyor. İçi türlü türlü kafeler, patisserieler, restoranlar, chapellerle dolu… Hiç bir şey yapmayıp aylak aylak dolanmak bile oldukça keyifli bu bölgede. Dar sokakları, dışarıya açılan yeşil panjurları fotoğraf çekmek için ideal.

_DSC0799

Promenade des Anglais – Kordon

Sahilde bulunan kordonboyuna bu ad verilmiş. Cadde spor yapanlarla dolu. Koşanlar, paten kayanlar, roller blade ile kayanlar, çekçeklerle kayanlar, pompalı çekçeklerle kayanlar, gingerlarla gezenler… Hayatınızda ilk defa denk gelebileceğiniz ulaşım, yürüme, spor aletlerine bu sahilde denk gelmeniz mümkün. Sahili taşlı olduğundan çıplak ayakla yürümek için çok uygun değil. Halk plajı alanı da özel plaj alanları da var. Mavi tekli sandalyeleri ile meşhur bu kıyılarda mavi sandalyeleri veya oturma alanlarını boş bulursanız kapın derim :). Özellikle sabah saatlerinde kahve ve kruvasan kahvaltısı buralarda yapılabilinir.

_DSC1108_DSC1095

Cours Saleya

Dünya’nın en sevimli çiçek ve renkli antika pazarı Cours Saleya olabilir. Çiçek pazarı sabah erkenden kurulduğu için nispeten sakinken erken saatlerde gitmekte fayda var. Çeşit çeşit güzel kokulu sabunlar, enteresan tuzlar ve rengarenk çiçekler görebilirsiniz. Şehrin pahalılığı çiçeklere çok yansımamış bana göre. Ya da bizde çiçek fiyatları yüksek bilemedim. Antika pazarını da Pazartesi akşamüstü gezebildim. Burda da eski kitaplar, gümüş çatal bıçak takımları çok baskındı, antika dalgıç başlığı, Fransız tipi antika avizeler  bulmanız mümkün. Bu nefis görünen makaron sabunlar da bu pazardan.

_DSC1049_DSC1045_DSC0844_DSC0841_DSC0837_DSC0835

NİCE’TE KAHVE

Kahve açısından çok pahalı bulmadım Nice’i çünkü ortalama espresso fiyatı 1.8 € civarındaydı.Fransız bistro tarzı cafe ve İtalyan tarzı karışımı ağırlıklı mekanlar genelde erken açılmadığından sabah kahvesi için en iyi seçenek patisserieler oluyor. Sabah erken saatlerde kahve + kruvasan kahvaltısı yapmak için idealler.  Bu gibi mekanların tek kusuru kahveyi genelde porselen yerine kağıt tek kullanımlık bardakta servis etmeleri. Zaten kruvasan veya makaronunuz da benzer şekilde peçete ile servis ediliyor.

_DSC0847
Pariste de hizmet veren La Flore burda da Parisien stili sevenlerin gözdesi. Güneşe doğru keyifle rose şarap, kahve, bira içmek için ideal 🙂
_DSC1113
Medecin Avenue üzerindeki Brioche Doree sabah işe gidenlerin uğrayıp kahve kruvasan eşliğinde gazete okudukları mekan.
_DSC1083
Eski şehirde bol bol bu tarz pastaneler görebilirsiniz.
_DSC1042
Vitrindeki çikolataları ve paskalya yumurtları inanılmaz çekici olan Maison Auer Nice’in en eskilerinden biri. Vitrinde 1800’ler gibi bir tarih gördüm.
_DSC1034
Eski şehirde sabah erken saatlerde açık bir patisserie cafe.

NİCE MERKEZİNE, MERKEZİNDE ULAŞIM

Havalimanından şehre ulaşmak için iki otobüs hattı var. 98 ile şehir merkezine, 99 ile tren garı civarına ulaşabiliyorsunuz. Ücreti 6 €. Bu bölgede Porsche jip taksi bile gördüğümden taksicileri bizimkiler gibi dolanma yöntemine gidebiliyor. Taksi ile şehir merkezine ulaşmak isterseniz ücreti 30€’u aşmamalı normalde.Otobüsler için se duraklarda bilgiler mevcut ve 1 -1.5€ gibi ücretleri var. Ödemeyi de doğrudan şoföre yapabiliyorsunuz.  Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise sık sık trenler ve otobüslerin greve gitmesi. Genelde 24 saat öncesinden grevle ilgili bilgi veriliyor.

DİĞER BİLGİLER

*Bu bölgede Fransızca bilmezsen iletişim kuramazsın gibi bir durum yok. İnsanlar, özellikle kadınlar çok yardımsever ve sorduğunuz sorulara İngilizce cevap veriyorlar.

