La Marzocco Fabrika Turu

İtalya’nun kuzeyinde sokaklar bile mis gibi kahve kokarken elde olmadan overdose kafein tüketiyorsunuz. Espresso için başlı başına yapılabilecek ayrı bir seyahatten bahsetmek istiyorum bu sefer. Özellikle baristalar ve kahve ile ilgilenenlerin bu seyahatten çeşitli bilgilerle dönmesi garanti!

_DSC3577
Fabrika balkonundan manzara!

Floransa’ya trenle 30 dakika uzaklıkta bulunan dünyanın en iyi kahve makineleri üreticisi La Marzocco’da  fabrika turu  yaklaşık 90 dakika sürüyor. Tura özellikle baristalar ve bloggerlar ilgi gösteriyor. Benim katıldığım esnada 3-4 blogger, Amerikalı baristalarla beraber yaklaşık 10 kişi idik.

Pazarlamadan Silvia Bartoloni bizi karşılıyor ve başlamadan kahve ikramı yapılıyor. Şansımıza kullandıkları kahve çekirdekleri -partnerleri ve ödüllü Floransa kahvecisi-Ditta Artigianale’dendi. İkram alanında 1920’den itibaren imal edilmiş çeşitli espresso makineleri sergileniyor. Bu alan aynı zamanda işçilerin de sabah kahvaltı kahvelerini, mola zamanında espressolarını içtikleri alan. Balkonunda bulunan Toskana manzarası şahane gerçekten! Turun sonunda da Floransa’da iyi kahve içebileceğiniz 20 kafenin adı ve haritasını içeren çok değerli bir harita da veriyorlar.

_DSC3605
Silvia ve sol taraftaki makine sergilenen en eski espresso makinesi,

_DSC3566

_DSC3594

Şirketin kurucuları Bambi kardeşlerden Bay Piero Bambi 80 küsür yaşında ve hala tam zamanlı işine gelip gidiyor. Gençliğinizi kahve içmeye mi borçlusunuz diye sordum. Güldü geçti tabii 🙂 Ara sıra bazı konulara kendisi cevap vermek istediğinden gelip makinelerini gururla anlattı. Onları çocukları gibi sevdiği çok belli. La Marzocco esas çıkışı, ünlü olması dikey kazanı keşfetmesi ,makinelerine çift kazan yerleştirmesi ile oluyor.

_DSC3556
Bay Piero her sabah işinin başında!

La Marzocco hala elle üretime devam eden bir fabrika. Bizzat gördüm! Elle üretim dışında yeniliğe zanaatkarlık anlamında çok açık bir firma. Ar-ge çalışmaları epey var. Ayrıca tasarımda da çok iyiler. Tasarımlı dış yüzeyler, cam gövde vb. gibi farklı farklı projeleri var.Ev tipi espresso makineleri bulunsa da çoğunlukla cafe ve kahve barları için makine sunan bir firma. Stoklarında makine bulunmuyor sipariş usulüne göre çalışıyorlar.

_DSC3614_DSC3616

Eğer siz de bu tura katılmak istiyorsanız web sitelerinden bir form dolduruyorsunuz, randevu alıyorsunuz. Trenle gidecek olursanız Floransa’dan San Piero A. Sieve duarağına kadar gidip oradan da shuttle’a biniyorsunuz.

_DSC3628
Sloganı çok beğendim ❤

_DSC3630

Bu da fabrika girişinde asılı levha. Şöyle diyor”The frontier is a zone typically touched on by artisans. Difficult and dangerous to the naked eye, and practically inscrutable to market research, the frontier can at best be sensed by using qualities that are rarely accepted by present day industrial culture: intuition, sensitivity, and a desire to accept managed risk as an essential part of our work.”

Toskana’da doğa, tarih, yemek dolu bir yolculuk: Mugello

Uzun zamandır Toskana kırsalını, tepelerini, servilerini ve tarihi kasabalarını görme hayalleri kuruyordum. Floransa’nın başkent sayılabileceği Rönesans’ın ana vatanı diyebileceğimiz İtalya’nın kuzeyinde yer alan Toskana vadisi;  yeşil panjurlu binaları, doğa harikası manzaraları ve şirin kaleli kuleli köyleri ile  Ortaçağ yaşamına kapı aralıyor.

Toskana vadisi bir iki saat mesafe ara ile birbirinden güzel rotaları barındırıyor: 294 basamaklı Pisa kulesi, şarap cenneti Siena, kuleleriyle ünlü kale-köy San Gimignano, Bahçeleri ile ünlü Lucca, ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendirilen Monteriggioni. Bu rotalar öyle ünlenmiş ki güneşin kendini göstermeye başlamasıyla bölge adeta ziyaretçi akınına uğruyor.

Size anlatmaya çalışacağım rota olan Mugello vadisi,  Toskana vadisinin Umbria sınırına gelmeden, Apenini dağları eteklerindeki son Toskana vadisi oluyor. Henüz uluslararası turistlerin akınına uğramamış bir bölge olduğundan diğer Toskana kasabalarına göre daha sakin ve daha İtalyan bir hava taşıyor. Bu bölgede de elinizi sallayınca tarihe ve doğaya çarpıyorsunuz. Mutfak ise yanında hediye geliyor. Doğası yemyeşil, tarihi köklü ve korunmuş, mutfağı da parmak yedirtecek cinsten. Daha ne ister ki insan! Şimdilik bu bölgeye sıcak havalardan kaçan İtalyanlar ve Toskana vadilerinde uzun yürüyüş, trekking yapan Almanlar gidiyor. Bahsedeceğim kale köyler Borgo San Lorenzo,  Marradi, Scarperia, Sant’Agata ve Vicchio köyleri. Yalnız keşfedilmemiş rotalar tabi ki burada bitmiyor. Bu vadide hangi noktada duraklarsanız duraklayın tarih, iyi yemek ve en önemlisi iyi kahve garanti. Yerel ürünler ile yavaş yaşamdan bir nebze tatmanız çok olası.

Günlerden bir bahar günü kendimi nihayet İstanbul -Pisa uçağında buldum! Uçakta kulak misafiri olduğum yolcular “işe bak, İstanbul’da bi yere gitmem üç saat sürüyor Pisa’ya iki saatte gelebiliyoruz” diye benim de aklımdan geçenleri seslendiriyorlardı. Tabi ki uçaktan inince Pisa’da eğlenceli turistik şamatalardan yaptım: Piazza Mirraccoli meydanına uğradım, eğik Pisa kulesini dik tutmaya çalışıyormuş gibi fotoğraf çektirdim. Bir süre güzel Arno nehri kıyılarında gezip nefis katkısız gelato’nun tadına baktım.

_DSC2754
Uçak alçalmaya başlayınca sisli vadi manzaralarını görmeye başlıyorsunuz.

_DSC2822

_DSC2864
Yağan yağmurdan Pisa kulesi yansıması fotoğraflama çabaları..
_DSC2965
Pisa Arno nehri kıyısında Geleteria de Coltelli gelatosu

Esas aklımda olan ise “Toskana doğası” idi. İnsana oturduğu yerden saatlerce izleyebileceği eşsiz bir pastoral manzara sunan doğa: Yemyeşil tarlalar, minik tepeler, terra cotta renginde çiftlik evleri ve gökyüzüne yükselen ince uzun serviler.. 2000 yıllık yaşam geçmişine sahip Toskana ovalarında, yeni doğan çocuklar için zeytin ağacı dikmek yerine rüzgar tutma ve peyzaj etkisine sahip servi ağaçları dikilirmiş. O yüzden eğer bir tepede servi ağaçları görüyorsanız onların arkasında mutlaka bir çiftlik evi vardır.

1.Gün – Borgo San Lorenzo Kasabası

Pisa’dan yaklaşık iki saat süren bol Toscana manzaralı bir araba yolculuğu sonrasında Mugello vadisinin merkezi kasabasına ulaştım. Borgo San Lorenzo, bu yeşil Toskana bölgesinin hem kalbi hem de en eski kale-köylerinden biri. Toskana vadisinde bu tarz kale köyler ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendiriliyor. Etraflarında kale duvarı  örülü olan kale-köyler küçük evlere, yeşil panjurlara, gözetleme kulelerine,  çan kulelerine, dar sokaklara ve kale kapıları geçitlerine ev sahipliği yapıyor.   Hemen hemen hepsi hala tüm ihtişamıyla dimdik ayakta. Modern yaşam  bu orta çağ köyünü koruyarak, restore ederek kurulmuş. Parklar, nehir kenarında manzaralı yürüyüş yolları, eski kent merkezinde bina ve panjurları ne renk boyanacağı gibi öğeler belediye tarafından kontrol ediliyor. Şansa bırakılmıyor. Ertesi sabah erkenden uyanıp dar sokaklarını hemen arşınlamaya başladım. Etrafta kimsecikler yok diye düşünürken meğer insanlar İtalyan usulü kahvaltıdaymış. Yani, kahve barında ayakta “un kafe” ve kruvasan ikilisi ile yapılan kahvaltı.Kahve barında kahve isterken “Eat Pray Love” Julia Roberts gibi hissetmemek elde değil :).  Kafenin hemen bitişiğindeki sokakta da haftalık pazar kurulmuş. Bizim pazarlarımızdan ayrılan yönü satılan yiyeceklerin tazeliği… Belli ki az miktarda olan gıdalar uzun yollardan gelmek yerine yakın bölgelerden getirilmiş. Akşam yemeğni de hemen kilisenin karşısında bulunan trattoriada yedim. Şef’in ilgisi inanılmazdı. Benle uzun uzun nasıl bir yemek istediğim hakkında konuştu. Meğer burada yiyeceğiniz yemeği severek yemeniz çok önemliymiş. Şefler memnuniyetiniz için inanılmaz dikkatli çalışıyor. Özenerek pişiriyor, özenerek servis yapıyor.  Sonradan öğrendiğime göre yemek yemeden evvel şefin masalara uğrayıp konuşmaları aslında buradaki yemek kültürünün neredeyse bir parçası.

_DSC3101
Borgo San Lorenzo saat kulesi

_DSC3115_DSC3124

_DSC3188
Yürüyüş rotası manzarası

_DSC3192

_DSC3210
Borgo San Lorenzo tarihi kapısı

_DSC3225_DSC3242_DSC3244_DSC3248

_DSC3250
Sabah erken saatlerde kahve barındaki kalabalık

_DSC3257

2.Gün Marradi Kasabası

Umbria’ya daha yakın olan bu kale-köy Bologna Floransa tren hattı üzerinde yer alıyor. Daha doğrusu tren buradaki ana ulaşım öğesi. İkinci önemli öğe ise bisiklet. Kıvrıla kıvrıla giden araba yolları boyunca dağ bisikleti ve yol bisikleti  sevdalıları için türlü türlü planlı yollar bulunuyor. Hemen bu köyün girişinde de Mugello vadisinin bisiklet yolları ile ilgili haritalar bulunmakta. İtalya’nın yarışa hazırlanan birikletçilerini de bu kasabada görmek mümkün. İtalyan arkadaşlarım ve ben Borgo San Lorenzo’dan yaklaşık 30 dakika süren bir tren yolculuğu sonrasında muhteşem bir 500 yıllık Toskana evinin, Palazzo Torriani’nin konuğu olduk. Müze, konukevi karışımı olan bu dört dörtlük Toskana evi restoran ve konukevi olarak hizmet veriyor. Gerçek bir Toskana hanımefendisi Anna Maria’nın köklü ailesinin özel tariflerinden Sanbu Çiçeği kızartması ve Ispanaklı, taze racotta peynirli Tortelli tatma şansına eriştik.

_DSC3267

_DSC3274
Mugello vadisinin kıvrımlı yolları İtalya’da bisikletçilerin favori rotası.
_DSC3270
Sadece bisikilete açık dağ yolları da bulunuyor. Bu rotaların çoğu kolaylık ve zorluk derecelerine göre sınıflandırılmış.

_DSC3309_DSC3320

_DSC3365
Palazzo Torriani tarihi süslemesi.

