Himalayalarda 23 gün – Annapurna çevresi ve anakamp yürüyüşü

Himalayalar 1920’li yıllardan beri – dağcılar daha iyi bilecektir ama – Tenzing Norgay, Sir Edmund Hillary gibi dağcıların Everest’i haritalaması ile daha bir ulaşılabilir konuma gelir. Annapurna ise Fransız asıllı Maurice Herzog’un 1950’lerde gerçekleştirdiği ekspedisyon sonrasında yazdığı ekspedisyon kitabı sayesinde ünlenir. Gerçi ünlenmesi tartışılır çünkü merak ve keşif bu güzelim bölgelere zarar veriyor mu vermiyor mu gibi sorular da mevcut. Ancak Annapurna ana kampta iken dağın kendisinden çatır çatır taş  çatlama ve yuvarlanma seslerinin geldiği o heybetli ve ürkütücü zirveye o yıllarda Herzog ve ekibi nasıl tırmanmışlar hala aklım almaz.

Günümüzde Manang’a kadar yapılan yolu da dahil ettiğimizde işler kolaylaşmıştır. Artık Annapurna çevresinde yürümek çok kondisyon gerektirmeyen normal insanların da rahatça yürüyebileceği bir rota haline gelmiştir. Thorung La geçidi bu kadar kolay değildir tabi ama Himalayaların bu kısmı da erişilebilir haldedir kısacası.

geçitigeçenkatırlar
Thorung La’yı geçmeye çalışan katırlar

 

ACAP hakkında

Annapurna bölgesi Nepal’in en büyük koruma bölgesidir milli park gibi düşünülebilir. ACAP’a (Annapurna Conservation Area Project) göre Annapurna’nın çevresi 220 km imiş ama oradaki yürüyüş birimleri  yürüyüş saati olarak ifade ediliyor. Yani bir sonraki köy ne kadar mesafede diye soracak olursanız 5 saat yürüme, 7 saat yürüme gibi saat gibi cevaplar alacaksınız.

_78352820_annapurna_circuit_624_v2

Uzun yürüyüş, trek, trekker…

Bu bölgenin “en”i Annapurna dağlarının etrafında ve ana kampına yürüyüş kısmı oluşturuyor. Bu yürüyüş tabi öyle sıradan bir yürüyüş değil. Öncesinden hazırlık yapmanız gereken uzun soluklu bir yürüyüş. Günlerce sabah 6’da başlayıp öğleden sonra 2,3,4, 5 veya 6 da sonlanacak inişi çıkışı bol, köprü geçişleri bol, yürümek dışında başka ulaşım metodlarının olmadığı bir yürüyüş. Sabah 6’da kalkamam demeyin çünkü doğanın verdiği enteresan denge sizi güneşin doğuşu ile beraber uyandırıyor hava kararınca da  saat 7 civarı uykuya dalıyorsunuz.  Sadece kendiniz ve sırt çantanızda elzem malzemeleriniz.. Uzun yürüyüş size denge, ruh – beden sağlığı bütünlüğü sağlamada yardımcı oluyor. Hele hele bu rota üzerinde doğallık namına herşey varsa daha ne isteriz ki hayattan..Çoğu sizi mistik seyahatte zannediyor 🙂

Nepal kültürü , yürüyüşçünün konfor beklentileri, konaklama biçimi olarak guesthouse

Nepal farklı farklı 100’e yakın etnik kökene sahip tam bir kültürler kazanı.. Taşıyıcı olarak bilinen Sherpa ise aslında bir etnik köken. İlk batılı dağcılara destek ekibi hep Sherpa milletinden olduğu için günümüzde hala en iyi rehber ve taşıyıcılar Sherpa’lar olarak addediliyor. Hinduizm ve Budizm Nepal’in öne çıkan inanışları. Belli yüksekliklerden sonra daha çok Budizm ve Tibet etkileri göründüğünden  yoğun bir vegan kültürü var. Dolayısıyla doğaya ve hayvanlara oldukça saygılı bir toplum. Yanınıza ambalajlı malzeme alırsanız lütfen orada bırakmayın çünkü orada olduğu gibi kalıyor. Çöp toplama mekanizmaları yok. O yüzden ambalajlı bişey taşımamanızı öneririm.

Sık sık el yıkayabileceğiniz veya duş alabileceğiniz (ortak köy çeşmesi) akar suya erişiminiz kolay olmayabilir. Normalde Nepal halkı köy ortasındaki çeşmelerde soğuk su altında elbiseleri üstlerinde yıkanıyorlar. Hijyen anlayışları bizimkinden çok farklı. Kadınların saçları bu duruma rağmen sağlıkla parlıyor.  Konfor ve hijyen beklemek sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

“Guesthouse ” Türkçe’de tam ifade edemediğimiz bir konaklama türü aslında. Evi olanın ekstra odalarınını misafirlere açması şeklinde nitelendirebiliriz. Burada sizden alınan ücret genelde yediğiniz yemek ve içtiğiniz çaylar için oluyor. Kalmak içinse çoğunlukla ya ücret alınmıyor ya da cüzi bir ücret ekleniyor. Hemen hemen nereedeyse tüm guesthosuelarda yemek yeme alanları veya oturma odalarına benzer alanlar olduğundan diğer yürüyüşçülerle tanışma ve konuşma fırsatınız olabiliyor. Hatta neredeyse aynı günlerde aynı yerlerde olduğunuzdan bir grup edasında hareket ediyormuşsunnuz gibi aynı kişilere denk geliyorsunuz. Guesthouse’larda yatak dediğiniz  ‘eğer varsa’ tek kişilik tahtaların yan yana getirilerek çakılması sonucu sizin üzerine uyku tulumu sererek kullanmanız bekleniyor. Burası biraz turistik hale geldiğinden bazen beyaz çarşaf bile bulabiliyorsunuz. Ama temiz suya ulaşım neredeyse lüks olduğundan neyin ne kadar yıkandığı tam belli değil.

Ne yenir?

Nepal’de temel besin maddesi pirinçten oluşuyor. Dal-bahat denilen en yaygın yemek türünü öğle akşam bıkıp usanmadan yiyorlar. Dal Bahat çoğu yerde farklı şekillerde yapılıyor ama temelde haşlanmış pirincin üzerine dökülen mercimek çorbası anlamına geliyor. Genelde de ufak bir haşlanmış patates ve ot eşlik ediyor. Çok lezzetli ve besleyici. Özellikle Himalayalarda dal ve bahat dışında bişey bulmak güç olabilir. Sabah kahvaltılarında turistler için un taşıdıklarından pancake gibi şeyler pişirebiliyorlar. Belli köylerde bal bulunabiliyor. Bal ve pancake çok çok iyi bir kahvaltı öğünü seçeneği oluşturuyor. Yükseklerde en pahalı besin maddesi meyve. elma yetiştiriciliği var ama çok az olduğundan çok kıymetli. Çay konusunda daha farklı seçenekleri var ama Zencefilli ballı çay popüler bir trek çayı. Benim favorim ise sarımsak çorbası. Sadece sarımsak ve su. İnanılmaz lezzetli 🙂 bulabildiğiniz yerde tatmakta fayda var.