*Özellikle tren garı, otobüsle ulaşım gibi konularda çok az bilgi var dolayısıyla herkesin birbirine sormaya çalışması gibi bir karmaşa oluşuyor. Özellikle tren bileti satan otomatların kullanışsızlığı dillere destan. Bir zamanlar sadece bozuk para ile çalışan bu otomatlarda nihayet kredi kartına geçilmiş ama özellikle yabancılar otomatlarla bir süre oynadıktan sonra içeride bilet satılan yerde biletlerini almayı tercih ediyor.

*Silahlı, çelik yelekli askerler özellikle tren garı, meydan ve sahilde sürekli tur atıyorlar.

*Gece dışarıya çıkmayı çok tercih etmedim. Kapkaçları ve suç oranı pek düşük bir şehir değil. Biz İstanbul’dan idmanlıyız diyebilirsiniz ama buradakiler daha bir suça eğilimli junkie tarzı tipler. Dikkatli olmakta fayda var.

 

 

 

 

İlk kez gideceklere Berlin gezmesi / Suggested Berlin itinerary for first-timers

Please scroll down for English version.

Berlin kendi sakinleri için (insan veya evcil hayvanlar da dahil) baştan sona kusursuz tasarlanmış bir kent. Birkaç günlüğüne gezmeye gidenler de burdaki akışa dahil oluyor gibi görünüyor.  Açıkçası  ben de az önce ilk Berlin seyahatinden dönmüş biri olarak hala karar verebilmiş değilim. Bu şehri sevdim mi sevemedim mi?

Örneğin kültür ve tarih gezginisinizdir. Floransa gibi bir kente adım attığınızda her sokak, her bina tarih kokar hemen aşırı seversiniz. Buna benzer bir muhteşemlik ve başyapıt hissiyatını Berlin için hissedemezsiniz çünkü Berlin’de tarih, mimari ve kültür savaşlardan ağır yaralar almıştır. Manhattan gibi modern şehirleşmeye hayransınızdır. O zaman burada Potsdam platz gibi bir modern Amerika meydanı hemen yanında da Tiergarten gibi dev bir park bulunuyor. Bu açıdan modern bir kent görünümü de var ama iç kısımlara doğru yürüdüğünüzde Avrupai cadde ve binaları da görüyorsunuz. Dolayısıyla kafanızda tam olarak o tarz bir modern kent imajı da çizmiyor. Yani kısaca Berlin önceden kafalarda oluşan hiç bir imaja uymuyor.

20160212_105407

Biraz medeniyet öveyim

Sokakların medeniyet koktuğu kesindir. Düzen timsali bir kenttir. İnanılmaz düzenli, sistematik ve dakik bir toplu taşıma ağı ile örülüdür. Belirtilen dakikada gelmeyen tren, tramvay veya metroya denk gelmedim. Burda emlakçıların metroya 5 dakika diye belirtmelerine gerek yoktur çünkü ortalama olarak her hanenin metroya uzaklığı muhtemelen 5 dakika yürüyüşten azdır. Bir diğer değişle toplu taşımaya veya yola yakınlık pazarlama aracı değil. Normal, şehirlerde var olması gereken bir olgu. Sadece toplu taşıma değil aynı zamanda bisiklet yolları da inanılmaz düzenli ve kullanışlı. Bisiklet tercih edilen en önemli ulaşım araçlarından biri.

İlk gün  aaa ne güzel caddenin sonunu görebiliyorum yürürüm ki ben burayı dedim ve cadde sonuna kadar  5 km’den fazla yürüdüğümü, ulaşmaya çabaladığım hedefin çeyreğine bile gelemediğimi farkedince  şehrin yürüyerek keşfetmeye pek uygun olmadığını idrak ettim. Günlük toplu taşıma kartı almak oldukça mantıklı. Biletinizi aldıktan sonra makinelere okutarak toplu taşımaya biniyorsunuz. Burada yapılan kontroller oldukça ani ve sıradan yolcu kılığındaki görevliler tarafından yapılıyor. Nasılsa bedava binerim yakalanmam tribine girmeye kesinlikle değmez. 5 gün boyunca ben iki kez kontrole denk geldim.

Şehrin tek bir merkezi bulunmadığından ilk başta çok karmaşıkmış gibi görünüyor ama ilk günün sonunda  az çok alışmaya başlıyorsunuz.  Alexander Platzt, Parisien Platzt, Potsdamer Platzt vb. Gez gez bitecek gibi de değil zaten. Ama ilk gidişte biraz turist gibi davranmalı ve şehrin en önemli en bilindik noktalarını görmeli diye düşünüyorum. O sebeple şöyle basitçe bir 3 günde Berlinde görülebilecek yerler:

20160210_110806

  1. Gün Potzdamer Platz yönünden giderseniz, 

Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtından başlayabilirsiniz.  Tasarımcının betonun “Kafa karıştırıcı ve rahatsız edici”  özelliklerini kullanarak  inşa ettiği Hallacoast Memorial, İkinci Dünya Savaşı’nın utanç anıtıdır.  2711 isimsiz mezar niteliğinde bloklardan oluşan bu bölge şöyle sessizce birkaç zaman düşünmek ve yürümek için birebir bir ziyaret noktası. Hemen ilerisinde Brandenburg Kapısı yer alıyor.Savaşlardan ağır yaralar almış bu anıt Berlin’in birleşme simgesidir. Bir zamanlar ihmal edilmiş, itilmiş kakılmış bir kapı iken şimdi özenle bakılmakta. Yine hemen ilerisinde Parlamento Binasını (Reichstag) görebilirsiniz.Bu bina 1894’ten beri Alman meclisi. Burdan itibaren benim bu şehirdeki en beğendiğim nokta olan Tiergarten‘ın içinden yürüyüş öneririm. Şehrin tam olarak göbeğinde yer alan bu park  günlük spor aktivitelerini yapanlar, yürüyen yaşlılar, zıplayan kalın tüylü sincaplar, kardelenlerle dolu.. Üstelik bu park içinden yürüyerek bir diğer görülmesi gereken zafer anıtına Siegessäule ulaşıyorsunuz. Bu anıtın üstüne çıkabilir ve isterseniz şehrin panoramasını görebilirsiniz.

20160212_113523

20160212_115034

2.Gün müze turları yapmak isteyenler için

Şehirdeki  en sevdiğim açık hava müzesi East Side Gallery , bir zamanlar şehri ikiye ayıran Berlin Duvarı’nın 1.3 kilometre uzunluğunda avant-garde murallarla sanata dönüştürülmüş halidir. Dünya’nın en uzun süredir devam eden galerisi olup dünya çapında 24 farklı ülkeden 118 sanatçı tarafından özgürlük mesajları duvara işlenmiş. O kadar güzel anlatımlar var ki insan “hayret ediyor” :). Bunların arasında en ünlüleri  “the kiss” olarak adlandırılan Doğu Almanya lideri Erich Honecker ve Sovyet mevkidaşı Leonid Brezhnev’ın öpüşme muralı ve Berlin duvarını yıkıp geçen Sovyet simgesi araba Trabant’ın kullanıldığı murallardır.  Normalde önü açık olan bu galeri artık önüne yerleştirilen uzun bir çit ile vandallardan ve üstlerinde grafitti yapmaya çalışanlardan korunmaya çalışılıyor.

20160210_160112(0)

Müzeler adası (Museumsinsel) 5 müzeden oluşan, Spree nehir kenarında yer alıp Unesco dünya mirası listesinde yer alan bu adacıkta ben sadece  Pergamonmuseum (Bergama Müzesi)ni ziyaret etmeyi tercih ettim. Ortadoğu, Suriye, Türkiye’den Bergama ve Milet’ten getirilen çeşitli çok kıymetli eserlerin yer aldığı müze beni hissiyattan hissiyata sürükledi. Zira tam emin olamadım. Orada olup korunduklarına emin olduğum için sevinmeli miyim? Yoksa bu topraklardan gittikleri için üzülmeli miyim? Bu eserlerden bazıları Abdülhamit tarafından hediye edilmiş. Ancak bunların karşılıksız değil de demiryolu karşılığında hediye edildiği de söylenmekte. Gerçek nedir bilemiyorum. Ama var olan gerçek şu ki bizim arkeologlarımız işsiz geziyor, hazinelerimizin kıymeti bilinmiyor, yeterince korunamıyor iken Bergama müzesinde şu anda bu eserler güvende. Özellikle  Suriye topraklarında değil de şu anda orada olma şansına sahip ve korunan eserler  mevcut.

DDR Müzesi, Spree nehrinin kenarında yer alan ve Doğu Almanya’da Sovyet dönemi yaşamını konu alan müze aslında oldukça güzel bir mantıkla müze haline getirilmiş. Ancak bakınız Doğu Almanya’da nasıl özgürlük yoktu, zor şartlarda yaşıyorlardı vb. gibi tek taraflı olmasaydı daha da çok sevecektim bu müzeyi.

 

3. gün Berlinde biraz meydan göreyim diyenler için

Alexanderplatz şehrin çeşitli sokaklarından görünen ve aynı zamanda restoran olarak hizmet veren büyük bir kulenin  merkezinde bulunduğu alışveriş ve yaşam alanı.  En kalabalık meydanlardan biri ve etrafında dev alışveriş mağazaları bulunuyor.

Gendarmenkart Meydanı Alman Katedrali, Fransız Katedrali ve Tiyatro Konser Binası gibi  üç önemli yapıyı barındırıyor

 

Schloss Charlottenburg Sarayı ve Bahçesi,  Berlin’in en büyük sarayı. Bakımlı  bahçesinde Berlinliler yine sporlarını yapıyor, çocuklarını gezdiriyor.