_DSC3402_DSC3422

_DSC3454
Ispanaklı Tortellini
_DSC3457
Sanbua Çiçeği kızartması. 

3. Gün Scarperia Kasabası

8 Eylül 1306’da Mugello vadisinin merkezi olması planlanan Scarperia köyü kurulur.Bu köy tarihi Bologna, Firenze yolu üzerinde kurulduğundan ve yerleşenlere toprak vaat edildiğinden kısa bir zamanda geçiş bölgesinde önemli bir yerleşim merkezi olur. Altı ayda bir Floransa’nın atadığı “vicario”lar gelir bölgede vergisini toplar sonra başka bölgelere atanırmış. Restore edilen San Barnaba kalesinin içi 1300’lü yıllardan itibaren bölgeyi yöneten valilerin armaları ile dolu. Bir zamanlar  13 kulesi olan bu kale-köy İtalyanın en güzel korunan kale köylerinden biri olarak ödüllendirilir. Scarperia’nın bir başka ünü ise el yapımı bıçakları. Bir zamanlar bu küçücük köyde 80’e yakın bıçak atölyeleri bulunurmuş ve kale-köy’ün temel geçim kaynağını oluştururmuş. Şimdilerde bu sayı rekabet edememe yüzünden beşe düşmüş. Bu bıçakçılardan biri olan Fabio’ya uğruyoruz ve kendi elleri ile yaptığı bıçaklardan bir tanesini satın alma şansına erişiyorum. Fabio bu işi zanaatkar babasından öğreniyor ve devam ettiriyor.

Sant’Agata di Scarperia köyü – O kadar küçük bir köy ki doğru düzgün bir bakkalı bile bulunmuyor. Ancak o kadar iyi korunmuş bir köy ki restore edilen kapılar, restore edilmeyen kapılar..Etrafında manzaralar görmeye değer.

_DSC3641
San Barnaba kalesinin iç duvarları Floransa tarafından atanan “Vicario”ların bıraktığı aile simgeleri ile süslenmiş.

_DSC3657_DSC3671

_DSC3675
Vicario odası. Mobilyalar 1700’lü yıllardan kalma.
_DSC3708
Vicario armaları aynı zamanda kalenin dış duvarına da işlenmiş durumda.
_DSC3726
Fabio’nun elinde tuttuğu bıçaklar bir zamanlar evlenenlerin birbirine aldığı hediyelermiş. Kendisi bıçak ustalığında 3. kuşak.
_DSC3768
askıda çamaşır fotoğraflamadan olmaz 😛

_DSC3825

_DSC3838
Scarperia parkından manzara.
_DSC3862
Sant’Agata kulesi

_DSC3867_DSC3872_DSC3875_DSC3881

 

4.Gün Vicchio Kasabasında akşam yemeği.

Toskana’nın kıvrımlı yollarında 4. günümde de akşam yemeği yemek üzere Michelin yıldızlı bir restorana Ristorante Alberto’ya gidiyoruz. Evet evet doğru duydunuz.. Orda uzakta bir yerdeki, köydeki bir restoran Michelin yıldızı alıyor ve oldukça ünlü. Hafta içi kalabalık olan bu restorana, hafta sonu rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Çiftliklerinin ve etlerin bu bölgede ünlü olması dolayısı ile yerel biftek ve etler hazırlayan bu ristorante yerel tarifleri ile  ünlü.  İnanılmaz renkli ve sempatik aşçımız Cristian Borchi bizi karşılıyor. Kendisi ile yine Toskana aşçılarına özgü hangi yemekle mutlu oluruz hakkında konuşmalar yapıyoruz. Çatıda Toskana güneşi ve güzelim manzarası karşısında büyüyen çeşit çeşit baharatı gösteriyor bize: biberiye, kekik,fesleğen benim tanıyabildiklerim.. Taze baharat kullanmayı sevdiğini söylüyor…Sonra bizzat mutfağa geçtik ve ısırgan otu ve terracota peyniri kullanılıan Mugello usulu Tortelli’mizi hazırladık. Sonrasında da yemeklerimiz konuşmalarımıza göre az az tadımlık geldi. Böyle bir yerde yemek, güzel kaliteli bir Toskana şarabı ile 30€ civarında mal oluyor.

_DSC4009_DSC4017_DSC4067

_DSC4095
Siyah truf mantarı. Toscanadan toplanan bu mantar çok nadir mantarlardan. Özel izne tabi yetkililer tarafından yılın belli döneminde yine bu bölgeden toplanıyorlar.
_DSC4096
Isırganlı, taze racotta peynirli Mugello tortelli makarnası

Via Degli Dei mini yürüyüşü

Bologna’dan Firenze’ye yaklaşık 200 km’lik bu tarihi yürüyüş yolu Toskana vadisinin neredeyse tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Genelde Almanların yürüdüğü bu rotada ben de 2 saat kadar San Piero a Sieve yakınlarında yürüme şansına eriştim. Kırmızı beyaz trek rotalarının ağaç gövdelerine işaretlendiği bu rota sahiden inanılmaz. Kuş cıvıltıları, yeşilin binbir tonu, yuvarlak tepeler, Vespa Ape’ler, çiftlik evleri ve serviler bana eşlik etti.  Bu mini yürüyüş bile bana doğanın bizim kadar hızlı olmadığını tekrar hatırlattı.

_DSC3963_DSC3905_DSC3908_DSC3977_DSC3968

Ulaşım

Toskana’nın bu bölgesine ulaşmak için Pisa veya Bologna havalimanlarını kullanabilirsiniz. Buradan da keyifle ve seyrede seyrede gitmek için en güzel yol araba kiralamak olsa da her iki şehirden Borgo San Lorenzo ve Marradi’ye trenle ulaşım oldukça kolay. Özellikle Floransa’dan kalkan bazı trenlerle Floransa -Borgo San Lorenzo mesafesi 35 dakika kadar kısa bir süre. Tüm tren saatlerini de trenitalia web sayfasından http://www.trenitalia.com/ öğrenebilirsiniz.

Konaklama

Borgo San Lorenzo merkezde 3 ve 4 yıldızlı otellerin yanı sıra bu bölgede apartman kiralama, çiftlik kiralama gibi oldukça popüler hale gelen “yavaş tatil” seçenekleri de bulunuyor.  Burada işler biraz ters işliyor. Ne kadar kırsalda ise  ücret o oranda artabiliyor. Konaklama seçenekleri için otel sitelerinden arama yapabilir yahut Mugello turizm il müdürlüğünün web sayfasına göz atabilirsiniz. http://www.mugellotoscana.it/

Palazzo Torriani’yi aşırı beğendim. Balayı rotası için kral ve kraliçeler gibi kuş sesleri arasında konaklanabilecek bir rota olduğunu düşünüyorum.

Yeme İçme

Ben İtalya’nın herhangi bir yerinde şu ana kadar yediğim şeyden memnun olmadığımı hiç hatırlamıyorum. Bu bölgedeki aşçılar ise ekstra özenli. Memnun kalıp kalmadığınızı bizzat sorarak öğrenmeye çalışıyorlar. Sadece Pizzeria, Trattoria ve Ristorante kavramlarını bilmekte fayda var. Fiyatlar konusunda bilgi veriyorlar çünkü. Pizzeria nispeten ucuz, Trattoria restoran kıvamında ama nispeten ucuz, Ristorante ise genelde birinci sınıf hizmet veren mekanlar oluyor.

Apperativo

Kuzey İtalya için önemli bir kavram olan apperativo içtiğiniz içeceğe para ödeyip yanında ikram edilen atıştırmalıkları yediğiniz öğün oluyor. Şu anda tüm İtalyaya yayılmış olan bu akımı deneyimlemeden dönmeyin derim. Hatta genelde servisli masalarda yemek yemeden daha ucuza geldiğinden güzel Toscana şarapları eşliğinde karnınızı doyurabilirsiniz.

 

Yerli Paris, Eskişehir

Parise gidemediniz mi? Yakınımızda Eskişehir var, yerli Paris gibi adeta. Şehirciliği, parkları, caddeleri ve kahveleri sürprizlerle dolu. Bir iki gün modern yerli şehir havası almak ve gezmek için ideal. Sizin de eminim Eskişehirli bir arkadaşınız  “Eskişehir çok güzel, şöyle modern, böyle havalı” övmelerini yapmıştır kulaklarınıza. Kendi gözlerinizle görünce daha iyi kanaat getiriyorsunuz. Eskişehir %100 öğrenci dostu, bisiklet dostu, park dostu bir kent.  Ben orda bir Paris havası gördüm sanki, bakınız:

Parislilerin kenarında bol bol yürüyüş yaptıkları, içinde tur teknelerine bindikleri Sen nehri varsa, Eskişehirlilerin de kenarında yürüyüş yaptıkları, renkli teknelerle tur yaptıkları Porsuk çayı var;

_DSC2606_DSC2586

Parisliler caddelerde güneşe bakan bistrolarda oturuyorlarsa, Eskişehirliler Kumda Kahvecilerde taburelerde sohbet ediyor;

_DSC2239

 

Parislilerin Ponte Des Arts köprüleri varsa Eskişehir’in de Porsuk üstünde birbirinden güzel, süslü üstelik cupid heykelcikli mavi, yeşil, koyu kırmızı rengarenk köprüleri var.

_DSC2626

Bu liste daha uzayıp gider ama niyetim Eskişehir’i başka bir kentle kıyaslamak değil, esas niyetim medeniyete övgü. Beton kullanılsa bile sokaklarda yaşam alanı bırakmanın, halk için belediyeciliğin mümkün olduğunun,en güzel örneklerinden biri Eskişehir. İnsanlar da bunun kıymetini biliyor yaşamı sokaklarda, parklarda, ağaç altında banklarda sürdürüyor. Emekli Halit amca sabah çayını ağaç altındaki bankta içiyor, Ayşe teyze meşhur Odunpazarı simidini güzel arabasında satıyor, Halime teyze de belediye işçisi, bir yandan Eskişehir sokaklarını temizlemeye çalışırken diğer yandan sevimli bir sokak köpeğini yanında gezdiriyor onu doyuruyor. Belediye sokak hayvanlarını da unutmamış. Parkların belli alanlarına konulan mama kapları (mavi şirinlerle birlikte) ile burada sokak hayvanları için yemek bırakabilirsiniz temalı köşeler oluşturmuşlar.

Bir iki gün vaktiniz olduğunda gidebileceğiniz bu şehrin ayrı bir artısı da romantik seyahat (trenle ulaşımın olması) yapabiliyor olmanız. Eskişehirde nereler gezilir?

Odunpazarı

Eskişehir’in en Turistik bölgesi olan Odunpazarı,  otantik ve renkli Türk-Osmanlı evlerininin restore edildiği bölge oluyor. İstanbul’da gözümüze beton kaçınca alçak katlı, rengarenk dar sokaklı evlerin arasında kaybolmak iyi geliyor.  Kaybolduk çünkü fotoğraflamaya, selfielere doyamadık burda. Buraya gelmişken yoğunluk müsade ederse (çok kalabalık çünkü) Tatar Çibörek Evinden çiböreklerinden (çiğbörek demiyorlar, çibörekmiş :P) yemek lazım. Leziz.

_DSC2313_DSC2346_DSC2349_DSC2278_DSC2289

Adalar bölgesi ve Porsuk çayı

Gençlerin çimlerde uzandığı, çay kenarında yürüyüşler yaptığı, kafelerde takıldığı bölge Adalar bölgesi ve Porsuk çayı kenarları oluyor. Eskişehrin Avrupa’ya en çok benzetilen bölgesi de burası zaten. Benim de Parise benzetmelere doyamadığım bölge burası oluyor. Eskiden şehre kötü kokular yayan Porsuk iyi bir ıslah çalışması ile temizlenmiş ve kentte cazibe noktası haline getirilmiş. Hala belediye çalışanları tekne ile tek tek, tane tane özellikle ambalaj poşetleri tekneler yardımı ile topluyor. Her ne kadar modern olsa da hala yediği çöpü nehre, yediği çekirdeği de bank altına atanlar mevcut.