Önemli bir başka öğe ise bu 23 günlük (Annapurna çevresi yürüme zamanı) yürüyüş esnasında içebileceğiniz temiz su kaynağı olmayacağından suyu ilaçlamak veya ACAP su istasyonlarında satılan reverse osmos sulardan satın almak.

Annapurna çevresinde yürümek nasıl bişey?

2011 yılında yaptığımız yürüyüş esnasında Manang çevre yolu* henüz yapılmamıştı. Dolayısı ile biz muhteşem bir manzara, sık sık uzakta beliren karlı zirveler, Sherpa kültürünün ayrılmaz öğeleri olan budist tapınakları, dua bayrakları, dua tekerleri, lamaların fotoğrafları, budist rahiplerin yetiştirildiği manastırlar, yaklar, altımızda derin uçurumlar barındıran incecik asma çelik halatlı köprüler, buz göleti daha nicelerini kendi gözlerimizle görme ve deneyimleme fırsatı bulduk. Burada esas olan her gün ortalama 4-7 saat yürüyebilecek enerji ve gücü kendinde toplamak. Binevi daha çok zihin disiplini gibi bişey.

Bir koruma bölgesi olduğundan buralara gelmeden önce Katmandu’da veya Pokhara gibi büyük şehirlerde turist ofislerine uğrayarak Trek (Yürüyüş) izni almak gerekmekte. Sık sık bu izinler ve tipleri değiştiğinden burada bahsetmem yerine o esnada yürürlükte olanı doğrudan merkezinden öğrenmekte fayda var. TIMS denen kart (Trekker Information Management System) yürüyüş yolu rotasında bir çok kez kontrol edildi imzalar atıldı, onu hep yanımızda taşıyıp ibraz ettik mesela.

Yanıma ne almalıyım?

Paketlenme ve yanınıza alacağınız eşyalar belki de bu seyahat planının en önemli öğesini oluşturuyor. Hafif sırtçantası işinizi ve yürüyüşünüzü kolaylaştırcaktır. Hani tuvalet kağıdının ortasındaki kartonu bile çıkartmakta ve her taşıdığınız şeyi tartıp biçmekte fayda var. Tartma derken gerçekten tartmayı kastediyorum. Ağırlık hesabı yaparken de her zaman + 1 litre de taşınacak su için pay bırakılmalı. Minik bir ecza deposu olmalı.Her gün öğleden sonra saat 2 gibi mutalaka yağan yamur için de iyi bir panço öneririm. Bizim listemiz şunlardan oluşuyordu:

KİŞİSEL MALZEMELER : 4 adet vesikalık fotoğraf (ikisi vize, ikisi trek permit için), 1 kısa kollu terleyen t-shirt (polyester), 2 uzun kollu terleyen t-shirt / içlik, 2 yürüyüş pantalonu, biri kalın , 1 alt içlik 1 yün kazak, İç çamaşırı, 1 polar, 1 goretex / yağmurluk, Alternatif : İnce polar, windstopper, panço, sağlam uyku tulumu, kafa feneri, güneş gözlüğü, çorap, yürüyüş botu, sandalet veya terlik, eldiven, baton, bere,matara, diş fırçası, sporcu havlusu (ince ve hafif olanlarddan), boyunluk (Buff gibi olanlardan)

PARTNERİNİZLE ORTAK OLABİLECEK MALZEMELER:Güneş kremi, Dudak kremi, Minik çakı, Fotoğraf makinesi, Minik şampuan, Diş macunu, Tırnak makası, Tuvalet kağıdı (1 aylık değil. Yolda alınabiliyor. Kalite düşük, ama taşımaktan iyidir.), Pil (fener için), Su sterilizasyon hapı

İLAÇLAR (Ecza deposu ) : Ağrı kesici, Vitamin, Yara bantları, Mide bulantısı için bişey, İshal ilacı, İrtifa hastalığı ilaçları, Ateş düşürücü / paresetemol, Batikon, Bandaj, Pamuk, Antibiyotik

 

abcdevvgoruntu
Sol ortada minicik insanlara ölçek gözüyle bakabilirsiniz.
abc2.foto
Annapurna sıradağlarından bir görüntü

 

annapurnapembe
Karabuğday tarlası
bamboo
Bamboo ağacı
yedek
Bitki örtüsünün azalmaya başlaması ve artan yükseklikte yürüyüş patikası
binlerce merddiven
Merdiven, merdiven ve merdiven
ciftli gokkusahi
Çifte gök kuşağı

 

köy
Taş köy
sevimliyak
Meşhur bulmacaya konuk olan Tibet öküzü: Yak
rhodendronlar
Rhodendron ormanı
taş kapı
Manang yolu kapısı
suşişelerimiz ve guesthouseornek
Güzel guesthouselardan bir örnek
Budist rahip yetiştirme okulu kapısı

manzaravepatika tarla

 

10347623_10152428425567957_5240854440586827173_n

Annapurna çevresi ve anakamp yürüyüş notlarımız ve detaylarımız:

1.Gün: 1400 metre irtifaya sahip Katmandudan Pokhara otobüsü ile Dumre’ye, Dumre’den Besi Sahar’a lokal minibüs, Besi Sahar’dan Bhulbule’ye daha da lokal minibüs ile yolculuk ettik. Gecelemeyi Bhulbule’de hemen köprü bitişiğindeki GuestHouse’da yaptık. Nepal halkının yaptığı gibi sokak ortası çeşmede yıkandık, İlk uzun çelik köprü geçişimizi gerçekleştirdik ve ertesi sabah  bulutlar arasından ilk zirve manzarası bizi selamladı.

2.Gün: Ertesi gün 840 m irtifadaki Bhulbuleden başlayarak Ngadi, Bahundanda, Ghermu ve Syange köylerini geçerek Jagat’a  1330 m’ye ulaştık. O gece de rihter ölçeği ile şiddeti 6 olduğu söylenen bir deprem geçirdik. Ama kimse düzenini bozmadan işine devam etti zira en yüksek binalar zaten 2 alçak kattan oluşuyordu.