Checkpoint Charlie kapısı: Doğu Berlin – Batı Berlin geçiş noktalarından biri. Burada Doğu almanya’dan Batı Almanya’ya kaçak olarak araba bagajı bölmelerinde geçiş yapmak isteyenler, tırmanmaya çalışanlar gibi kaçma hikayelerine yer verilmiş. Geçiş noktası orjinaline sadık olarak yenilenmiş ve orada görevli son Amerikan askerinin de kocaman fotoğrafı asılmış. Özellikle genç turistler Amerikan bayrakları ve asker kıyafetli Almanlarla 2 € karşılığında fotoğraf çektiriyor. Ben hemen karşısında yer alan Einstein cafede cam kenarına oturarak bir süre onları izledim.

 

Traveling to  Berlin for the first time is hmm well a start of  “complicated” relationship. You’ll soon start to feel undefined feelings for the city. Now that I am back from my first trip to Berlin I ask the question to myself.  Do I like it or not? I still do not know. What I know is that it is craftly and very well designed for it’s inhabitants whether they are humans or pets.  

20160212_105407

What do I mean? For example you are a culture and history traveler. As soon as you step into a city like Florance every building, every street takes you back to the flourishment of Renaissance and you like the city asap. You will not have this type of senseation in Berlin because the architecture and culture suffered a lot through the ongoing wars .Let’s say you adore modern cities as Manhattan. Then you’ll find a small American style part as Potsdam platzt and a very big garden as Tiergarten nearby. It has a sense of it but when you walk amid the inner streets you find yourself in European streets and buildings. Consequently you can not say that Berlin is a modern and tall city in this sense either. In short Berlin does not fit any presumption .

Let me praise Berlin order and civilization

But it is obvious that the city is  a top civilization niche. It is a symbol of order as well. The public  transportation is very well built. People do not have to have long walks before reaching a public transportation. Bicycle is a common transportation method and the bike roads are very well prepared and designed. 

The first day I thought I am seeing the end of the street so I can walk it. But than realized that the street was longer than 5 km and I couldn’t reach even 1/3 of my target. So discovering the city on foot may not be one of the best ideas at all. And Berlin does not have one main square, as it is the case in most European cities. It has several squares  and  most of them are really big ones. So I bought daily  ticket  for public transportation for 7 € . Don’t even think of getting on without a ticket.  The  ticket controls are made undercover, unlike most other European cities too. I have had my tickets twice controlled during 5 day of my  public transportation use. So it does not worth taking the risk of getting on without a ticket.  

You may feel that the city is a little complicated because it does not have one center but at the end of the firt day you immediately adjust to the fast pace of the city.  Alexander Platzt, Parisien Platzt, Potsdamer Platzt etc.  It is really hard to see the whole of the city in a couple of days but I think during the first visit one traveler should be a part time tourist and see the top picks of Berlin.  

  1. Day itinerary suggestions if you go from  Potzdamer Platzt direction 

You may start by seeing the Hallacaust Memorial  of WW II where the designer  used the puzzling and confusing effects of blocks and cement. The memorial consist of 2711 unnamed cemetery blocks. It is good to walk amid them and walk in the victims shoes for a brief moment, feel the pain. If you walk a little bit further you ‘ll see the giant  Brandenburg Gate, the symbol of unity of Berlin which suffered a lot through wars.  Nowadays the gate stands with all its glory. Again a little it further ahead you will see the   Parliment  Building (Reichstag). This building serves as the German Parlliment since 1894.  From here you can go to one of my most favourite spots in the city,  Tiergarten. You may have a very pleasent walk till another must see victory memorial of Siegessäule.  When you walk through the park it is very usual to see squarells jumping around, people who do their jogging and many snowdrop flowers  . If you like you may have a panaromic view of Berlin from the top of the victory memorial.  

20160210_110806

2.Day for those wishing to have museum tours 

One of my best favourite spots in Berlin is the open air gallery  East Side Gallery. The gallery  is on Berlin wall that once used to seperate the city and has a 1.3 km length full of avant-garde murals. The gallery is among one of the longest open air galleries of the world and 118 artists from 24 countries depicted their message of freedom to the wall. It is really astonishing to see so many different views. One of the best known one is called “the kiss” depicting East Germany leader Erich Honecker kissing Soviet Leader  Leonid Brezhnev. My other favourite one is the Soviet regime symbolizing car Tarbant’s wall breaking scene. Normally all these murals were totally unprotected but due to increased vandalism and grafittis made on them, they are protected by a fence at the front nowadays.

20160210_160112(0)

Museum Island (Museumsinsel)  consist of 5 museums next to the Spree river and later on became part of  Unesco World Heritage list. I only visited  Pergamon museum . This museum is literally full of artifacts brought from Middle East, Turkey (Pergamon and Milet)  and Syria. I coming to visit from Turkey, had several feelings here because I couldn’t decide whether it was good for Germany to have them or not. Most of them were taken away from their excavation area to Germany after the beginning of 20 C. I am happy to see that the artifacts are really well protected and taken care of. But I am sad as well because the Zeus Altar or Millet Market Gate could very well be in their original locations.   Some of these artifacts were given to Germany as presents form Ottoman Sultan Abdülhamit in exchange for railway building. I do not know for sure if the claim is right. 