Adalar bölgesi ile ilgili bahsetmek istediğim bir diğer nokta da ortalama kafe yeme içme fiyatlarının İstanbul rakamlarına yakın olması. Açıkçası ben daha ucuz olmasını beklerdim. Pahalı görmediğim Türk kahveleri oldu. Burada içtiğimiz güzel kahve 1.5 TL idi. (Eskişehir kahve durakları ile ilgili ayrı bir yazı yayınlayacağım.)

_DSC2606_DSC2586

Devrim arabası

Türk usülu dram denince benim aklıma hep Devrim arabası filmi geliyor. Seri üretime geçilemeden hikayesi sona eren Devrim Arabası’nın hüzünlü hikayesinden  hepiniz haberdarsınızdır eminim. Dönemin Cumhurbaşkanının siparişi ile 4 adet üretilebilen ve 4 – 4,5 ay gibi inanılmaz bir sürede hayata geçirilen otomobil, tepeden tırnağa Türk yapımı ve bu o dönem için, hatta günümüz için bile inanılmaz bir olay!   Devrim Arabası, Tülomsaş Fabrikası’nın bahçesinde bir cam bölme içinde sergileniyor ve Eskişehir’e kadar gitmişken bu eseri görmeden dönmek olmaz. Arabalar ile hiç ilgisi olmayan bendenizi bile duygudan duyguya sürükledi Devrim.

_DSC2641

Sazova parkı

İşte halkın çimlerde uzandığı bir park daha. Hani bizim bildiğimiz İstanbul kıyı şeridinde mangal yapanlardan değil elbet. Zira burda yeterince alan olduğundan (devv, kocaman bir park) insanlar sadece yeşile doymakla kalmıyor çocuklarını ve kendilerini masal şatosu, korsan gemisi, parkın etrafını dolaşan tren gibi çocuksu eğlencelere katılırken bulabiliyorlar. Misal ben, parkın etrafında bu minik trenle gezme işini çok sevdim. Yalnız torun gezdirme bahanesi ile trene binen çok fazla amca, teyze var.  Oturarak gitmeniz pek mümkün değil.

Çok imkanlı park olması sebebiyle Sazova, aynı zamanda “Bilim, Sanat ve Kültür Parkı” şeklinde de anılıyor. Ayrıca içinde Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Müzesi oturabileceğiniz kafeler, yemek standları ve büyük bir gölet var. Bizim orda bulunduğumuz esnada bir de Tosbağa araba (vosvos) güzellik yarışması vardı 🙂 Şehri Parise benzetmemin bir sebebi de Sazova’nın girişindeki kocaman yeşil kapılar ve Disneyland Masal Şatosu replikası idi. Replikalar konusunda dünya henüz Çin’le yarışamıyor – adamlar her yere eyfel kulesi dikiyor- ama Masal Şatosu gerçekten güzel bir replika olmuş. Dış cephesinin pamuk şekeri renkleri  ile de insanın pamuk şekeri gibi şatoyu yiyesi geliyor. Bu arada parkta pamuk şekeri ve elma şekeri gibi çocukluğun en güzel öğelerinin hala satıldığını görmek beni mutlu etti. Çocukların da pek mutlu olduğuna eminim.

_DSC2516_DSC2449_DSC2475_DSC2489

 

 

 

 

8 ülke 8 ünlü kahve

Farklı ülkelerde kahve çekirdeklerinin  farklı hazırlanmalarını tatma şansına erişmek,  gezmek için başka bir bahane demek 🙂

Gerçi globalleşme ile kahve de aynılaşma sürecine giriyor ama yine de ortam farklı olduğundan hala değişik lezzetler yakalamak mümkün. 8 farklı ülkeden sevdiğim 8 kahve lezzeti:

İTALYA

Tabi  ki listenin en başında espresso ve capuccino gibi kahveleri ile ünlü İtalya var. Sabahları sokaklarda yürüdüğünüz zaman mis gibi espresso kokularına denk gelmeniz mümkün. İtalyanlar genelde kahve barı adını verdikleri alanlarda kahvelerini bir çırpıda içip yoluna devam etme şeklinde bir alışkanlığa sahipler. Kahveni “al banco” yani bankta, ayakta iç yoluna devam et. Zaten espresso bir yudum ve kafein yönünden oldukça yoğun bir kahve türü. İtalyada ve dünyada espresso en sevdiğim kahve.

20160210_093017.jpg

TÜRKİYE

Unesco soyut mirası içinde olan Türk kahvemiz de benim en sevdiğim kahvelerden. Dünyadaki pudra kıvamında, en ince çekilen kahve olması, pişirilmesinde cezve olması, bir yudumun uzun zaman sürecinde içilmesi… Hepsi Türk kahvesinde bayıldığım özelliklerden. Bizde sahiden bir kahvenin kırk yıl hatırı oluyor.

11865470526_0375ac696b_o

YUNANİSTAN

En sevdiğim komşumuz Yunanistanın en sevdiğim kahvesi tabi ki Frappe. Soğuk kahvelerin kralı olan Frappe: 1 ölçek şeker, yoğunlaştırılmış (kondanse) süt, buz, soğuk su ve 2 ölçek hazır (instant) kahve ile hazırlanan süper güzel bir yaz kahvesi. Bize göre yaz kahvesi olsa da komşumuz bu kahveyi yaz kış içiyor. Şekersiz frappe Yunanistanda içmeye doyamadığım bir lezzet.

1486583_10153370342268713_2358631221360258688_n

Sakız adasına gidenlere de ayrıca Sakızlı Capuccino denemelerini öneririm. Sakız, süt ve kahve birleşimi ortaya enfes bir lezzet çıkarıyor.

 

KOLOMBİYA

Buraya böyle yazınca bir de üstüne Pablo Escobar’ın hayatını anlatan Narcos dizisini izleyince gitmiş gibi oluyorum bol yeşillikli kahve cenneti Kolombiyaya. Aynı zamanda kahve çekirdeği üreticisi olan Kolombiyanın kahve hazırlanmasında dünyaya armağanı Cortado. Bir ölçek ılık süt bir ölçek espresso ile hazırlanan bu içeceği İstanbul’da bulmamız mümkün. Genelde cam bardak ve üstüne süslemesi ile (latte art)  servis edildiğinden görüntüsü de oldukça hoş.

20151213_192106-01

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Adını artık çok sık duyduğumuz Americano kahve espressonun Amerikan fast food yaşam şekline uydurulmuş halidir. Bir başka ifade ile espressonun su ile inceltilmiş ve büyütülmüş halidir. Genelde 1 ölçek espresso, 2 ölçek su ile hazırlanan  Americano kağıt bardaklarda ikram edilince daha bir fast-kahve görünümüne bürünüyor. Bu kahve benim çoğunlukla güvenli limanım :). Özellikle seçeneği az olan kahvecilerde Americano sipariş etmek günlük kafein ihtiyacımı karşılıyor.

20160210_103024

İRLANDA

Irish coffee yani İrlanda kahvesi en az pubları kadar ünlü bir içecek.  Kendisi üstten alta doğru 2 kaşık çırpılmış krema, kahve esmer şeker, 1 shot İrlanda viskisi olarak karıştırılmadan servis edilir. Bu kahve  viski ve kahve uyumunun en güzel örneklerinden olduğu için çok severim. Fırsat buldukça da içmeye çalışıyorum.

Autosave-File vom d-lab2/3 der AgfaPhoto GmbH

AVUSTURYA

Avusturya’nın başkenti Viyana kahveleri de Unesco soyut miraslar listesinde yer alıyor. Burada da Wiener Melange (bazı yerlerde coffee melange da deniyor) sevdiğim kahvelerden. Viyananın süslü ve ünlü cafelerinde bir shot espresso, süt ve süt köpüğü oldukça büyük (çorba kasesi gibi neredeyse) fincanlarda servis ediliyor.

8260621415_4662eb40ce_k

NORVEÇ

İskandinav ülkeleri kahve tüketimi konusunda oldukça üst sıralarda yer alıyorlar. Özellikle Oslo gibi bir başkentte kahve için çok dolaşmanıza gerek yok. Üçüncü dalga kahvecileri ile de ünlü olan Norveç’te benim favorim çekirdeklerini küçük üreticilerden aldığını iddia eden Espresso Hause filtre kahvesi oldu. Bu zincirde ayrıca kahvaltı edebileceğiniz fırın işleri, sandviç ve meyve de bulabiliyorsunuz.  3. dalga kahvecilere pek uğrayamadım. Maalesef kahve de oldukça pahalı.. 7€’dan itibaren diye başlıyor rakamlar..

Processed with VSCOcam

 

 

 

 

Farklı kültürler harmanı, masalsı İstanbul semti: Kuzguncuk

İstanbul’un hızlı şehirleşmesinden uzak kalmayı başarmış güzide, çok güzel evlere sahip, masalsı bir semttir Kuzguncuk..

İddia edildiğine göre semtte herkes birbirini tanır, sabah insanlar birbirine gülerek selam verir, farklı kültürler harman olur, enteli, mahalle esnafı iç içe yaşar. Osmanlı döneminde gayrımüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bir boğaz köyü imiş. Daha evvelki Bizans döneminde de adı Kosinitsa imiş. Evliya çelebi’ye göre ise günümüzdeki adını 15. yüzyılda burada yaşayan derviş kuzgun babadan almış.

20151226_133623

20151226_141702

Ana caddesinin çift yönlü heybetli ağaçların olduğu semtte tahta cumbalı köşkler, pervazlardan dışarı bakan rengarenk sardunyalar, çay evleri, yan yana Ermeni, Rum kiliseleri, sinagogu ve camisi ile eski kozmopolit İstanbul anılarının biraz canlı kalmayı başardığı rengarenk bir semt. Eh metropol yaşamdan hiç mi nasibini almamış diye sorarsanız arabaların park edilmediği 1 milimetre sokak kalmamış derim.

20151226_135454

Buket Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna romanında en ince ayrıntısına kadar resmeder semti. Sonrasında da dizi sektörü el atar buraya. Ekmek Teknesi, Perihan Abla gibi dizilerin çekilmesi ile  semtin ünü artar İstanbullular arasında. Çay içmeye gidenler, öylesine yürümeye gidenler, güzel evlerinde projeleri olan mimarlık öğrencileri bu mini semtte evlere baka baka yürür.. Hele hafta sonları fotoğraf  çekmeye gelenler sayıca artış gösteriyor. O dimdik sokaklarında  herkesin elinde bir fotoğraf makinası.. Öyle telefon filan da değil bildiğiniz en büyük lensli dev profesyonel fotoğraf makineleri. Bazı mahalle sakinleri fotoğraflardan yorulmuş. Evlerinin üstüne “bu evin fotoğrafını çekmek yasaktır” gibi uyarılar asmışlar. Hatta bir mahalle sakini oldukça espirili yaklaşmış ve “bu evin önünde fotoğraf çektiren ayrılır” demiş. Özellikle de gelin, damat fotoğraf çekiminin en uğrak mekanlardan biri olmuş bu semt. Biz kışın ortasında iki fotoğraf çektiren  gelin damat çifti gördüysek yaz mevsimini düşünemiyorum bile 🙂

20151226_135213

Velhasıl, 10 küsür senedir İstanbul’da yaşayan bendeniz ilk defa Kuzguncuk sokaklarında bir cumartesi sabahı yürüyüşü yaptım. Kimsenin evini doğrudan fotoğraflamamaya çalışarak, yüksek sesle konuşmadan, mahalle sakinlerini rahatsız etmemeye çalışarak sokakları arşınladım.

Kedi sakinler için aynı hoşgörüyü gösteremedim onları sevmeye çalıştım. Pek izin verdikleri söylenemez.  Zaten kışın ortasında güneşi gördüklerinden mutlu mutlu güneşleniyorlardı. Pek çok evin kapısının önünde mama ve su olduğunu da belirtmeme gerek yok sanırım.