3. Gün: Jagat’tan sonra Chmaje, Tal, Karte, Dhrapaniyi geçerek Bakarchap’a ulaştık. Burada  Tal geniş kumul vadi tabanında heybetli kapısıyla bizi karşılayan güzel bir köydü.Günün sonunda 2.160 m’ye ulaştığımızdan hava hızla soğumaya başladı. Bakarchap’ta soğuk su ile duş alabilinen kapalı bir oda yürüyüş sonunda çok iyi gelmişti. Köyün ortasında kıyafetler ile yıkanmak tam olarak temizlenmeyi engelliyor tabi :). Bu arada her defasında çamaşır ve çorap yıkıyarak ertesi gün sırtçantası dışında kurutmak inanılmaz pratik bir yöntem. Daha az çorap ve çamaşır taşırsınız.

4. Gün: Bakarchap sonrasında fazla irtifa almadık ama yine 3 köy geçerek Danaque, Timang, Koto, Chame’ye ulaştık. Burada sat 2 gibi bastıran sağnak yağmur yüzünden geceleme kararı aldık. Şansımza geceleme yaptığımız guesthouse’da Hindu dinine mensup bir grup lideri ve grubu ayin yaptılar. Ayin esnasında bağdaş kurarak biraz yukarıya oturmuş grup lideri mantralar eşliğinde (bize göre biraz kendinden geçerek) tören gerçekleştirdiler. Onlar da kutsal adlettikleri hac bölgelerine doğru yola koyulmuşlar ve birlikte, grup olarak hareket ediyorlardı. Enteresan bir deneyimdi.

5.Gün Telekhu, Bhratang, Dhukur Pokhari  köylerini geçerek ve Pisang’ta konakladık. Bu günün en önemli özelliği Swarga Dwar (ruhların tırmandığı duvar) adlı kaya kütlesini geçmek oldu. Bu kayanın ölü ruhlarını yukarıya taşıdığı için kutsal adlediliyor ve üzerinde tırmanılmaya izin verilmiyor. Nepal’de bu tarz izin verilmeyen ve kutsal kabul edilen başka örneklere rastlamak mümkün. Sahiden çok ihtişamlı bir kaya.

6.Gün Ghyaru, Ngawal ve Mugje köylerinden geçerek Bragha’ya ulaştık. Bu rota aslında yolu uzatan bir yol aşağı pisang yolu diye kestirme bir alternatif var zamanı daha dar olanlar burayı tercih edebilir ama yukarı pisang yolu manzarası sahiden görmeye değer nitelikte. Tam karşınızda önce derin vadi sonra karlı zirveler arkanızda da taş örme duvarlı, dua bayrakları savrulan köy. Sırf bu manzara için Annapurna’ya gidilir. Bu köyde konaklama mevcuttu ancak fazla rüzgar aldığından öğle dal bahatımızı yiyerek yola devam ettik ve Bragha’da tahta’dan yapılmış bir guesthouse’da konakladık.

7.Gün 8.Gün 9.Gün Bragha’da konakladığımız Hotel Yak bizi uzaylı görmüş masum köylü gibi sevindirdi. Çünkü gün ışığında ısıtılmış su’da duş olanağı vardı. Ancak duş almak hem de hemen yürüyüş sonrası çok iyi bir fikir olmayabilir zira yol arkadaşım grip benzeri bir soğuk algınlığı yaşadı. İşte burada ecza deposunun önemi anlaşılıyor. Antibiyotik ve dinlenme tedavisi yapmaya başladık. Manang’a çok yakın olduğumuzdan sık sık buradaki Gompa (Tibet tapınakları), ayinlere katılma ve Buzul göller gibi minik yürüyüşler yaptım tek başıma yapabildim. Manang köyü Tibetten gelen tuz yolunun başında kurulu bildiğiniz tarihi bir köy.

10. Gün İrtifamız 3470 m seviyelerinden başlayıp her adım atışımızda biraz daha arttığından iyiden iyiye yüksekliğin etkilerini hissediyorsunuz. Bundan sonra tembel dağcı adımı, 20 adım yürü derin nefes al gibi taktikler oldukça işinize yarayacaktır. Taşıdığınız çanta biraz daha ağır gelecektir. Ağaç sınırını da geçtiğimizden gri taşların, yakların, rüzgar ve uğultunun sınırı başlıyor.  Burada sadece bir tane guesthouse vardı. Yak kharga’nın biraz üzerinde olan bu hostelde gecelememizi yak yünlü battaniyelerin altında ve uyku tulumlarının içinde geçirdik.

11.Gün 4100 metrede olan Letdar köyünden yürüyüşümüze başladık hedefimiz ünlü Thorung La geçitinin bir altında bulunan Thorung Pedi geceleme köyüne ulaşmaktı. Burası sadece guesthouselardan oluşan ve Thorung La’yı geçmek için bekleyenlerin köyü diyebiliriz. Beklemelerinin sebebi havanın açık olduğu günlerde yola çıkmak. Yer yer kar olan, ufak ufak Thorung La geçidine  giden yolu görebildiğiniz soğuk mu soğuk dar bir vadi tabanı diyebiliriz burası için. 4100 üstünde olduğunuz için harcadığınız efor oldukça yüksek. Çok derin bir vadi köprüsünü (200 m diyebilirim) geçerken çok zorlandık. Nihayet gecelemeyi rahat yapabildik.

12.Gün Bu en zorlu günümüz oluyor çünkü meşhur Thorung La geçitini aşacağız. 4100 metreden 5416 m’ye çıkarak bir de üstüne -1600 metre yapacağız. Bu da aynı gün içinde 1000 m irtifa alıp -1600 aşağı inmek demekti. Geçit yaklaşık 400 m civarında çarşakımsı bir tırmanış ile başlıyor. Sonrasında da tipi ve şiddetli rüzgarların içinde Tibetten tuz taşıyan katır sürüsü eşliğinde dağları delerek dünyanın en kötü görünümlü ama en lezzetli çayını 5416 metre irtifada yudumluyorsunuz. Sular da yükseklik dolayısıyla 80 C gibi bır ısıda kaynıyor ama yine size dünyanın en sıcak çayıymış gibi geliyor. Biz burada bir adet bar çikolatamızı yiyerek hafif ısındıktan sonra yolumuza devam ettik ve tebrik tabelasına eriştik. Tebrik tabelası şöyle bişey:

Her taraf dua bayrağı gördüğünüz gibi…İskender Iğdır anısına biz de bir dua bayrağı bağladık. Bu şaşalı karşılamada şöyle bir sanrınız oluyor “yihuu vihuu başardımm” Orada bulunan herkes birbirine sarılıyor, birbirini tebrik ediyor. İngilizce, İtalyanca, Nepalce ve anlamadığım farklı dillerde tebrikler havalarda uçuşuyor. Bildiğiniz herkes salt mutluluk yaşıyordu gerçekten. Bişeyleri başarmış olmanın garip sırıtması yüzünüze yerleşiyor diyelim. Ancak esas zorluğun inişte olduğunu ancak indikten sonra fark ettik. İnişte sarımsak çorbasını hak ettiğimizi ve çok acıktığımız gerçeğinden yola çıkarak hemen sarımsak çorbası yapan bir guesthouse bulduk. O sarımsak çorbası var ya yine dünyanın en lezzetli çorbasıydı. Chabarbu köyünü geçtikten sonra konaklayacağımız alan olan Muktinath köyüne ulaştık. Burası Hindu dininin mensuplarının kutsal saydığı meşhur bir tapınak grubuna ev sahipliği yapıyor. Tapınaklar ayrı ayrı tanrılara adanmış adaklar, pirinçler, bitkiler vb. değşik öğeler barındıran evcikler şeklinde. Bir  de burada kutsal sayılan havuzlar ve çeşmeler var. Uzun yollar kat ederek günlerce yürüyen hacılar bu havuz ve çeşmelerde yıkanarak arınıyorlar. Hindistanın meşhur düşünen berduş-filozofları sadhularına burada da rastlamak mümkün. Üstelik iyi İngilizce konuşuyorlar. Bir tanesi bizi ona para vermediğimiz için bencillikle suçlayacak kadar İngilizce biliyor ve peşpeşe felsefi İngilizce cümleler sıralayabiliyordu.

13.Gün Artık Annapurna dağ sıralarının güney yamacında olduğumuzdan kurak ve çöl ikliminin etkileri iyiden iyiye hissediliyordu. 3.800 metre irtifadan başlayarak Ranipauwa, Jarkot, Kihngar köylerininin tozlu topraklı yollarını geçerek Kagbeni köyüne ulaştık. Artık bir jip ve motosikilet yolu olduğundan yanınızdan arabalar, motosikletler ve kafalarında dev pirinç çuvalları taşıyan hacı adayları geçebiliyor. Tozun etkisini iyiden iyiye hissettiğim için burada buffı komple yüzüme geçirerek yürümüştüm. Çok işe yaradı nispeten daha rahat nefes alabildim.

14.Gün 2840 metre gibi Nepale göre oldukça alçak sayılabilecek Kagbeni köyündeyiz artık. Burası Tiri’ye yakın bir köy. Tiri de Mustang bölgesi denen Tibet sınırına ev sahipliği yapıyor. Bu bölgeyi geçmeyin tehlikelidir, askeri bölge gibi bir çok uyarı karşınıza çıkıyor. Tibetten gelen bir nehir neyse ki bu çöl arazisini vahaya çevirebiliyor az da olsa ve muhteşem bir çöl,nehir,vaha manzarasına ev sahipliği yapıyor. Yine çöl rüzgarlarına benzeyen rüzgarlar eşliğinde yüzümüz tamamen kapalı Jomsom’a yürüdük oradan da dar bir Tata otobüsüne binerek Ghasa köyüne ulaştık. Bu yolculuk  hayatımın en korkulu otobüs yolculuğu idi.. Sol taraf derin mi derin bir uçurum, minibüsün zar zor sığdığı bir yol ve üst katı tamamen doldurmuş Nepalli yolcular. İnsanlar sahiden maymun gibi çevikler.Doğrudan üstten atlamaları, tutunmaları ve sarkmaları…Beraber şarkılar söylemeleri…Anlatılmaz  yaşanır 🙂

15.Gün Ghasa’dan yürüyerek tekrar yolculuğumuza başladık ve Tatopani köyüne kadar hep alçaldık. Artık Annapurna Ana Kamp yürüyüş yolunun rotasına giriyoruz. Tatopaniden sonra yine patika yollardan yükselmeye başladık ve bu sefer muhteşem taraçalandırılmış çeltik tarlalarından, kara buğday tarlalarından geçtik. Kara buğdaylar da o mevsimde pembe çiçekler açtığından güzelliğe güzellik katıyorlardı. O gece Shika denen köyde konakladık.

16.Gün Shika’dan yürüyüşe başladık hedefimiz Ghorapani’ye varmak idi. Normalde Lonely Planet’in önerisi Tatopani’den Ghorapani’ye tek bir günde ulaşmaktı ama biz aheste aheste gittiğimizden 2 güne yaydık. İyi ki de öyle yapmışız . Ghorapani bir çok kısa trek rotasının buluştuğu bir köy olduğundan çoluklu çocuklu kalabalık bir merkezde kendinizi buluveriyorsunuz. Ayrıca çocuğunu önüne katıp yürüyenleri ayrıca takdir ettim çocuklar dar patikalardan tek başlarına yürümeyi, düşmeyi, kalkmayı doğrudan bu sayede öğreniyorlardı. Anne baba müdahale etmiyor. Biraz aşağıda olduğumuzdan burada kutlama yaptık ve nefis enfes dev  Everest birası içtik. İrtifa alırken bira içmek çok iyi olamayabilir ama onun dışında Everest Nepal’in güzel biralarından biri ve bir şişe iki kişiye rahat rahat yetiyor.

17. Gün Sabah saat 4 sularında uyanarak biz de meşhur Poon Hill manzarasını görelim dedik ama ne kalabalık ne bulutlar bize bunu müsaade etmedi. Thorung La ve Manang civarının muhteşem manzaralarından sonra gerek var mı bilemedik pek. Yolumuza Tadapani köyünden geçerek devam ettik ve Chilue köyüne ulaştık. Burası sık mı sık rhodendron ormanları ile kaplı ve çok fazla merdiven inip çıktığınız enteresan bir yürüyüş rotası. Her an maymun, maymunlar görmeniz olası.

18.Gün Rota nispeten boşalmaya başladı. Binlerce, binlerce (saymaya başladım sayamadım) basamak çıkıyorsunuz bu rotada. Basamakları çıkmak değil de bu basamakları yaparken-inşa ederken  taşları nasıl taşımışlar diye düşünüyorsunuz. Kimrong, Daulung, Chomrong köylerini geçerek Sinuwa’da konakladık.

19. Gün Khuldirag, Bamboo, Dobhan, Himalaya köylerini geçerek Deurali’ye ulaştık ve burada konakladık. Bu rota da oldukça ormanlı, bataklıklı bir yol. Bendeniz yolda gördüğüm “böğürtleni” aa Himalaya böğürtleni  diye yedim hemen. Yaklaşık 2 saat sonra da mide ağrısı çektim. Neyse ki hafif atlattım. Ormandan bişey yememekte fayda var kısacası 🙂 Bu rotada ayrıca MachuPichare (FishTail, Balık Kuyruğu) zirvesinin ilk manzarasını görüyorsunuz. Dev bamboo ağaçları manzarası da bonus.