DDR Museum, this museum depicts the life of East Germany and how it remained far away from freedom. It is nice to see that type of living in a museum but I wish the museum was less sided.

3. day for those that want to see squares of Berlin 

Alexanderplatz surrounds a tall tower that is in the center and serves as a restaurant as well. The square itself is full of shopping centers. It is one of the most crowded square and is the center of public transportation connection. 

Gendarmenkart Square three important buildings are here, German Cathedral, French Cathedral and Theater Building .

Schloss Charlottenburg Palace and Garden,  the biggest palace of Berlin. In the well designed garden of the palace the Berliners do their morning jogging and enjoy the rare sun.  

Checkpoint Charlie gate: It is one of the gates that used to be a checking point between East Berlin – West Berlin. You may find the several stories of escapes from East Germany to the West in the car baggages, those who attepmtet to climb the wall.. The check point is designed according to it’s original and the last American Solider has a giant picture on top. Specifically young tourists love the scene and they take photos of themselves with American flags and American Soldier costumed Germans in exchange for 2€.  

Karllara layık Banyolarıyla Karlovy Vary, Çek Cumhuriyeti,

Eski adıyla Karlsbad yeni adıyla Karlovy Vary, Prag’a yakın mesafede pastel renkli kaplıca ve senatoryum otelleri ile ünlü şipşirin bir yer. Bir ana cadde, lüks oteller, teleferik yolculuğu, ünlü likörleri Bacherovka tadımından oluşan bir arınma yolculuğu alır mıydınız? Sanki birileri pastel boyaları eline almış tüm binaları çizgi filmden fırlamışçasına Hansel ve Gretel’in yemesi için hazırlamış gibi bir kasaba burası.

Geçmişte adı Karlsbad yani karl banyosu olan bu mini şehir pek çok ünlüye ev sahipliği yapmış, halen de ev sahipliği yapmaya devam ediyor . Karl Marx, Hitler, Mozart, Deli Petro, Puşkin, Beethoven ve Atatürk’ün aralarında bulunduğu bu ünlüler burada şifa aramışlardır.Şimdilerde de Ajda Pekkan’ın bol bol gittiği rivayet edilmekte.

20151109_125728

Devamı için: https://tr.gezi.com/blog/karllara-layik-banyolariyla-karlovy-vary-cek-cumhuriyeti-725/

 

Venedik için Ekonomik Seyahat Tüyoları / Venice for Budget Travelers

Venedik gibi pahalı olan bir şehri bile gezmek için sandığınız kadar çok para ayırmanız gerekmez. Venedik seyahat planlarından çıkarılamayacak kadar güzel, ihtişamlı her yeri ayrı tarih kokan bir kent. Kanalları, gondolları, karnavalları, dar sokakları, maskeleri, pelerinleri, küçük zanaatkar dükkanları, o dar sokaklardan çıkılan grande piazzalar, San Marco meydanı, Dükalar Sarayı, Burano ve Murano gibi cennet adaları ve daha nice sayılamayacak güzellikleri barındırıyor.

1/Uçak bileti, tren veya otobüs (ulaşım metodunuz neyse) ayarladıktan sonra

2/Önceden planlama ve biraz dikkat ederek bütçenizi denkleştirmeniz mümkün.

Ekonomik seyahat için bir iki bilgiyi şu yazımda bulabilirsiniz:  https://tr.gezi.com/blog/ruya-kent-venedik-icin-ekonomik-seyahat-rehberi-719/

You don’t need to spend a lot of money even in a city as expensive as Venice!

1/After arranging a budget flight, train or bus

2/Planning ahead and a little care will contribute a lot to a budget travel.

Imagine a city full of canals, splendor and history… Gondols, narrow streets, masks, pelerines, festivals, carnivales, small artisan shops, grande piazzas after narrow streets, San Marco square and cathedral, Palazzo Ducale, Burano and Murano islands and many more beauties are within. Everything that a traveler wants to see are packed in Venice. So why should we omit the city just because it is one of the most expensive cities? Budget travelers can as well enjoy the city. Just hit the road and your adventure will begin.

You can read some of the budget traveling tips to Venice from here:

https://gezi.com/blog/dream-city-venice-budget-travel-mini-guide-719/

Bonus Youtube Venice Carnivale Video:

8514223275_f08662f1bf_z

Image credit: Kenneth Garcia

 

Santa Margherita Ligure’den Portofino’ya 5 km manzaralı yürüyüş…

La Spezia Akdeniz kıyıları o kadar güzel ki insan nereye baksa bir manzara, bir ihtişam, bir tasarım ve tabi ki gelato (İtalyan dondurması) görüyor. Buraların en bilinen kasabası kuşkusuz minicik Portofino. Buğulu sesi ile Portofino’nun ününe ün katan sevgili Dalida bu minik kasabayı o kadar ünlü etti ki geleni gideni hiç bitmiyor.