20151226_135404

Bu esnada ilgisi olup olmadığını bilmiyorum ama karga türleri oldukça yaygın. Tüyleri simsiyah kuzgunlardan görebilmek için bakındım ama kargalardan kendilerini ayırt edemediğim için denk gelip gelmediğme pek emin olamadım. Yine de bol bol şu karga türüne denk gelebilirsiniz bu semtte:

20151226_130436

Semtin diğer bir güzelliği ise oldukça bakımlı sayılabilecek bostanı. Parsel parsel bölünmüş  bostanda mahalleli kendi sarımsağını, lahanasını ekebiliyor ne güzel.

20151226_134219

 

Santa Margherita Ligure’den Portofino’ya 5 km manzaralı yürüyüş…

La Spezia Akdeniz kıyıları o kadar güzel ki insan nereye baksa bir manzara, bir ihtişam, bir tasarım ve tabi ki gelato (İtalyan dondurması) görüyor. Buraların en bilinen kasabası kuşkusuz minicik Portofino. Buğulu sesi ile Portofino’nun ününe ün katan sevgili Dalida bu minik kasabayı o kadar ünlü etti ki geleni gideni hiç bitmiyor.

Portofino’ya gitmek için İtalya, Genoa’ya (Conova) uçtuktan sonra ulaşmanız oldukça kolay. Genoa Brignole tren istasyonundan San Margherita Ligure durağına, oradan da bir otobüsle Portofino’ya ulaşabilirsiniz. Karadan gitmek manzaranızı kesinlikle azaltmıyor. İtalyan sahil kasabalarını geçe geçe yolculuk ediyorsunuz. Otobüs yolculuğu ise biraz Metrobüsün mini versiyonu gibi 🙂 Saatleri seyrek ve otobüsün kendisi oldukça küçük. Bizim tercihimiz giderken bu mini otobüsü kullanmamak yerine sahil boyunca yürüyerek Portofino’ya ulaşmak oldu. Yürümek iyi bir tercihti çünkü yol boyunca manzaranın ardı arkası kesilmedi ve Santa Margherita Ligure’nin içini de görme şansına eriştik.

Screenshot_2015-12-21-12-59-14

Ancak yolun 5 km olduğunu, bir çok burnu sahilden ve bazen yolun kenarından kat ettiğinizi, bazı burunların bolca rüzgar aldığını da belirtmeliyim. Bu yürüyüş parkuru aynı zamanda o bölgenin spor parkuruydu. Dolayısıyla bol bol koşan fit İtalyan erkek ve kadınlara denk geldik. Koşarken de çok şıklar!

San Margharita Liguere’nin de içini gezme şansınız olduğundan bu güzel kasabaya da vakit ayırmış olduk. Tabi “gelato” İtalyan dondurması seviyorsanız biraz riskli çünkü her dondurmacıda durup bir dondurma yemek istiyorsunuz. Hakikaten capuccinolusu, limonlusu her biri ayrı güzel, ayrı lezzetler. Paramızı bol bol dondurmaya harcadıktan sonra İtalyan plajlarına ve plaj kabinlerinin bile tasarımlı olmasına hayran olmamak elde değil. Santa Margharita Liguere oteller ve plajlar bölgesi. Birbirinden şık oteller plajlar yan yana..

Nihayet son burnu da pembe ve koyu kırmızı zakkumların ardında manzara eşliğinde geçtikten sonra Portofino tabelası önüne geldik.Şık koşucuların yerini şık kahve içen insanlar yer almaya başladı. Tabi ayakta espressolarını yudumluyorlar. Şans eseri hemen Portofino meydanını buluverdik. Aslında çok ta şans sayılmaz zira kasaba bir tane cadde ve dar ara sokaklardan oluşan küçük mü küçük bir yer. Oradayken denk geldiğimiz düğünü seyre dalıyoruz. Kiliseden yeni çıkmış genç çift’in kafalarına buğday ve şeker atılıyor. Güle eğlene Portofino’nun arnavut kaldırımlı minik sahil meydanından geçiyorlar. Bilmiyorum tekrar yazmama gerek var mı ama herkes yine çok şık. Davetlilerin şıklığı neredeyse damat ve gelinin şıklığını aşıyor. Hep baraber kutlama yapacakları yere doğru şen kahkahalar atarak ilerliyorlar.

Meydanda pizza yeme ve İtalyanların meşhur Toscana ev şaraplarını tatma şansına da eriştik. Fiyatların genele kıyasla o kadar da pahalı olmadığını düşünüyorum. Özellikle şarap ciddi anlamda su içmekten daha ucuz.

Portofino meydanın arka sokaklarında küçük küçük hediyelik eşya dükkanları, limon satan tezgahlar ve ayakta kahve satan dükkanlar bulabilirsiniz. Abartmakta bir sakınca görmüyorum ama neredeyse 200-500 adımda kasabayı gezmeniz mümkün. Yeşil panjurlu dışa doğru açılan tahta kepenkler, alçak katlı rengarenk boyanmış evler, çamaşır ipine güneşe karşı asılmış çamaşırlar… Ve pek tabi ki bağırarak konuşan, aynı zamanda konuşup birbirini anlayan İtalyanlara burda da denk gelebilirsiniz.

4030841247_caa237af28_z

Dönüşte tren istasyonuna giden mini otobüsün kalktığı noktayı da bulmanız zor olmayacaktır. Bu otobüs halk otobüsü gibi bir otobüs aslında. Bekleyenler oldukça kalabalıktı. Biz de İtalyan hanımefendilere yer vererek , dönüşte de ayakta manzaranın seyrine daldık.

 

Nürnberg ne güzel biran, ne güzel çatın var

İstanbul’un bana göre en hüzünlü günleri kar yağdığı zamandır. Yağan kar bi sevimsizdir böyle.. Beyaz kalamaz bir türlü.

Gri dev blokların arasında o da grileşir adeta hatta siyah olur basıla basıla. Sonra da yok olur erir gider.

Bir de şu çatıları karlı hayal edin:

chillventa-nurnberg 442chillventa-nurnberg 466

Bu çatıkatlar ya da Amerikan deyimiyle penthouse evler Almanya, Nürnberg sokaklarına ait. İşini şansa bırakmayan disiplinli, düzenli Almanlar karı da iyi yönetmeyi biliyorlar. Neyse, ben zaten Nürnberg karından bahsetmek istemiyorum aslında. Güzel birasından, sosislerinden ve geniş düzenli meydanlarından bahsetmek istiyorum.

Pek çok Avrupa kentinde denk gelebileceğiniz gibi burada da kale içinde bir eski şehir (old town) var. Bu eski şehir kale duvarları ile çevrili dar sokaklar, mini evler ve innlerden oluşuyor. Arnavut kaldırımlı sokakların içinden, sağında solunda fıçı dekorlu barların arasında yürümek oldukça keyifli.

Çok fazla insan görmeyeceğinizden nolmuş bu şehir terk mi edilmiş diye düşünebilirsiniz. Sonra bir bakıyorsunuz yok öyle değilmiş herkes ya dev gotik meydan kilisesinin oralarda toplanmış ya da bira içmeye gitmiştir. Kilisenin adı da ilginç: Frauenkirche – Kadınlar Kilisesi-.

frauenkirche
Kadınlar Kilisesi Fotoğraf: http://www.tourismus.nuernberg.de

chillventa-nurnberg 448

Ben 600 kişinin aynı yerde yan yana bira içebildiği Barfüsser Hausbrauerei’de bira içme şerefine eriştim. 1600 yılların inn mantığına göre dekore edilen bu bar aslında bir bira fabrikası ve beyaz bira severlere dark beer severlere hitap ediyor.  Bakınız sizi burası şöyle karşılıyor:

chillventa-nurnberg 443

İçine girdiğinizde inanılmaz bir kalabalık, yüksek tavanlar, devv fıçılar sizi karşılıyor. Herkesin nereye gitmiş olduğunu hemen anlayıveriyorsunuz. Burdalar yani bardalar! Geleneksel Frankoniyan mutfağını bu şehirde hemen hemen her barda tatmak mümkün. Hani böyle Viking film sahnelerinde vardır ya bağıra bağıra bira içen devv cüsseli insanların arasında tahta bira bardakları tokuşturulur ve yan taraftan da ağzında elma olan domuzcuk tabakları geçer. Hıh işte o sahnelerin benzeri burada yaşanabilir. Bol bol bardak tokuşturuluyor yüksek tavanların yarattığı ses kümelenmesi kalabalığın da etkisi ile artıyor amma bir o kadar eğlenceli bir ortam. Yanınızdaki arkadaşınız ile konuşabilmek için biraz  sesinizin onlar gibi tok olması gerekiyor 🙂

Sokaklarda satılan  Nürnberg sosisleri (beyaz ve zencefilli) de oldukça meşhurdur. Yanında da lahana salatası ile servis ediliyor.

Şimdilik bu kadar. Bir de dönüş rotamızda bulutların kümelenmesi epey güzel oldu. Biraz alakasız ama onu da paylaşmak istiyorum:

chillventa-nurnberg 568

 

 

 

Görsem nefis olur dediğim 5 yer.. / My travel bucketlist..

Günlük rutin yoğunluk, trafik, telefonlar, toplantılar, takip çizelgesi o, şu, bu derken bir bakıyorsunuz ki tatil döneminiz geldiğinde elinizde para ve yeterince zaman olsa bile boş boş takılıyorsunuz. Son dakika zaten ne yapılır ki? Şanslıysanız biraz şehirde bisiklet sürersiniz… Belki… Ancak, elinizde  şuraya gitsem nefis olur listesi olursa o listeyi gerçekleştirmek için emek harcar ve planlamalar yaparsınız. Liste yapanlardan eksiğim kalmasın dedim ve oturdum ölmeden görsem nefis olur dediğim 5 yerin listesini yaptım.

Daily routine of traffic, telephone, meetings, sleeping, schedules, partying, social media and other daily stuff deters you from making a sound holiday / vacation plan. When the time comes you suddenly realize even if you have enough money and time for your vacation because you do not have a plan for where to go you get stuck.. What is there to do in the last minute? Maybe you can cycle.. If your home town is a bicycle friendly city. But if you have a bucketlist of your own, places that you wanna be than you can plan your life to do those wishes.. So I pushed myself, put aside my laziness and prepared my real, my own 5 destination bucketlist. here they are:

1.) Lasa / Lhasa, Çin / China- Lasa Tibet Budizminin ve Himalayalarda bolca bulunan Budist tapınaklarının ruhani merkezidir. Dalaylamanın yerinden edildiği “Pottala” sarayı buranın en gözde destinasyonu. Ancak Çin zor vize veriyor bu bölgeye. Dolayısıyla hayatında bir kere Pottala gören hacı olur sanırsam 🙂

Lasa is the spiritual center of Budhism and hometown of World’s Budhist temples.. The Pottala Palace where The Dalailama was exiled from is the top destination in Lhasa. even though China is providing restricted visa I suppose whomever get the chance to see Pottala is a pilgrim 🙂

potala-palace-at-lhasa

 

2.) Kyoto, Japonya / Japan- Kyoto bir zamanlar İmparatorluk Japonyasına ev sahipliği yaptı. Eşsiz güzellikteki elegan çay-evlerinde geleneksel şekilde çay sunumu alma ve tatma, Japon bahçelerinde gezme ve mümkünse gerçek kalitede kimono giyme, yer yatağında uyuma deneyimleri hayatımızda bir kere gerçekleşecek -once in a lifetime- deneyimlerden olabilir.

Kyoto once was the capital of Emperial Japan. I can not imagine how beautiful it would be to participate in a tea preperation ceremony, drink some tea, walk around in Japanese garden in cherry blossom time and if possible the chance to wear a real kimono, sleep on a hard ground mattress all thhese experiences might be once in a lifetime experiences.

kyoto-japan-best-hotel

3.) Rio de Janeiro, Brazilya/Brazil – Dünyanın en renkli karnavallarından birine ev sahipliği yapan Rio aynı zamanda güzel plajları ve gerçek kaslara (Türk Kasına gönderme yapılır burdan 🙂 sahip kadın ve erkeklerin sabah akşam koşularına ev sahipliği yapan şehirdir. Hani gönül ister ki buralarda favelalara da gidilsin. Ancak mahalle sakinleri müsade eder mi? Bunlar hep soru işareti tabi..