20.Gün Bu gün de 2360 metreden 3.230’a yükseldiğimiz Machupichare Basecamp’i zaten Aklimatize olduğumuz için pas geçerek doğrudan Annapurna Bace Camp’e yürüyoruz (herkes kısaca ABC diye bahsediyor). MachuPichare’nin efsane  manzarası eşlik ediyor size yol boyunca. ABC’ye vardığımızda bulutlu olduğundan bize kendini göstermemişti. Ama gece bir el beni uyandırdı saat 3 civarı kalk kalk manzara var diye. Gerçekten sıcak uyku tulumundan çıkıp giyinmek gibi zor bir  olguyu başka bişey için yapmazdım sanırsam. Manzara inanılmazdı. Yıldızlara o kadar yakındık ki! 4 tarafımız beyaz dağ zirveleri ile kaplı, gürül gürül taş, buzul çatlaması ve dağ sesi..

21. Gün Aynı yoldan Pokhara’ya dönmek için yola çıkıyoruz. Bamboo köyünde konakladık.

22.Gün Bamboo köyünden Jhinu köyüne kadar yürüdük. Bu köyde kaplıca vardı.Ben kaplıcaya gideyim dedim. Biraz kalabalıktı. Bekleyenlerin arasında bir de maymun vardı. Bu sevimli maymun orada bekleyen insanlara dal atarak insanları oradan kaçırmaya çalıştı. Efsane bir andı :). İnsanlar kaplıcaya kıyafetleri ile girdiğinden biraz enteresan bir kaplıca idi ama yine sıcak suda pek duş imkanları olmadığından bu uzun yürüyüşün ardından bana  çok çok iyi gelmişti.

23. Gün Jihnu’dan Birethanti’ye tarlaların arasından yürüyüş oradan da Pokhara’ya taşıtlı araçla gitmece.. Pokhara size sonradan inanılmaz medeni geliyor..

Şişli Mıstık Parkında Kedicik kompleksi

Bugün biraz gidemedik biz evimize Şişlide araba ile kala kalıverdik. E biz de yakındaki parka yürüyelim bari dedik, geldik Teşvikiye Mıstık parkına.

Böyle dev ağaçların gölgesi ve ferahlığı altında sevgililerin metrelerce elele yürüdüğü bir park demek isterdim ama değil maalesef :/ Amma burayı süper sevimli kılan bir özelliği var. Hayırsever ve güzel insan olduğu belli olan bir mimarın rengarenk ve rengahenk kedi komplekslerine ev sahipliği yapıyor. Birbirinden şımarık ve tatlı kedilerin yediği önünde yemediği arkasında.. İstanbul’daki apartman daireleri gibi bu kedicikler de çok katlı iki binada yaşam sürüyorlar. Kedicikler parkı…Ara ara uğrayıp bu sevimli şeylere su ve mama bırakmalı…küçük olan inanılmaz şımarık sürekli zıplayıp kendini temizliyenlerden..

kedikompleksi2
Kafayı uzatan kediyi gördünüz mü ?
kedikompleksi1
Mama kaplarının üstünde kap bizden suyu koymak sizden yazıyor.

Mıstık parkı 2000 yılında kaybettiğimiz Mustafa Eremektar adına yapılmış. Ben kendisini pek bilemedim ama anladığım kadarı ile oldukça sevilen bir karükatirist imiş. Mizah şu günlerde de anladığımız üzere çok güçlü bir silah.

MistikParkMUSTAFA-EREMEKTAR-MISTIK-ORJINAL-CIZIM-KARIKATUR__69598150_0 - Kopya

Notre Dame gargoyleleri gözüyle Paris

Gargoyle gotik mimarinin en önemli, gösterişli ve ihtişamlı öğelerinden biri olup fonksiyonel amaçları oluklarda biriken suyu olabildiğince uzağa doğru tahliye etmektir.

Mitolojik açıdan bakıldığında ise gündüzleri taşlaşan geceleri ise  canlanan yarı hayvan yarı insan, yarı kuş canlılar bunlar. Kısacası görünce ürküyorsunuz. Hele hele ağzından su çıktığını görünce çeşme, gargoyle demiyor “amanin” diyorsunuz :). Büyük ihtimalle Katolik kilisesinin “taşlaşma” korkutması için iyi birer malzeme teşkil ettiler sevimli ürkütücü gargoyleler.

Ben çıkıp şöyle bir gargoyle turu yapayım derseniz Paris bunun için en uygun kent olacaktır muhtemelen. Yıllarca Katolik ve diğer mezheplerin iç içe yaşadığı (yaşam mücadelesi verdiği) Fransa, gotik kilise mimarilerinden en iyi örnekleri sayılabilecek Notre Dame Katedrali ve Sacre Cur Kilisesine ev sahipliği yapmakta.

Notre Dame Katedrali Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanı sayesinde bilindik hale gelir ve Parise gidenlerin mutlaka  uğradıkları bir destinasyon haline gelir. Hangimiz Quasimodo için ağlamadık ki? Ya da Esmeralda’ya aşık olmadık ki?

Katedralin inşaası neredeyse 200 yıl sürmüş.  Katolik kilisesinin para toplaması siyasi ortamlar derken 1100’lü yıllarda başlanan inşaat 1300’lü yılların sonlarına doğru tamamlanabilmiş. Sevgili Victor Hugo ise 1800’lerde o romanı yazarken esas amacı ise Notre Dame’ın bakımsızlık yüzünden içler acısı haline dikkat çekmekmiş. Tabi ki eser büyük yankı uyandırıyor ve Katedralin bugünkü hali büyük çoğunlukta bu roman sayesinde toplanan ilgi ile oluyor.

Quasimodo’nun adımlarından gidip gargoylelere ulaşabilmek için yaklaşık 300 dar merdiven çıkmanız gerekmekte. Taş, soğuk duvarlar ve dik merdivenlerin ardından Paris’i alabildiğine gören en güzel manzarada Gargoylelere ulaşabilirsiniz. Yüksek ihtimal hava kapalı olacağından ortamınıza Gotik öğe otomatik olarak eklenecektir 🙂 Tabi ki rüzgar bu kadar yüksekte bonus.

İyi seyirler..

 

gargoyle1 gargoyle2 gargoyle3 gargoyle4 gargoyle5

Birlikte iyi gider: https://www.youtube.com/watch?v=-XB7aftz6zY

 

Nürnberg ne güzel biran, ne güzel çatın var

İstanbul’un bana göre en hüzünlü günleri kar yağdığı zamandır. Yağan kar bi sevimsizdir böyle.. Beyaz kalamaz bir türlü.