Portofino’ya gitmek için İtalya, Genoa’ya (Conova) uçtuktan sonra ulaşmanız oldukça kolay. Genoa Brignole tren istasyonundan San Margherita Ligure durağına, oradan da bir otobüsle Portofino’ya ulaşabilirsiniz. Karadan gitmek manzaranızı kesinlikle azaltmıyor. İtalyan sahil kasabalarını geçe geçe yolculuk ediyorsunuz. Otobüs yolculuğu ise biraz Metrobüsün mini versiyonu gibi 🙂 Saatleri seyrek ve otobüsün kendisi oldukça küçük. Bizim tercihimiz giderken bu mini otobüsü kullanmamak yerine sahil boyunca yürüyerek Portofino’ya ulaşmak oldu. Yürümek iyi bir tercihti çünkü yol boyunca manzaranın ardı arkası kesilmedi ve Santa Margherita Ligure’nin içini de görme şansına eriştik.

Screenshot_2015-12-21-12-59-14

Ancak yolun 5 km olduğunu, bir çok burnu sahilden ve bazen yolun kenarından kat ettiğinizi, bazı burunların bolca rüzgar aldığını da belirtmeliyim. Bu yürüyüş parkuru aynı zamanda o bölgenin spor parkuruydu. Dolayısıyla bol bol koşan fit İtalyan erkek ve kadınlara denk geldik. Koşarken de çok şıklar!

San Margharita Liguere’nin de içini gezme şansınız olduğundan bu güzel kasabaya da vakit ayırmış olduk. Tabi “gelato” İtalyan dondurması seviyorsanız biraz riskli çünkü her dondurmacıda durup bir dondurma yemek istiyorsunuz. Hakikaten capuccinolusu, limonlusu her biri ayrı güzel, ayrı lezzetler. Paramızı bol bol dondurmaya harcadıktan sonra İtalyan plajlarına ve plaj kabinlerinin bile tasarımlı olmasına hayran olmamak elde değil. Santa Margharita Liguere oteller ve plajlar bölgesi. Birbirinden şık oteller plajlar yan yana..

Nihayet son burnu da pembe ve koyu kırmızı zakkumların ardında manzara eşliğinde geçtikten sonra Portofino tabelası önüne geldik.Şık koşucuların yerini şık kahve içen insanlar yer almaya başladı. Tabi ayakta espressolarını yudumluyorlar. Şans eseri hemen Portofino meydanını buluverdik. Aslında çok ta şans sayılmaz zira kasaba bir tane cadde ve dar ara sokaklardan oluşan küçük mü küçük bir yer. Oradayken denk geldiğimiz düğünü seyre dalıyoruz. Kiliseden yeni çıkmış genç çift’in kafalarına buğday ve şeker atılıyor. Güle eğlene Portofino’nun arnavut kaldırımlı minik sahil meydanından geçiyorlar. Bilmiyorum tekrar yazmama gerek var mı ama herkes yine çok şık. Davetlilerin şıklığı neredeyse damat ve gelinin şıklığını aşıyor. Hep baraber kutlama yapacakları yere doğru şen kahkahalar atarak ilerliyorlar.

Meydanda pizza yeme ve İtalyanların meşhur Toscana ev şaraplarını tatma şansına da eriştik. Fiyatların genele kıyasla o kadar da pahalı olmadığını düşünüyorum. Özellikle şarap ciddi anlamda su içmekten daha ucuz.

Portofino meydanın arka sokaklarında küçük küçük hediyelik eşya dükkanları, limon satan tezgahlar ve ayakta kahve satan dükkanlar bulabilirsiniz. Abartmakta bir sakınca görmüyorum ama neredeyse 200-500 adımda kasabayı gezmeniz mümkün. Yeşil panjurlu dışa doğru açılan tahta kepenkler, alçak katlı rengarenk boyanmış evler, çamaşır ipine güneşe karşı asılmış çamaşırlar… Ve pek tabi ki bağırarak konuşan, aynı zamanda konuşup birbirini anlayan İtalyanlara burda da denk gelebilirsiniz.

4030841247_caa237af28_z

Dönüşte tren istasyonuna giden mini otobüsün kalktığı noktayı da bulmanız zor olmayacaktır. Bu otobüs halk otobüsü gibi bir otobüs aslında. Bekleyenler oldukça kalabalıktı. Biz de İtalyan hanımefendilere yer vererek , dönüşte de ayakta manzaranın seyrine daldık.