Rio that is the hometown of one of the most colorfull carnivals of the world is the home to beatuful sandy beaches and real  mussled men and women. I’ve heard that men and women exercise from dusk til down to get fit here. I also wish that I could get the chance to visit the favelas of the city but I am not sure if the residents of the favelas allow it or not.  

rio-de-janeiro

4.) Marakeş, Marakesh,Fas Morocco- Renkleri, labirent gibi koridorları, Avrupai olmayan mimarisi ile ilgi çekici bir keşmekeş olmalı Marakeş.

Red colored city, streets resembling to labyrenths and an architecture that is totally different than European one.. Marakesh is probably offering different styles for us to see…

 

marakes

 

5.) Havana, Kuba, Cuba – Geçmişten klasik  arabaların kol gezdiği, deniz kokusunun el emeği göz nuru puroların kokusuna karıştığı ve daha adil bir düzenin yegane temsilcisi olan bu şehri görmeden ölmesem çok güzel olur.

The capital where the retro cars are still used and where sea smell intermingles with the hand labour of Cuban cigars of a just order.. This might be a sight to see the last standing rrepresentation of a different romantic regime..

havana

 

Amsterdam..Tour de France gibin..

Hollanda ve Amsterdam “coffee shop”ları ile öyle özdeşleşmiş ki turistler bu şehrin ismini bile duydukları anda algıları açılıveriyor 🙂

Bana göre ise bu şehir bisiklet yolları ve bisiklet kültürü açısından “Dünyanın en iyi bisiklet şehri” seçilmesi ile ünlü bir kent. Her otomobil yolu yanında mutlaka bir bisiklet yolu bulunuyor. Hem de gidiş ve dönüş olmak üzere çift şerit. Bisikletliler için özel ve güzel ışıklandırmalar mevcut. Hani bizim ülkede olmayan her türlü medeni  sayılacak, bisikletli ulaşımda kullanmak için gerekli altyapı üstyapı Amsterdam’da mevcut. Bisiklet sayısı nüfustan bile fazla olduğundan her yer bisiklet her yer bisiklet.  4 Katlı bisiklet otoparkları ve 3 saniyede bisiklet çalabilecek kadar uzman bisiklet hırsızları  herhalde sadece bu şehirde vardır.

Oradaki bisiklet trafiği ise sanırsın Tour de France gibin. Sürücüler birbirinin arkasında durma, rüzgardan korunma peşinde 🙂  Hızlı bisiklet süren  ve hedefe varacakları yere odaklanan şehir bisikletli halkı en ufak bir duraksamaya veya hataya tahammül edemiyor.  Öncelik bisiklet yolunda ve bisikletlide olduğundan yaya iseniz çok dikkatli olmanız gerekiyor yürürken. Bisiklet yoluna yaya olarak adımınızı attığınız anda size bisiklet kornaları azarlar vs. ulaşacaktır. Ben burada bisiklet sürmeye cesaret edememiştim. İki sebebi vardı. Aşırı soğuk hava ve Amsterdam bisiklet trafiğine ayak uyduramayacak olmam.

DSCF1458
Sarı yanınca arkadakiler bisiklet zilini çalmıyor, bekliyor.
DSCF1428
Çiçek pazarından fotoğraf koymazsam olmaz.

DSCF1440 DSCF1480

Kançencunga’nın güler yüzlü çocukları

Kançencunga dağı 8586 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek 3. zirvesi. Hindistan ile Nepal arasında bulunan bu dağın zirvesine Nepal’ın belkide en yoksul sayılabilecek bölgesinden ve köylerinden geçtikten sonra ulaşabiliyorsunuz. Ana kamp hedefi ile yola çıktığımız rotada bizi yeşile doyuran çeltik tarlalarından, musmutlu çocukların çıplak ayakları ile takıldıkları tozlu çamurlu köylerden geçtik. Normalde çocuklara özel bir sevgi beslemeyen ben bu çocuklara hayran kalmıştım. Çünkü çocuklar sınırsız gülüyör, sümüklerini istedikleri gibi akıtabiliyor, o çelimsiz zannettiğimiz halleriyle bizim zorlandığımız bölgeleri seke seke geçiyorlardı. Bu çocuklarda inanılmaz bir rahatlık ve güç vardı. Çocukça ve çok masum bir özgüven.. Şehirli ya da batılı çocukların çıtkırıldığımlığından çok uzaklardı. Ben de belli bir noktadan sonra çocukları gözlemlemeye ve izinlerini isteyerek onları fotoğraflamaya başladım. Şu güzel ve gözlerinin içi gülen çocuklara bakın..

63707_10152454820707957_4723100219858342925_n67305_10152454822087957_7850775432139507345_n10271562_10152454825332957_1972086799132774883_n1901412_10152454824602957_2326963355507016234_n1609568_10152454821972957_6966618032256429405_n10689524_10152454825467957_1120102402796650070_n10419052_10152454824422957_5080067532714623236_n10407685_10152454821657957_8101160125037180344_n

 

Geri döndüğümde ise başka bir gezginin sayfasında paylaştığı şu çarpıcı kampanyayı gördüm.

10689651_1512437915661651_4549974703117780377_n

Bu kampanya Kamboçya için hazırlanmış bir kamu kampanyası. Bu dilemmayı sizlerle paylaşmak istedim.

 

İtalya’da beş köy, beş aşk :Cinque Terre

olanbiten (4)

Nedendir bilmem ama “yurtdışı tatil” deyince hep akla ilk Roma gelir. Galiba vakti zamanında  Audrey Hepburn’lü Vacanza Romana filmi ile iyi PR yapmış İtalya  ve Roma akıllarda iyi tatil diye bir yer edinmiş.

Bendeniz ise İtalya ile ilgili ilk yazımın mutlaka Cinque Terre olmasını istedim. Çünkü içinizi kıpır kıpır edecek romantik* alanlara, inanılmaz doğal güzellikte kıyılara ve mini mini trek rotalarına sahip bir bölge burası. En önemli özelliği ise köyler arası ulaşımın sadece trenlerle yahut yürüyüş ile yapılıyor olması.

10527670_10152224724262957_7059851020300517902_n
Tren yolculukları öyle güzel ki.. Tren çok sık tünellere giriyor.
10360345_10152224723527957_1875706827759977434_n
Riomaggiore Monteresso’ya yürüyüş rotasından bir fotoğraf.
10342415_10152224750502957_1344373014591903527_n
Vernezza -Manarola köyleri arasındaki yürüyüş yolunun başlangıcından Vernezza köyü manzarası.

Cinque Terre İtalyanca’da beş köy anlamına geliyor. Riomaggiore, Vernezza, Manarola, Corniglia ve Monterosso köylerinden oluşuyor. Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş evler, estetik keşmekeş yaşam stili ve şirin kayıklara ev sahipliği yapıyor bu köyler.  Henüz Amerikalılar dışında çok tercih edilen bir destinasyon olmadığından gerçek İtalyanlar ve onların gerçek yaşamlarına tanık olabiliyorsunuz.

İtalyan sahillerinin güzelliği, bakımlı balıkçı kayıkları, üzüm bağları, limon ağaçları, renk renk begonviller, şarap, insanların neşesi bir araya gelince aşk olmaz da ne olur? Bu aşk’ın en kıymetli malzemesi ise köyleri birbirine bağlayan tren yolculukları. Tren’in düdüğünü duyduğunuzda sevdiğinize kavuşmak için yola çıkmaya hazır oluyorsunuz…

Yemek açısından asla sıkıntı çekmezsiniz. Pizzalar, deniz ürünleri ve şarapseverler için Toscana bölgesinin leziz şaraplarını kolaylıkla iyi fiyatlara bulabiliyorsunuz. Benim oradaki en sevdiğim yemek mekanı Vernezza’daki Geleteria (Dondurmacı) oldu. Yerini tarif etmeyeceğim çünkü önünde bekleyen insanlardan ve dükkanın etrafında mutlulukla dondurma yiyen turistlerden kapısını bulmanız hiç zor olmayacaktır. O dondurma öyle efsane bişey ki bir seferinde üst üste 18 top yemeyi başardım. Üstelik bu 18 topun her biri farklı aromaya sahipti. Genci yaşlısı, yerlisi yabancısı herkesler dondurmayı yalayarak yemenin tadına varıyor desem abartmış olmam.

Tren ve yaya yolu dışında öteki ulaşım metodları zor -Riamaggiore’de karayolu var- başka bir deyişle seyrek . Dolayısıyla bu beş köy doğa sever yürüyüşçüler için bire bir..  Yürüyüş rotaları- daha doğrusu patikaları-  yer yer tepe yamaçları üzerinden , sık sık yamaç sırtlarından , bazen sahillerden, şarap bağlarından geçmece şeklinde. Tabi bu patikalar dik yamaçlarda olduğundan sık sık toprak kayması, erozyona uğruyor. Dolayısıyla yürümek için yola çıkmadan önce mutlaka yolun açık olup olmadığı teyid edilmeli. Bazı noktalara check point yerleştirilmiş ve geçmek için 7€ gibi bir ücret ödüyorsunuz.

1976961_10152224723662957_4917823858108174594_n
Manarola köyü
10421301_10152224723307957_2861495263148065012_n
Kayıkların hepsi İtalyan şıklığını yansıtan örtülere sahip.
10406537_10152224750752957_2949632621037555145_n
Bu geçit sahil – Vernezza köyü arasında.
10527349_10152224752672957_4591828645771217555_n
Montorosso köyü

10373497_10152224724047957_3305314238439033214_n 10482596_10152224723577957_983343083206728927_n 10491194_10152224724157957_6045044164508585629_n 10527506_10152224752822957_734965680055451493_n 10530929_10152224747842957_2961339013321399114_n 10556288_10152224723342957_7161883439192822322_n 10557244_10152224748097957_5788734215546878855_n 10557292_10152224747582957_5173858608746405290_n

Cinque Terre La Spezia iline bağlı ve aslında baktığımızda bu il pek çok destinasyona sahip geniş bir bölge. Amma velakin gel gör ki bizim ahali tutturmuş bir Portofino diye sadece Portofino’ya gidiyor Cenova üzerinden. Sonra bir bakıyorsunuz Portofinoda her yer Türk İtalyan yok :).  Akabinde Portofino’da kahve keyfi paylaşımı yapmak isteyenler latte diye kahve sipariş edip karşılarına süt gelince ama aaaa ben süt siparişi vermemiştim sütlü kahve istemiştim gibilerinden vukuatlar yaşıyorlar. Efenim lütfen yapmayınız etmeyiniz. İtalya’da latte sipariş ederseniz masanıza sadece süt gelir o da kahve içermez. Kahveseverler aman diyeyim.

*Yazar burada hem Romantizm akımını hem de anlam kötülmesine uğramış hali olan Romantikliği kast etmektedir.

Romantizm akımını şu resim çok güzel ifade ediyor. Bir de alta bir tanım ekledim.

Caspar_David_Friedrich_-_Wanderer_above_the_sea_of_fog

1790‘dan yaklaşık 1850‘ye kadar Avrupa‘da edebiyatın müziğin felsefenin görünümünü köklü bir şekilde değiştiren ve resimde bir yenilenmeye yol açan romantizm (fr. romantisme), belli bir tanıma girmeyen niteliğini korumakla beraber, var olmanın özgür bir ruh hâlini işaret etmektedir. Ortaya çıkışında ise 1789 Fransız İhtilali sonrasındaki toplumsal, siyasal ve düşünsel yapının etkileri vardır.