Gri dev blokların arasında o da grileşir adeta hatta siyah olur basıla basıla. Sonra da yok olur erir gider.

Bir de şu çatıları karlı hayal edin:

chillventa-nurnberg 442chillventa-nurnberg 466

Bu çatıkatlar ya da Amerikan deyimiyle penthouse evler Almanya, Nürnberg sokaklarına ait. İşini şansa bırakmayan disiplinli, düzenli Almanlar karı da iyi yönetmeyi biliyorlar. Neyse, ben zaten Nürnberg karından bahsetmek istemiyorum aslında. Güzel birasından, sosislerinden ve geniş düzenli meydanlarından bahsetmek istiyorum.

Pek çok Avrupa kentinde denk gelebileceğiniz gibi burada da kale içinde bir eski şehir (old town) var. Bu eski şehir kale duvarları ile çevrili dar sokaklar, mini evler ve innlerden oluşuyor. Arnavut kaldırımlı sokakların içinden, sağında solunda fıçı dekorlu barların arasında yürümek oldukça keyifli.

Çok fazla insan görmeyeceğinizden nolmuş bu şehir terk mi edilmiş diye düşünebilirsiniz. Sonra bir bakıyorsunuz yok öyle değilmiş herkes ya dev gotik meydan kilisesinin oralarda toplanmış ya da bira içmeye gitmiştir. Kilisenin adı da ilginç: Frauenkirche – Kadınlar Kilisesi-.

frauenkirche
Kadınlar Kilisesi Fotoğraf: http://www.tourismus.nuernberg.de

chillventa-nurnberg 448

Ben 600 kişinin aynı yerde yan yana bira içebildiği Barfüsser Hausbrauerei’de bira içme şerefine eriştim. 1600 yılların inn mantığına göre dekore edilen bu bar aslında bir bira fabrikası ve beyaz bira severlere dark beer severlere hitap ediyor.  Bakınız sizi burası şöyle karşılıyor:

chillventa-nurnberg 443

İçine girdiğinizde inanılmaz bir kalabalık, yüksek tavanlar, devv fıçılar sizi karşılıyor. Herkesin nereye gitmiş olduğunu hemen anlayıveriyorsunuz. Burdalar yani bardalar! Geleneksel Frankoniyan mutfağını bu şehirde hemen hemen her barda tatmak mümkün. Hani böyle Viking film sahnelerinde vardır ya bağıra bağıra bira içen devv cüsseli insanların arasında tahta bira bardakları tokuşturulur ve yan taraftan da ağzında elma olan domuzcuk tabakları geçer. Hıh işte o sahnelerin benzeri burada yaşanabilir. Bol bol bardak tokuşturuluyor yüksek tavanların yarattığı ses kümelenmesi kalabalığın da etkisi ile artıyor amma bir o kadar eğlenceli bir ortam. Yanınızdaki arkadaşınız ile konuşabilmek için biraz  sesinizin onlar gibi tok olması gerekiyor 🙂

Sokaklarda satılan  Nürnberg sosisleri (beyaz ve zencefilli) de oldukça meşhurdur. Yanında da lahana salatası ile servis ediliyor.

Şimdilik bu kadar. Bir de dönüş rotamızda bulutların kümelenmesi epey güzel oldu. Biraz alakasız ama onu da paylaşmak istiyorum:

chillventa-nurnberg 568

 

 

 

Görsem nefis olur dediğim 5 yer.. / My travel bucketlist..

Günlük rutin yoğunluk, trafik, telefonlar, toplantılar, takip çizelgesi o, şu, bu derken bir bakıyorsunuz ki tatil döneminiz geldiğinde elinizde para ve yeterince zaman olsa bile boş boş takılıyorsunuz. Son dakika zaten ne yapılır ki? Şanslıysanız biraz şehirde bisiklet sürersiniz… Belki… Ancak, elinizde  şuraya gitsem nefis olur listesi olursa o listeyi gerçekleştirmek için emek harcar ve planlamalar yaparsınız. Liste yapanlardan eksiğim kalmasın dedim ve oturdum ölmeden görsem nefis olur dediğim 5 yerin listesini yaptım.

Daily routine of traffic, telephone, meetings, sleeping, schedules, partying, social media and other daily stuff deters you from making a sound holiday / vacation plan. When the time comes you suddenly realize even if you have enough money and time for your vacation because you do not have a plan for where to go you get stuck.. What is there to do in the last minute? Maybe you can cycle.. If your home town is a bicycle friendly city. But if you have a bucketlist of your own, places that you wanna be than you can plan your life to do those wishes.. So I pushed myself, put aside my laziness and prepared my real, my own 5 destination bucketlist. here they are:

1.) Lasa / Lhasa, Çin / China- Lasa Tibet Budizminin ve Himalayalarda bolca bulunan Budist tapınaklarının ruhani merkezidir. Dalaylamanın yerinden edildiği “Pottala” sarayı buranın en gözde destinasyonu. Ancak Çin zor vize veriyor bu bölgeye. Dolayısıyla hayatında bir kere Pottala gören hacı olur sanırsam 🙂

Lasa is the spiritual center of Budhism and hometown of World’s Budhist temples.. The Pottala Palace where The Dalailama was exiled from is the top destination in Lhasa. even though China is providing restricted visa I suppose whomever get the chance to see Pottala is a pilgrim 🙂

potala-palace-at-lhasa

 

2.) Kyoto, Japonya / Japan- Kyoto bir zamanlar İmparatorluk Japonyasına ev sahipliği yaptı. Eşsiz güzellikteki elegan çay-evlerinde geleneksel şekilde çay sunumu alma ve tatma, Japon bahçelerinde gezme ve mümkünse gerçek kalitede kimono giyme, yer yatağında uyuma deneyimleri hayatımızda bir kere gerçekleşecek -once in a lifetime- deneyimlerden olabilir.

Kyoto once was the capital of Emperial Japan. I can not imagine how beautiful it would be to participate in a tea preperation ceremony, drink some tea, walk around in Japanese garden in cherry blossom time and if possible the chance to wear a real kimono, sleep on a hard ground mattress all thhese experiences might be once in a lifetime experiences.

kyoto-japan-best-hotel

3.) Rio de Janeiro, Brazilya/Brazil – Dünyanın en renkli karnavallarından birine ev sahipliği yapan Rio aynı zamanda güzel plajları ve gerçek kaslara (Türk Kasına gönderme yapılır burdan 🙂 sahip kadın ve erkeklerin sabah akşam koşularına ev sahipliği yapan şehirdir. Hani gönül ister ki buralarda favelalara da gidilsin. Ancak mahalle sakinleri müsade eder mi? Bunlar hep soru işareti tabi..