 

Görsel

100 kuleli büyülü kent, Prag

Çok sevdiğim, tekrar tekrar izlediğim Amadeus filminin Prag’ta çekilmiş olması bile gitmeden evvel Prag hakkında iyi hisler beslemem için yeterli bir sebep. Gittikten sonra ise görünenden daha mistik, beklediğimden daha bir ortaçağ kenti çıktı karşıma.  Baltık ve bavyera ülkelerinin karışımı… Yüksek ve kırmızı çatılar, kapalı havanın renklerini açacak rengarenk evler, yuvarlak kemerli dar sokaklar, sayısız geçitler, pasajlar, gotik dönem kalıntıları, kuleler.. Hele hele eski şehirde yürüyerek kaybolmak köprülerden öteki tarafa geçmek. Köprü üstlerinde akan yaşamı izlemek.  Sokak sanatçıları, ressamlar.. Soğuk ülkelerin içinde böylesine dolu dolu yaşam akan bir kent Noel dönemi hariç kolay kolay bulunmayan bir nimet.

20151110_095727
Prag’ın en turistik meydanında kameralar saat kulesinin her saat başı olan kukla gösterisini kaydediyor.

20151107_084750

20151107_155933
Prag pazarı
20151110_100111
Bohemian bards grubu meydanda canlı müzik yapıyor.Yazının en altında bir video paylaşıyorum. Eğlence garantililer 🙂
20151110_095542
Saat kulesi önünde poz veren Çinli yeni evliler.

Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında

Hele o parklar yok mu. Taş binaların arasında  intizamlı çift çizgi şeklinde ilerleyen ağaç sıraları..Altlarında yer alan dizi dizi banklar.. İnanılmaz özgün bir hava katıyor. Dökülen sarı,turuncu, kırmızı yapraklar manzarasına bir de Vlatav nehri görüntünüz varsa değmeyin keyfe.. Nehrin üstünde dinginlikle ilerleyen ördek ve kuğu sürüleri de sonbahar yaprakları gibi ayrı huzur kaynağı. Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında. Bu duyguyu Istanbul gibi bir yerde hissedemediğimizden  Prag bir üstgömlek gibi geliyor. Yoğun olarak Türkiyeliler tarafından da ziyaret ediliyor zaten.

20151107_085352

20151110_10350020151107_13061620151107_114814

20151107_121720
Bu güzeli sonbahar yapraklarının arasında #fromwhereistand yapmadım demem 🙂

20151107_12005120151107_115852

Hani burda gerçekten gitmeden evvel bence tarif almak yerine önce mümkünse mal mal bakmak, gezmek, uzun yürüyüşlere ve arnavut kaldırımlarına hazırlıklı olmak (topuklu ayakkabı ağlatabilir) sonra da aaa bugün gördüğüm yer meğer Prag kalesiymiş, Karl köprüsüymüş, Vlatav Nehriymiş, Kafka eviymiş, şuymuş buymuş demek daha güzel gibi. Sanki daha önceden keşfedilmemiş de siz keşfediyormuşsunuz hissi verir :). Prag kentini sizin  keşfedeceğinizi düşünerek ben sadece bir iki pratik bilgi paylaşmak istiyorum.

Havaalanından kent merkezi (Staroměstská), Vaclav meydanı aşağısı (Můstek) ulaşımı

Havaalanı inişinizde (büyük ihtimal terminal 1 olacak) çıkışta sağ tarafta 119 nolu hat otobüsünün yer aldığı durağa doğru yönelin. Burada kredi kartı ile de bilet satınalma işlemi yapabiliyorsunuz.  Bileti alıp otobüse bindikten sonra son durak olan Dejvická’da inip metroya ücretsiz aktarma yapıyorsunuz. Kırmızı hat genelde Staroměstská ve Můstek gibi en yoğun duraklara hizmet ettiğinden biz genelde bu hattı kullandık.

Tradelnik meselesi

Eski şehir civarında gezinirken mini büfe gibi yerlerde karşılaşacağınız geleneksel tatlıları tradelnik bir iki gün sonra alışkanlık yapabilir aman dikkat. İlk başta çok cazibesi yokmuş gibi gelir, ay bu ne böyle tadı tatsız tuzsuz bişey dersiniz, ama bir iki tane yedikten sonra bir bakarsınız soğuk havada iyi gitmektedir, sevmeye başlarsınız. Her yerin tradelnik yapım şekli birbirinden farklı. Sadeli ve Nutella’lı en yaygın olarak satılanlarından. Benim en hoşuma giden Tradelnik Karl köprüsünün Prag kalesi ayağı altında bulunan Tradelnikçi oldu. Hem de oturarak Karl köprüsündeki hareketliliği izleme şansınız oluyor.

ATM ve Para Bozdurma mevzuları

Bu konu, gitmeden evvel ekşisözlükte “Prag” başlığında bol bol okuduğum yahu amma da abartmışlar dediğim bir mevzuydu. Çaktırmadan bizim de başımıza gelince insan elinde olmadan sinirleniyormuş sahiden. Havaalanından bir kısım naktimiz olmadan yola çıkmayalım dedik ve yaşasın atm bulduk deyip atm’den nakit çektik. Meğer atm bir döviz bürosunun atmsiymiş ve haftasonu olduğundan bizden ekstra komisyon almış.  Para bozdurma konusunda önerimiz şehir merkezinden adı sanı belli bir bankadan hafta içi para çekmeniz olacak. En az kazıklanacağınız yöntem bu olur. Adım başı döviz büroları ise Nepalde elinde kerpeten tutan, arkasına da kocaman diş resmi asan, kapısı bile olmayan dişçilere benzediğinden hiç mi hiç güven vermiyorlardı. Yanalarına bile yaklaşmadık.