Yeşil seyahat; Midilli’de pisiklet queyphi

Sizin de kurban bayramlarını uzakta geçirip kendi kendinize kalma isteğiniz var ve paranız mı az ? O hal  iyisimi  yakın komşularımızdan biri olan Yunanistan’a gidelim. Ama bu sefer çok büyük bir değişiklik yapalım. Bisikletimizi alalım.. Bisiklet yakıt istemez, mama istemez, feribotta yanınızda götürdüğünüzde sizden ek ücret istenmez ama sıkı durun ,,, sizi taşıyabilir.. Daha ne isteriz ki hayattan?

Neyse , Ayvalık’tan kalkan Midilli feribotuna bisikletimizle atlayıp balıkların limanda bile kımıl kımıl yüzeyde yüzdüğü Mythillini’ye geçiyoruz. Kasaba dar sokakları, sempatik kafeleri, kilisesi, frappeleri ile tam bir mini Yunan kenti havasında. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen güneşin tadını ekim ayında da rahat rahat çıkarırsınız, Rum taş evlerinin arasında dolaşırken de serinlersiniz.

Bir de bakmışsınız her yerde Türkçe konuşuluyor, kafelerde Türkçe menüler var vs.. Türkler Mythillini için önemli gelir kaynaklarından biri.. Gitmeye devam.

E biz hani buralardan uzaklaşmaya çalışıyorduk.. Orası da Türkiye gibi diyorsanız elinizde bisiklet var ve saatte ortalama 15 km ile uzaklaşmak mümkün herhangi bir yöne :).. İki yön var .Birincisi Ouzo içkisinin en meşhur cinsinin yapıldığı Plumari yönü diğeri ise adanın kuzeyinde yer alan plajları ile ünlü Petra kasabası. Biz Petra yönünü tercih ettik.

20141006_161117_000
Kıpraşan balıklar ve Mythillini
20141006_140424
Bu evin yanına bisiklet çok yakıştı

Bisikletli manzara sahiden eşsiz çünkü yavaş gidiyorsunuz ve gözlemleyebiliyorsunuz. Zeytin bahçeleri, taş evlerden oluşan köyler, köy kahvehaneleri önünde oturuşan yaşlı bastonlu amcalar, deniz izlemeye gelmiş yazar kılıklı entellektüeller.. Ne ararsanız var gibi. Aslına bakarsanız Ege köylerinden hiç mi hiç farkı yok . Yalnızca burada evler gözünüze BETON, BETON diye baağırmıyor.. Taş ev olmalarına rağmen çok estetik ve şirinler. Her bir evde bahçe var ve bahçe estetiği, bahçe bina kombinasyonu estetiği  göz dolduruyor.

Yemekleri de başka yerlere kıyasla çok çok iyi. Deniz ürünleri çok bol ve fiyatları uygun. Dolayısıyla seçimler hep deniz ürünlerini tüketmek yönünde oluyor. Hele o Grek salata  yok mı? Yani devv  feta, kekik, zeytinyağı, koca koca doğranmış domatesler, biberler ve soğan bu kadar lezzetli olabilir mi? İnanılmaz! Midilli’de zeytini denizin içinde salamura ediyorlarmış tadı bana biraz yabancı ve uzak geldi.

20141005_143707
İşte böyle bir koyu baştan başa bisikletle geçebilir yorulunca da bir pansyionda konaklayabilirsiniz.

20141006_160747_00020141005_090214

Globalliğe direnen kaotik güzel: Katmandu

Dünyadaki her yerin “Globalleşme” adı altında hızla aynılaştığı bir dönemdeyiz malumunuz. Ancak daha hava alanına vardığınız anda farklılığını hissettiren, kendi geleneklerini binlerce yıl sürdürmeyi başarmış bir ülke var: Nepal. Fes gibi ancak biraz daha ince, uzun yapıya sahip geleneksel Nepal takkelerini giyen memurlar uzun vakit harcandığı belli olan yoğun tahta işlemeli karşılama bankoları arkasında karşılıyor sizleri. Havaalanından çıkınca Katmandu keşmekeşi hemen sizi turist olarak algılıyor. Turistlere özel (b)indirimli fiyatlarla sizlerle saatlerce pazarlık yapacak taksilere rastlamak mümkün. Herhangi bir araca bindiğinizde yol arkadaşımın deyimi ile trafik genelde soldan, sık sık sağdan ve belirsiz aralıklarla ortadan veya kenardaki bir noktadan akabiliyor. Sayısız motosiklet, çıplak ayaklı yayalar, inekler vb. diğer hayvanlar ile birlikte ilerlemeye çalışıyorsunuz.

DSCF0289
İnekler meydanda serbestçe dolaşabiliyor.
DSCF0217
Tahta oyma kapı örneği.
DSCF0220
Trafik genelde soldan, sık sık sağdan ve belirsiz aralıklarla ortadan veya kenardaki bir noktadan akıyor. Yani nerden aktığı belli değil. Özellikle motosiklet kiralamayı düşünenler bu şehir trafiğinde çok dikkatli olmalı.

Katmandu’da geçireceğimiz ilk gün haydi tapınak turizmi yapalım diyerek Unesco tarafından dünyanın 7 harikası arasında gösterilen Durbar square’e gitme hedefi ile tütsü, ter ve ekşi karışımı kokan dar sokakların arasında ilerlemeye başladık. Muson yağmurlarının bitişini kutlayan ve Ekim ayının ortasondan itibaren festival üstüne festival düzenleyen Nepallilerin ara sokakta gerçekleştirdiği minik bir kutlamaya denk geldik. Shiva’nın kızgın hali Bhairap kostümü giyen bir Nepalli masumiyet simgesi bir çocuğu davul ve farklı tarz bir zurna ile dans eşliğinde kovalıyordu. Masumiyet yakalanmadı ama ben kötü tanrı Bhairap tarafından yakalandım! Denk geldiğimiz ikinci kutlama ise Kumari’nin yağmur mevsiminin bitişini kutlamak üzere dışarı çıkmasını da içeren kutlamalarla dolu  “Dashain” festivali törenlerinden biriydi. Yağmur mevisimi bitince zaten sürekli kutlamalar yapan Kathmandulular yaşayan tanrıça olarak nitelendirdikleri kumari’yi görmek için Durbar Square akın  etti. Onun bir bakışını yakalayabilirlerse kutsanacaklar, onu görmeyi başarabilirlerse o yıl verimli ve iyi geçecekti.

DSCF0320
Kumari için heyecanlı bekleyiş
DSCF0325
Mutlu son – Kumari (yaşayan tanrıça) nihayet görünür.

Durbar Square’de başka ne mi var? Tapınak, tapınak, tapınak ve tapınak. Çok tanrılı inancın bir sonucu olsa gerek her tanrı (tanrısal varlık demek daha doğru olabilir) için ayrı tapınak yapan Nepalliler Durbar Square’i (Saray Meydanı anlamına geliyor) tamamen tapınaklarla doldurmuşlar. Bize tapınakların alt kısmı değil de üst kısmı daha ilginç geldi. Tamamen tahta işçiliği ile yapılmış katlardan, minik minik tahta boşlukların arasından ve yine minik tasarlanmış pencerelerden dışarıyı izleyebiliyorsunuz. Tapınakların altlarına iliştirilmiş kırmızı eteklerin rüzgarda sallanmasını görmek te çok hoş. Bu salınımlara Katmandu vadisinin çok yakınlarında başlayan yüksek dağların ihtişamlı görüntüleri de eklenince manzara gizemli, ürkütücü ve mistik bir hal alabiliyor.Eski durbar’ın (saray’ın) en üst katına çıkıp Katmandu’nın tamamını 360 derece görmek mümkün.

DSCF0280
Hindu’lar ibadet için tanrılara pirinç veya başka yiyecekler ve çiçekler sunarlar. Yani tanrı heykellerinin yanına bırakırlar.

DSCF0298 Şehrin kuzey tarafında yer alan tapınağa “Budha” tapınağına gittiğinizde ise farklı bir ortam ile karşılaşıyorsunuz. İşte burada Tibetliler kim, Dalai Lama kim? gibi pek çok soruya cevap bulabiliyor Hindular ile farklarını gözlemleyebiliyorsunuz. 1940’lı yılların sonunda Çin işgali ile beraber bulundukları bölgeleri terk edip Katmandu’ya sığınan Tibetliler buraya ulaşmalarını kutlamak ve Budha’ya olan bağlılıklarını göstermek için Budha tapınağını inşa ederler. Onlar için elzem olan dört element : Su, toprak, ateş hava sırasıyla bu tapınağın katmanlarını oluşturuyor.Yüzlerce Tibetli rahip hala Katmandu’ya günler aylar süren yürüyüşlerle gelerek bu tapınağın etrafında dönerek, tespih çekerek ve namaza çok benzeyen bir usulde ibadetlerini gerçekleştiriyorlar.

DSCF1081
Last Airbender Avatar çizgi filmini izleyenler de bilir. Budizm temelinde sırasıyla su, toprak,hava ve ateş vardır. Buda tapınağı bu 4 elementi temsil eder.
DSCF1095
Ellerinde büyük tespihlerle Buda tapınağında ibadet eden Tibet’li kadınlar.

Katmandu sokaklarında yürürken turist olduğunuz çok belli olduğundan sizlere bir şeyler satmaya çalışan kişiler sırayla size yanaşıyor. Biz rehber ve eşyalarımızı taşımak için “porter” (hamal) tutmamaya kararlıydık ama Katmandu sokaklarında o kadar çok sıkıştırılıyorsunuz ki bir rehberi sadece bu kişileri başımızdan savmak için kullanmak mantıklı gelmişti. Thamel en çok turist çeken alışveriş bölgesi diyebiliriz. Burada her marka dağcılık kıyafeti, malzemesi bulmak mümkün. Envai çeşit Nepal yöresel kıyafetleri, tütsüler , hediyelik eşyalar… Ne alınmak istenirse istensin pazarlıksız hiçbir şey alınmamalı. Sadece 2 dükkanda etiketli satış uygulamasına denk geldik. Onlar da kendilerine “Fair Trade” (Adil Ticaret) ismini uygun görmüşler. Ne içmeli: Bu şehirde ve ülkede ne içmeli sorusu ne yemeli sorusundan daha önemli. Su kaynakları kirlenmekte olduğundan özellikle o bölgede yaşamayanlar sularını dezenfekte ederek içmek durumunda. Biz seyahatimizin her aşamasında litrelik sularımızı klorlayarak içtik. Satılan sular ozonlanmış ve işlenmiş sular. Doğal ve temiz kaynak suyu bulmak pek mümkün değil. Ne Yemeli: “Ice and Fire “ adını taşıyan dondurma ve pizza bulabileceğiniz güzel bir restoran. Genelde burası bir turist çekim merkezi o yüzden yer bulmak zor olabiliyor. Kahvesi pahalı ama nefis.  İstediğiniz gibi kahve bulmak kolay olmayabiliyor. Daha çok sütlü çay tercih ediyorlar. Bir çok Hint restoranı var buralarda körili sebze, tavuk ve hint ekmeği yenebilir. Esas ana öğünümüz Nepal yemeği olan ve sade pirinç pilavının üzerine mercimek çorbasının dökülmesinden oluşan ve neredeyse her restoranda farklı biçimlerde servis edilen “Dal Bahat” oldu. Çok doyurucu, değişik ve güzel bir lezzet. Üst üste dal bahat yediğimiz çok zaman oldu. Bu yazıyı 2011 Kasım ayında yazdığım şekli ile aynen paylaşıyorum. Şimdi düşününce Kathmandu ve Nepal ile ilgili çok fazla detay var. Pashupinath tapınağı,  Maymunlu tapınak, Tibetliler, Himalaya tuzu, Dalai Lama, Trekker Turistler, Backpacker , Pokhara vs. liste uzadıkça uzuyor. Vaktim oldukça paylaşmaya çalışacağım.

Stokholm ve kemik titreten İskandinav soğuğu..