Rio that is the hometown of one of the most colorfull carnivals of the world is the home to beatuful sandy beaches and real  mussled men and women. I’ve heard that men and women exercise from dusk til down to get fit here. I also wish that I could get the chance to visit the favelas of the city but I am not sure if the residents of the favelas allow it or not.  

rio-de-janeiro

4.) Marakeş, Marakesh,Fas Morocco- Renkleri, labirent gibi koridorları, Avrupai olmayan mimarisi ile ilgi çekici bir keşmekeş olmalı Marakeş.

Red colored city, streets resembling to labyrenths and an architecture that is totally different than European one.. Marakesh is probably offering different styles for us to see…

 

marakes

 

5.) Havana, Kuba, Cuba – Geçmişten klasik  arabaların kol gezdiği, deniz kokusunun el emeği göz nuru puroların kokusuna karıştığı ve daha adil bir düzenin yegane temsilcisi olan bu şehri görmeden ölmesem çok güzel olur.

The capital where the retro cars are still used and where sea smell intermingles with the hand labour of Cuban cigars of a just order.. This might be a sight to see the last standing rrepresentation of a different romantic regime..

havana

 

Amsterdam..Tour de France gibin..

Hollanda ve Amsterdam “coffee shop”ları ile öyle özdeşleşmiş ki turistler bu şehrin ismini bile duydukları anda algıları açılıveriyor 🙂

Bana göre ise bu şehir bisiklet yolları ve bisiklet kültürü açısından “Dünyanın en iyi bisiklet şehri” seçilmesi ile ünlü bir kent. Her otomobil yolu yanında mutlaka bir bisiklet yolu bulunuyor. Hem de gidiş ve dönüş olmak üzere çift şerit. Bisikletliler için özel ve güzel ışıklandırmalar mevcut. Hani bizim ülkede olmayan her türlü medeni  sayılacak, bisikletli ulaşımda kullanmak için gerekli altyapı üstyapı Amsterdam’da mevcut. Bisiklet sayısı nüfustan bile fazla olduğundan her yer bisiklet her yer bisiklet.  4 Katlı bisiklet otoparkları ve 3 saniyede bisiklet çalabilecek kadar uzman bisiklet hırsızları  herhalde sadece bu şehirde vardır.

Oradaki bisiklet trafiği ise sanırsın Tour de France gibin. Sürücüler birbirinin arkasında durma, rüzgardan korunma peşinde 🙂  Hızlı bisiklet süren  ve hedefe varacakları yere odaklanan şehir bisikletli halkı en ufak bir duraksamaya veya hataya tahammül edemiyor.  Öncelik bisiklet yolunda ve bisikletlide olduğundan yaya iseniz çok dikkatli olmanız gerekiyor yürürken. Bisiklet yoluna yaya olarak adımınızı attığınız anda size bisiklet kornaları azarlar vs. ulaşacaktır. Ben burada bisiklet sürmeye cesaret edememiştim. İki sebebi vardı. Aşırı soğuk hava ve Amsterdam bisiklet trafiğine ayak uyduramayacak olmam.

DSCF1458
Sarı yanınca arkadakiler bisiklet zilini çalmıyor, bekliyor.
DSCF1428
Çiçek pazarından fotoğraf koymazsam olmaz.

DSCF1440 DSCF1480

Kançencunga’nın güler yüzlü çocukları

Kançencunga dağı 8586 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek 3. zirvesi. Hindistan ile Nepal arasında bulunan bu dağın zirvesine Nepal’ın belkide en yoksul sayılabilecek bölgesinden ve köylerinden geçtikten sonra ulaşabiliyorsunuz. Ana kamp hedefi ile yola çıktığımız rotada bizi yeşile doyuran çeltik tarlalarından, musmutlu çocukların çıplak ayakları ile takıldıkları tozlu çamurlu köylerden geçtik. Normalde çocuklara özel bir sevgi beslemeyen ben bu çocuklara hayran kalmıştım. Çünkü çocuklar sınırsız gülüyör, sümüklerini istedikleri gibi akıtabiliyor, o çelimsiz zannettiğimiz halleriyle bizim zorlandığımız bölgeleri seke seke geçiyorlardı. Bu çocuklarda inanılmaz bir rahatlık ve güç vardı. Çocukça ve çok masum bir özgüven.. Şehirli ya da batılı çocukların çıtkırıldığımlığından çok uzaklardı. Ben de belli bir noktadan sonra çocukları gözlemlemeye ve izinlerini isteyerek onları fotoğraflamaya başladım. Şu güzel ve gözlerinin içi gülen çocuklara bakın..

63707_10152454820707957_4723100219858342925_n67305_10152454822087957_7850775432139507345_n10271562_10152454825332957_1972086799132774883_n1901412_10152454824602957_2326963355507016234_n1609568_10152454821972957_6966618032256429405_n10689524_10152454825467957_1120102402796650070_n10419052_10152454824422957_5080067532714623236_n10407685_10152454821657957_8101160125037180344_n

 

Geri döndüğümde ise başka bir gezginin sayfasında paylaştığı şu çarpıcı kampanyayı gördüm.

10689651_1512437915661651_4549974703117780377_n

Bu kampanya Kamboçya için hazırlanmış bir kamu kampanyası. Bu dilemmayı sizlerle paylaşmak istedim.

 

İtalya’da beş köy, beş aşk :Cinque Terre

olanbiten (4)

Nedendir bilmem ama “yurtdışı tatil” deyince hep akla ilk Roma gelir. Galiba vakti zamanında  Audrey Hepburn’lü Vacanza Romana filmi ile iyi PR yapmış İtalya  ve Roma akıllarda iyi tatil diye bir yer edinmiş.

Bendeniz ise İtalya ile ilgili ilk yazımın mutlaka Cinque Terre olmasını istedim. Çünkü içinizi kıpır kıpır edecek romantik* alanlara, inanılmaz doğal güzellikte kıyılara ve mini mini trek rotalarına sahip bir bölge burası. En önemli özelliği ise köyler arası ulaşımın sadece trenlerle yahut yürüyüş ile yapılıyor olması.

10527670_10152224724262957_7059851020300517902_n
Tren yolculukları öyle güzel ki.. Tren çok sık tünellere giriyor.
10360345_10152224723527957_1875706827759977434_n
Riomaggiore Monteresso’ya yürüyüş rotasından bir fotoğraf.
10342415_10152224750502957_1344373014591903527_n
Vernezza -Manarola köyleri arasındaki yürüyüş yolunun başlangıcından Vernezza köyü manzarası.