Cam tasarımı ve Pazarlık mevzuları

Buradaki cam tasarımlarına hayran olmamak elde değil. Aynı paralellikte ürünler ve tasarımlar var tabii ama birbirinden çok özgün şeyler de var cam tasarım dükkanlarında. Yahut başka bir deyişle benim Türkiye’de gördüğüm cam ustaları hep üfleme cam ustalığı çalıştıklarından farklı cam işçiliği görmek çok hoşuma gitti. Hele hele cam kedi heykelleri bir harika. Bu kent Arap pazarlığından nasibini almış gibi. Fiyatını sorduğunuzda bile indirim yapabilirm gibi yaklaşımla karşılaşıyorsunuz. Ama çoğu oldukça dürüst satıcı. Sattıkları ürünlerin iyisini ve kötüsünü söylemekten geri kalmıyorlar. Güveninizi kazanıp size satıyorlar kısaca 🙂 Zaten alışık olduğumuz pazarlığı burada da yapabiliriz.

Kuklalar

Camdan sonra tahta işçiliklerinin de inanılmaz olduğunu kabul etmekte fayda var. Her türlü ince detay düşünülüyor kukla yapımında. Eski şehirde mutlaka denk geleceğiniz bir kukla dükkanının içine girip her bir kuklayı tek tek incelemek isteyeceğinizin garantisini veririm.

20151106_173739

20151106_173700

Bergen’de 24 Saat, Norveç / 24 Hours in Bergen, Norway

ana-resim-bergengeziNorveç’in fiyord kenarına kurulan tarihi Bergen kenti 24 saatte benim de gönlümde taht kurdu. Norveç planları yapmaya başlayınca eğer internete veya arkadaşlarınıza danışırsanız genelde “Aa Norveç’e mi gidiyorsun, mutlaka Bergen’e uğra, en güzel kenti orası” diyenleri duyacaksınız. Hatta ve hatta arabesk kraliçemiz Bergen’in sahne ismini bu kentten aldığı iddia edilmekte. Burayı fotoğraflardan veya bizzat görenler Bergen’in dizi dizi rengarenk dik çatılı evlerine ve kentin nizamına aşık olur. Bu kent genelde görenlerin hayallerini süsler hatta bazılarının sahne ismine ilham verir. Oslo yönünden trenle fiyordların arasında bol yeşilli, buzul mavili ve Nordik ev manzaraları eşliğinde Bergen’e ulaştım.

Yazının tamamı için tık tık:https://gezi.com/tr/blog/639/bergende-24-saat-norvec/

Processed with VSCOcam

Bergen city, founded on the shores of fjord in Norway is there to make you fall in love with the city. Just happened to me as well. If you start to make plans to go to Norway and make a search in Google or just ask your friends the conversation will go like this. You’ll go to Bergen, you should go to Bergen! It’s adorable. You should go to Bergen first. you’ll fall in love with the city. Bergen is the best city of Norway etc.. I planned my way to go there after Oslo and after Norway in a nut shell tour of Sögnefjorden. On the train journey the scenery of fjords, calm water, Nordic houses and green forests were spectacular.

Please click to continue:https://gezi.com/en/blog/639/24-hours-in-bergen-norway/

 

İzlanda’nın hükmedilemez güzellikteki doğası

Doğada pazartesi yoktur. Zaman kavramı ve doğanın hükmedilemez niteliği ile ilgili düşüncelere dalmak istediğinizde nefes kesen ve zamanı bir anlığına durdurmaya haiz iki video paylaşmak istiyorum.  İlki Suttgart Media Üniversitesi’nden iki film yapımcısının 14 gün boyunca çektikleri 4K çözünürlüğe sahip bir  İzlanda filmi.  Filmin adı olan Eylanda İzlanda’lı Stephan G. Stephansson’ın en ünlü şiirinden geliyor; “Fjarst í eilífðarútsæ vakir eylenda þín” (Sonsuz uzaklıktaki denizde, adan uyanıyor) Kaynak: Nordik Simit

İkincisi ise bizi İzlanda’ya gitme ile ilgili hayallere ve planlara itecek nitelikte  güzel bir video. Fotoğrafçı Elia Locardi günümüzün meşhur uçan oyuncaklarından drone ile çekmiş bu görüntüleri.

Bol bol içimiz geçti ve zaman algısının ötesine geçebildiysek işimize dönme vakti 🙂 İyi haftalar.

9997912316_2cbc4d2dd2_k
Fotoğraf: Moyan Brenn