Tam da İstanbul’da yağmur yağmaya başlamış ve havalar soğumuş iken haydi özlemle soğuk havaların güzelliğini analım. Zaten şu an herkes battaniye altında sıcak kahve içtiğine göre kemik üşüten ayaz soğuklarından bahsetmek yerinde olur. Benim gerçekten soğuğu kemiklerimde hissettiğim yerlerden biri İsveç başkenti Stokholm oldu. Geçtiğimiz sene aralık başlarında görme fırsatı bulduğum kentte True Blood izleyenler bilir Eric Northman tipli uzunn abiler şortları ve uzun boyları ile sokaklarda koşarak güzelliklerini sergiliyorlardı. Etrafta herkes o ya da bu biçimde boş zamanlarını spor yaparak değerlendiriyor. Eh eh toplu taşıma o kadar pahalı ki insanlar mecburen işlerine veya bir yerlere koşarak gidiyorlar…

Sabahları güneşin doğması uzun sürüyor ve ışınlar eğik açıyla düşüyor dolayısıyla çok güzel alacakaranlık sahneleri gözlemleyebiliyorsunuz. Bakınız mesela şu fotoğrafı sabah saat 9’dan sonra çektim:

1468555_10151800566682957_525967370_n

Güneş aralık ayında saat 14:30 itibari ile bitiyordu dolayısı ile güneş ışıklarından az faydalanıyor bu kent. Ama bu daha az şeyler yapacaksınız anlamına gelmiyor. Şehir 7 tane ada üzerine kurulmuş -stock çok, holm ada demekmiş- ve köprülerle birbirine bağlanmış bir konumda olduğundan mutlak surette adanın hangi yönünde kara bağlantıları var diye görmek üzere elinizde harita bulundurmalısınız. Eğer benim gübü yürümeye epey vaktiniz varsa kaybolmayı deneyin tabi.. Elbette bir yerden sonra adanın tamamını yürüdüğünüz için köprüyü göreceksiniz.

Şehrin kraliyet sarayı yakınlarında gamla stan diye eski kent bulunuyor. Dar sokakları ve iskandinav mimarisi, thor gölgesi, ikea’da satıldığını gördüğünüz çiçekleri burada etrafta saksılarda sokaklarda görebiliyorsunuz. Ben gittiğimde kilise etrafında Christmas partileri ve sıcak şarap günleri başladığından o nefis tarçınlı karanfilli şarap ve cinnemon roll’lardan yiyerek musmutlu iki gün geçirmiştim güneş saat 14:30’da batsa bile.

598488_10151808889902957_739788193_n
O soğukta ancak bu sıcak şaraplardan birini içerek ısınırsınız.
20131201_133430
Christmas pazarı

En çok beğenerek yaptığım şey archipalao turu oldu /çoklu ada gibi bir anlam taşıyor bu kelime de/. Bunun için İsveç’lilerin standart vapurlarından birini kullandım.O seyahatten de bir iki kare paylaşayım.

20131202_09132720131202_092433

Bir de şehrin devv parkı djurgarden’da çok güzel yürüyüş, koşu ve bisiklet parkurları mevcut. Kentin her yerinde bisiklet hava istasyonları da var ve çok şık yapıya sahipler. Bisiklet dostu bir kent olduğunu ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. Raslantı mı bilmiyorum ama konuştuğum her insan İngilizce biliyordu.

Buraya gitmişken mutlaka bir buz hokeyi maçına gidip o maçlarda taraftarların çılgınca hard rock, heavy metal dinleyerek destek vermelerini görmeniz gerekli. İnsanın inanası gelmiyor,  ACDC dinleyerek maç izledim yahu!

Yalnız seyahat edilebilecek en güzel destinasyonlardan biri idi bana göre. Bir de North Face montu giyen dilenci abi vardı. Enetersan enstantane.

20131203_15414620131202_1138001394424_10151800566832957_1153631525_n

Hobbitist yaklaşımlar, Temple Bar Dublin

Dublin’in artık marka olma ötesine geçmiş turistik yerlerinden bir tanesi de Temple Bar. William Temple adlı vakti zamanında Trinity College müdürlüğünü yapan kişinin bölgeye taşınıp burayı ufak ufak düzenlemesi ile başlamış herşey.

SAMSUNG

Bölgenin bulunduğu yerde nehir olduğundan eve suların taşmaması amacı ile bariyer (barrier) kurulması gerekmiş ve onun kısacası da bar kalmış. Yani aslında Temple Bar kelimesi 17.yüzyılda  Temple Barrier –Temple Bariyeri-anlamı içeriyormuş.  Bar kelimesinin bira ve içki içilen, eğlenilen yer olarak anılmasının temelleri de belki William amcanın bar’ına dayanıyordur.. Belli olmaz bu işler 🙂

Irish Bar ve Temple Bar’ın barlar içindeki  yeri ayrıdır. Şimdilerde bu barlar sokağı  Turistik olarak gittiğiniz İrlanda’nın uğramadan edemeyeceğiniz bir yeridir. Temple Bar’ın kendisinde 6-7 farklı yerinde 24 saat kesintisiz müzik var. Müzisyenler geliyor müzisyenler gidiyor. İçine girdiğinizde bir bakmışsınız yanınzdaki biri sizinle sohbet etmeye başlamış. Üstelik havadan sudan da değil direk futbol veya komşunun çimine zarar vermesi ya da kara borsa gibi konulardan giriş yapıyorlar. Biralarını içince de çekip gidiyorlar. İsim veya telefon almak yok sadece “see you” var. Pek bi içten.

SAMSUNGSAMSUNG

Sokaklarda sıra sıra barlar ve envai çeşit mekan bulunuyor. Bu bar ve mekanlar, içinde armutlu sodalı, pilsener ve red ale’ın nefis enfes çeşitlerini bulabileceğiniz tam bir bira cenneti. Temple Bar’da bira içmek birazcık maliyetli – 6 Pound- ama yanında gelen Irish Folk müzik ve biranın enfes tadı bir anlığına biranın pahalılığını unutturabiliyor. Benim favori biram Smithwicks oldu.. Dark ale sevenlere şiddetle önerilir.

Temple Bar’ın diğer bir güzelliği ise barların dışlarının Hobbit’istik sevimlilikleri ve renklilikleri. Bu kadar şeker rengi bir arada görmek göze de hitap ediyor gerçekten.

SAMSUNGSAMSUNGSAMSUNGSAMSUNG

Dublin Trinity College eski kütüphane kokusu

Şimdiye kadar kütüphane kokusu nedir tecrübe ettim sayılır. Ama Trinity College Long Room (Uzun Oda) kapısından girdiğim an parşömen, kağıt, kitap kokusunun yanında Johnotan Swift, Oscar Wilde, Shakespeare, Lord Byron kokuları da burnunuzu pinçikliyor. Tabi ki öyle bir kokuyu bildiğimden değil ama rutubete karışmış eski kitap kokusu ortamı sizi  bir anda bağımsız, asi, entellektüel İrlandalı havasına sokuveriyor.  Havadaki tarih kokusuyla birlikte “Irish Proclamation of Independence” İrlanda Bağımsızlık Bildirgesi  ile de bağımsızlık kokuları  yayılıyor. Bu bağımsızlık bildirgesinin bende yeri ayrıdır zira IRISHMEN AND IRISHWOMEN diye hitap ederek başlıyor. Merak edenler için bildirgenin tam metni şu linkte mevcut: http://ireland.iol.ie/~dluby/proclaim.htm

SAMSUNG        trinity12  SAMSUNG

Trinity College Long Room’a geri dönecek olursak  Vertigosu olanların uzak durmasını öneririm. Çünkü upuzunnn, yüksek, hacimli  ve her yeri eski kitaplarla dolu bir oda bu. Yaklaşık 200.000 eski  kitap barındıran bu eski kütüphanede kitaplar, her bir pencere etrafında oluşturulmuş dev odacıklarda saklanıyorlar. Bu dev odacıkların her birinde üç tarafa yığılmış kitaplar bizim dört kat diye tabir edebileceğimiz yükseklikte. Ortadan demirle desteklenen merdivene tırmanan kütüphane görevlilerinin yükseklik korkusunun olmadığı kesin. Bir de tarihi bir demirden merdivenler var döne döne kitapların arasına çıkan…

kıvrılanmerdivenaradetay

Kitap toplama konusunda İrlanda lordları İngiliz lordlarından geride kalmak istememiş dolayısıyla 1700’lü yılların başlarından itibaren biz İngilizler kadar kültürlü ve takipçiyiz diyebilme adına kolleksiyonerliğe başlamışlar ve ortaya Trinity college eski kütüphanesi gibi bir sonuç çıkmış. 1850’li yıllarda tüm raflar tamamen dolmuş.

detaykitaptrinitycam arkasındakitaplarSAMSUNG

Bana göre kütüphanenin en önemli kısmı üst kat balkonda bulunan “masterpiece reading room”  eski eser okuma odası. Düşünebiliyor musunuz? Bazı insanlar var.. O insanlar belki de bir eski kitabı ilk defa okuma ve ne olduğunu çözümleme şansına ulaşıyor. O insanların muhtemel heyecanını o “masterpiece reading room”un sadece görünüşü bile yansıtıyor. Hafif öne ve aşağıya eğilmiş büyük masalar ve koyu yeşil büyük abajurlar kütüphane ziyaretçilerine nanik yapıyor. Bizi görürsünüz ama asla bizim üzerimizde kitap okuyamazsınız dercesine…

SAMSUNGSAMSUNGSAMSUNG

Ana galeri ünlü simaların tam 14 adet büstü ile süslenmiş. Koridorda yürürken onlardan feyz almak için kendileri ile bakışıyorsunuz. Ben Shakespeare ve Johnotan Swift’inki ile özellikle gözgöze gelmeye çalıştım.

SAMSUNG

Kütüphanenin en eski kitapları 1500’lerin ortalarında yazılmış Book of Kells’tir. Sahiden Keller oturmuş kitapları günler, aylar ve yıllar süren süslemeler ve muhteşem yazı stilleri ogham ile kaleme almışlar. Bu kellerin kitaplarını tamamlamak değil bir nesil on nesil sürmüş. İçeriği tahmin edeceğiniz üzere İncil. Bir de burada dünyanın ilk notasını içeren kitabı cam arkasından görmek mümkün.

Sulara gömülü güzellik “Halfeti” / Halfeti a beauty within waters – Şanlıurfa Turkey

Şanlıurfa’nın en uzak ilçesi Halfeti’nin eski yerleşim bölgesi, şimdilerde Birecik barajının suları altında başka yaşamlara ev sahipliği yapıyor. Siyah gül’ün yetiştiği tek yerdir. Siyah deniyor ama gül çok çok çok koyu kırmızı bir renk gibi… Kimsenin artık yaşamadığı taş evler ve sular altında kalan köy görülmeye değerdir.

Çoğunlukla romantik ve anarşist duygularla yaklaşıyoruz GAP projesine. İnsanların yaşamlarını yıktı, evlerinden etti şimdi o insanlar nasıl geçinecek gibi.. Ben de Halfeti’yi gördüğümde  mavi yeşil Fırat suları arasından yükselen evler, cami, mezar taşları bana sadece yok olmuşluğu hatırlattı. Aklımdaki tek söylem burada bir yaşam vardı ve o yok oldu. Şimdi sadece bu “yarım” geçmişi “tekne turu” aracılığı ile gezerek görebiliyoruz.

The furthest county  of Şanlıurfa, Halfeti is an ancient residential area nowadays under water of Birecik dam. Halfeti is home to other type of species than humans right now 🙂 and it is home to  unique Black Rose. It is actually a very dark dark red rose but still a different one 🙂

images
Black rose

Nobody lives in Halfeti anymore but the stone houses, village itself and the mosque remaining underwater worths seeing.

When I traveled to Halfeti I sensed destrunction only. There was a life once in this village and now it is gone. The people were forced to move to the new Halfeti on a hill side.

IMG_0045

Ama bu “yarım”lık o kadar güzel görsel öğeler içeriyor ki.. Bir yandan Fırat sularının mavi, yeşil, koyu mavi, lacivert arası renk değişimleri, öte yandan karada tarihi kalıntıların yanında yeniden başlayan, devam eden yaşamın yeşilleri. Kısaca demek istediğim yok olduğunu düşündüğümüz hayat aslında yok olmadı, tekrar başka biçimde başlıyor ve belki de şu an o kadar turistik hale gelmesinin temel nedeni yeniden başlayan hayatı gözlemleyebilmektir.

 As the Euphrates water turned from green to blue and to dark navy you can see the ancient stone houses the mosque under the water.

Now the village is one of the most famous touristic destinations in the Eastern part of Turkey.

IMG_0039IMG_0064

Zaten eski Halfeti’de yerli turistten çok yabancılara rastlıyorsunuz. Almanı, Fransızı bizden daha iyi geziyor hatta yerleşen yabancıların olduğu bile söyleniyor.

 

 

IMG_0034IMG_0035

Geçtiğimiz günlerde Halfeti, öldürülen iki motosiklet sever ile tekrar gündeme geldi. Umarım bir an önce failleri bulunur ve bu güzel şirin “yarım” belde bu güzelliği ile anılmaya devam eder.

Tahran’ın özgürlükler kafe’si (kafes’i) / A coffee shop of freedom in Tahran

Tahrana adım atar atmaz yoğun bir gaz, toz ve kirlilik bulutu sizi selamlıyor. Ambargonun etkisiyle oluşan siyasi bulut mudur bilinmez ama kirlilik şehrin üstüne kabus gibi çökmüş. Sık sık resmi kurumlar ve okullar hava kirliliği dolayısıyla tatil ediliyor. Neyse ki yakınlarda insanların temiz hava almak üzere kaçtığı  Elbruz dağlarının eteklerinde Darband var. İnanılmaz ama gerçek ..Buradan şehrin kirliliğini izleyip nispet yaparcasına temiz hava alabiliyorsunuz. Ayrıca Darband çok popüler bir trek rotasının başlangıç noktası. Kadınlı, erkekli, yabancılı, yerlili dağcılar sırtçantalar sırtlarında, elllerinde batonlarla buradan yürüyüşlerine başlıyorlar. Çoğunlukla kadın dağcı görmek beni çok sevindirmişti. Neyse.. Benim Tahran ile ilgili şu an değinmek istediğim nokta Özgürlükler Kafe’si. Kafe’nin adı bu ve Kadıköy’ün komün kafelerini andırıyor. Şehrin ana caddesinde yürüdükten sonra (sağ tarafından erkekler, sol tarafından kadınlar yürüyor ama bu sözlü kurala pek uyulmuyor)  2. katta sıradan bir kafe burası. Özelliği ise başka hiç bir türlü reklama ihtiyaç duymadan insandan insana aktarılarak bilinmesi.  Yani önünde dev ışıklı bir pano yok. Kafe olduğuna dair bir ibare de yok.  Kaldığımız otelde resepsiyondaki görevliye biz kahve içmek istiyoruz, nerede içebiliriz diye sorduk. Haritadan bize bir bina işaretledi karşısında bir ağaç var dedi ikinci katına çıkın, tabela görmeyeceksiniz ama kapıyı itin. Batı tarzında bir kafe burası dedi. Filtre kahve bile bulabilirsiniz hatta diye de ekledi. Bir kahve sever olarak tabi çok mutlu olup hemen aramaya koyulduk, kolayca da bulduk. Burası gizli bir kafe, belki de devlet yetkilileri bilse kapatacak. İlk bakışta sevgililerin buluşma noktası olarak işlev görüyormuş gibi bir izlenim veriyor. Ama çoğunlukla siyasi fikirler, özgürlük ve idealler ile ilgili paylaşımlar var ortamda. Kağıtlara yazılan dilekler, şiirler veya manifestolar ya çamaşır ipine asılıyor ya cam ile masa arasına sıkıştırılıyor ya da doğrudan duvara resmediliyor. Konserler, toplantılar ve duyurular duvarda yapıştırılan posterler veya ilanlar aracılığı ile yapılıyor. Google’ın bile yasak olduğu bu ülkede iletişim bize göre çok farklı kanallardan kağıt kalem, bakış ve resim ile devam ediyor.

Tahran has a different air and persona than the the rest of the whole world. Imagine a life without Google 🙂 imagine a life where women do go at the back side of public transport..But still it has a beauty of it’s own worth seeing and feeling. When you step in the city itself an air of dust and pollution greets you.  I cant say if it is because of the political embargo or not but the pollution is a serious problem there. From time to time schools and public buildings get a vacation because of air pollution. Luckily Tahran is close to Darband, Elbruz mountain where most of the people do go to take some fresh air.. From this point you can view the city from top and it is the starting point of a famous trail among Iranian and foreigner mountaineers. A lot of women, men, foreigner and local mountaineers do pass by and it is nice to see strong Iranian women doing mountaineering. Anyways.. The point I want to make about Tahran is the Westernized so to saycoffee shop. After you walk by in the main street of Tahran ( men do walk from the right hand side women from the left however not many people do obey this rule)  it is in  second floor of a building.  The fact that makes this coffee shop interesting is that there is no signboard at the front, people find the place by word of mouth. If you ask to the reception where you are staying that you want to drink western type coffee they’ll probably lead you. When we asked to our reception at our hotel the guy pointed a building on the map said there is a big tree accros the street 🙂 and get to the second floor. He added that we would not see a signboard but we should push the door.. We found it very easily.. DSC01485 DSC01487DSC01483

İnsanlar burada kafeste yaşıyor gibi görünüyor ama o kafeslerin içindeki hareket ortamlarını kendileri belirliyorlar gibi gelmişti bana..  I felt that even though people here do seem to live a life in a  cage they define their freedom within the area designated for them and they use it to the fullest

. DSC01488DSC01489

Bu iki kadın figürü kafenin duvarlarını süslüyor. Ressamları aynı.Kadınlar sadece resimlerde zarif değiller, gerçekte de alımlı sürmeleri ile oldukça sade ama şık görüntüleri var. Ressam kadının gözlerinin güzelliğini yansıtamayacağını düşündüğü için genelde çizmekten imtina etmiş. Bize kahvemizi getiren garson böyle söylemişti. Göz güzelliği çizilemez diye.. Onu hayal etmek bize kalırmış artık…  For example the artist of above figurines is the same.  The Iranian women are not beautiful only in these pictures but they are as beautiful and charming in real life with all the kohl they war on their daily life..  The artist above felt that he would not be able to convey the beauty of the eyes so he avoided detailing the eyes. This was what the waiter had told us.. he added that it is impossible to draw or paint the beauty of the eye.. It is left to the spectator to imagine them 🙂

İrlanda’nın koyunu sonra çıkar oyunu

Hani yeşilin ve çimlerin ferah güzel, pozitif bir yönü vardır. İyi hissedersiniz çime basınca, böyle kötü elektrik ayağınızdan olduğu gibi akar gider.. İşte çimlerin bu pozitif etkisini 20 ile çarpın İrlanda’nın çimlerinin etkisini belki yakalar. Yani öyle çıplak ayakla falan da basmanız gerekmiyor, salt gözlerinizin o çimleri görmesi yeterlidir.  Hele sabahın ilk ışıkları ile üzerinde kırağı damlaları birikmiş çimler var ya… Yeme de yanında yat :). Şu fotoğraflar çimlerin güzelliğini yansıtmaz ama belki bir fikir verebilir:

547443_10151718992177957_1892865448_n
Çim
1486830_10151817031192957_639214731_n
Çim ve Dere yanyana
1380091_10151718992777957_181562745_n
Enfes deniz manzarasında otlayan koyunlar ve çimen
1395793_10151704510107957_156926593_n
Cliffs of Moher çimi

İşte İrlanda’nın koyunları bu güzellik tarifi zor çimlerle beslenen, sabahları kırağlı ortamlarda zıplayan, birbirlerinin çimini kıskanmayan süper mutlu koyunlar. Hayvanlar, bir türlü beslendikleri çimlerden kafalarını kaldırmıyorlar. Homini gırtlak yiyorlar. Yağmur, yağmur, yağmur demeden ( yağmur, kar, çamur diyemiyorum sadece yağmur var) kafalarını kaldırmadan o şekil yaşayıp gidiyorlar. Büyük bir ciddiyetle yaşıyorlar. Sincaplar gibi mesela, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbirşey beklemeden. Yani bütün işleri güçleri yaşamak.

1460964_10151817030427957_2062081085_n
Asilzade koyunlar
1483373_10151817029922957_1519413818_n
Mee
1381881_10151718992357957_2130392090_n
Cam arkasından yağmurda da kafalarını çimlerden kaldırmayan mutlu koyunlar

Tahmin edeceğiniz üzere İrlanda’nın koyununu çok sevdim. İnsanlar orada koyunlarına bile birey gibi davranıyor. Genelde eti yerine, birbirinden lezzetli 2500 çeşit (bu rakamı atıyorum) tereyağ gibi süt ürünleri için sütlerini kullanıyorlar. Bence bu koyunların en enteresan özelliği zıplıyor olmaları. Benim çocukluğum köy ortamında geçti ve çok meeleyen ve birbirini tepikleyen koyun gördüm. Ama çayırları, dereleri seke seke geçeni görmemiştim.

İrlanda eğer destinasyon olarak seçiliyorsa özellikle kuzeyde Kuzey İrlanda Belfast, Giant Causeway etrafında, batıda da Galway Cliffs of Moher civarında başlarını çimlerden bir an bile ayırmayan koyun gözlemciliği yapılabilir. Tabi bu sempatik koyunlar genelde çitlerle çevrili alanlarda yaşıyorlar ve mülk içindeler. Dolayısı ile özel mülke girmeme adına dikkat edilmeli.

988331_10151718993112957_484646284_n
El Greco View of Toledo yahut Winter is coming esintisi var..

Yaşam sokaklarda, Trilye Zeytinbağı Köyü

İstanbul’u yaşayanlar bilir. İstanbul yorgunluğu diye bişey vardır. Şehir belli bir süre sonra üstünüze üstünüze gelir ve en kısa zamanda kendinizi uzaklara atmak istersiniz.  Destinasyon seçerken hele de yanınızda Yunan kültürü, eski Rum köyleri, mübadele gibi konularda bilgi sahibi biri var ise dayanamaz kendinizi şirin mi şirin Trilye, Tirilye yahut Zeytinbağında bulursunuz. Burası Bursaya bağlı Gemlik körfezine deniz kıyısı olan ve eskiyi, eskileri yansıtan bir köy.

Köyün ana caddesi
Mübadele sonrasında yerleşenlerden yığma duvar örneği bir ev
Evlerde renk uyumu ve mini balkonlar

Burada yaşam sokaklarda… İnsanlar sokaklarda sosyalleşiyor, sokaklarda uyuyor, evlerinin önünde bulunan banklarda oturuyor, sohbet ediyor ve kışlık salçalarını yapıyor.. Bizim gittiğimiz gün meğer  salça yapım günü imiş. Her sokak başında salça yapılıyor, tüm köyü mis gibi domates ve mis gibi odun kokuları sarmış. Bisikletlerle dar sokaklardaki rampaları nefes nefese aşmaya çalışırken acaba burayı gezerken insanların yaşamına müdahele mi ediyorum diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sıcakkanlı insanlar hoşgeldiniz’in yanında “bi ekmek kapıver de banıver salçaya gari” demez mi.. Eziliveriyorsunuz.

Koca kazanları genelde erkekler durmadan karıştırıyor ve dibinin tutmasını engelliyor..
Sokakta uyuyan güzel

Bu köy 1923 yılında Mübadele ile boşaltılmış köylerden. Rum evleri ve Türk evleri birbirinden çok kolay ayrılıyor. Rumlar evlerini taştan inşaa ederken  Türkler yığma evler ve ahşap evler inşaa etmiş mübadele sonrasında. Mübadele ile gelenler ise çoğunlukla Girit adasından gelmişler. Zeytinciliği iyi biliyorlar ve temel geçim kaynakları olarak devam ediyor.