Cinque Terre İtalyanca’da beş köy anlamına geliyor. Riomaggiore, Vernezza, Manarola, Corniglia ve Monterosso köylerinden oluşuyor. Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş evler, estetik keşmekeş yaşam stili ve şirin kayıklara ev sahipliği yapıyor bu köyler.  Henüz Amerikalılar dışında çok tercih edilen bir destinasyon olmadığından gerçek İtalyanlar ve onların gerçek yaşamlarına tanık olabiliyorsunuz.

İtalyan sahillerinin güzelliği, bakımlı balıkçı kayıkları, üzüm bağları, limon ağaçları, renk renk begonviller, şarap, insanların neşesi bir araya gelince aşk olmaz da ne olur? Bu aşk’ın en kıymetli malzemesi ise köyleri birbirine bağlayan tren yolculukları. Tren’in düdüğünü duyduğunuzda sevdiğinize kavuşmak için yola çıkmaya hazır oluyorsunuz…

Yemek açısından asla sıkıntı çekmezsiniz. Pizzalar, deniz ürünleri ve şarapseverler için Toscana bölgesinin leziz şaraplarını kolaylıkla iyi fiyatlara bulabiliyorsunuz. Benim oradaki en sevdiğim yemek mekanı Vernezza’daki Geleteria (Dondurmacı) oldu. Yerini tarif etmeyeceğim çünkü önünde bekleyen insanlardan ve dükkanın etrafında mutlulukla dondurma yiyen turistlerden kapısını bulmanız hiç zor olmayacaktır. O dondurma öyle efsane bişey ki bir seferinde üst üste 18 top yemeyi başardım. Üstelik bu 18 topun her biri farklı aromaya sahipti. Genci yaşlısı, yerlisi yabancısı herkesler dondurmayı yalayarak yemenin tadına varıyor desem abartmış olmam.

Tren ve yaya yolu dışında öteki ulaşım metodları zor -Riamaggiore’de karayolu var- başka bir deyişle seyrek . Dolayısıyla bu beş köy doğa sever yürüyüşçüler için bire bir..  Yürüyüş rotaları- daha doğrusu patikaları-  yer yer tepe yamaçları üzerinden , sık sık yamaç sırtlarından , bazen sahillerden, şarap bağlarından geçmece şeklinde. Tabi bu patikalar dik yamaçlarda olduğundan sık sık toprak kayması, erozyona uğruyor. Dolayısıyla yürümek için yola çıkmadan önce mutlaka yolun açık olup olmadığı teyid edilmeli. Bazı noktalara check point yerleştirilmiş ve geçmek için 7€ gibi bir ücret ödüyorsunuz.

1976961_10152224723662957_4917823858108174594_n
Manarola köyü
10421301_10152224723307957_2861495263148065012_n
Kayıkların hepsi İtalyan şıklığını yansıtan örtülere sahip.
10406537_10152224750752957_2949632621037555145_n
Bu geçit sahil – Vernezza köyü arasında.
10527349_10152224752672957_4591828645771217555_n
Montorosso köyü

10373497_10152224724047957_3305314238439033214_n 10482596_10152224723577957_983343083206728927_n 10491194_10152224724157957_6045044164508585629_n 10527506_10152224752822957_734965680055451493_n 10530929_10152224747842957_2961339013321399114_n 10556288_10152224723342957_7161883439192822322_n 10557244_10152224748097957_5788734215546878855_n 10557292_10152224747582957_5173858608746405290_n

Cinque Terre La Spezia iline bağlı ve aslında baktığımızda bu il pek çok destinasyona sahip geniş bir bölge. Amma velakin gel gör ki bizim ahali tutturmuş bir Portofino diye sadece Portofino’ya gidiyor Cenova üzerinden. Sonra bir bakıyorsunuz Portofinoda her yer Türk İtalyan yok :).  Akabinde Portofino’da kahve keyfi paylaşımı yapmak isteyenler latte diye kahve sipariş edip karşılarına süt gelince ama aaaa ben süt siparişi vermemiştim sütlü kahve istemiştim gibilerinden vukuatlar yaşıyorlar. Efenim lütfen yapmayınız etmeyiniz. İtalya’da latte sipariş ederseniz masanıza sadece süt gelir o da kahve içermez. Kahveseverler aman diyeyim.

*Yazar burada hem Romantizm akımını hem de anlam kötülmesine uğramış hali olan Romantikliği kast etmektedir.

Romantizm akımını şu resim çok güzel ifade ediyor. Bir de alta bir tanım ekledim.

Caspar_David_Friedrich_-_Wanderer_above_the_sea_of_fog

1790‘dan yaklaşık 1850‘ye kadar Avrupa‘da edebiyatın müziğin felsefenin görünümünü köklü bir şekilde değiştiren ve resimde bir yenilenmeye yol açan romantizm (fr. romantisme), belli bir tanıma girmeyen niteliğini korumakla beraber, var olmanın özgür bir ruh hâlini işaret etmektedir. Ortaya çıkışında ise 1789 Fransız İhtilali sonrasındaki toplumsal, siyasal ve düşünsel yapının etkileri vardır.

Yeşil seyahat; Midilli’de pisiklet queyphi

Sizin de kurban bayramlarını uzakta geçirip kendi kendinize kalma isteğiniz var ve paranız mı az ? O hal  iyisimi  yakın komşularımızdan biri olan Yunanistan’a gidelim. Ama bu sefer çok büyük bir değişiklik yapalım. Bisikletimizi alalım.. Bisiklet yakıt istemez, mama istemez, feribotta yanınızda götürdüğünüzde sizden ek ücret istenmez ama sıkı durun ,,, sizi taşıyabilir.. Daha ne isteriz ki hayattan?

Neyse , Ayvalık’tan kalkan Midilli feribotuna bisikletimizle atlayıp balıkların limanda bile kımıl kımıl yüzeyde yüzdüğü Mythillini’ye geçiyoruz. Kasaba dar sokakları, sempatik kafeleri, kilisesi, frappeleri ile tam bir mini Yunan kenti havasında. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen güneşin tadını ekim ayında da rahat rahat çıkarırsınız, Rum taş evlerinin arasında dolaşırken de serinlersiniz.

Bir de bakmışsınız her yerde Türkçe konuşuluyor, kafelerde Türkçe menüler var vs.. Türkler Mythillini için önemli gelir kaynaklarından biri.. Gitmeye devam.

E biz hani buralardan uzaklaşmaya çalışıyorduk.. Orası da Türkiye gibi diyorsanız elinizde bisiklet var ve saatte ortalama 15 km ile uzaklaşmak mümkün herhangi bir yöne :).. İki yön var .Birincisi Ouzo içkisinin en meşhur cinsinin yapıldığı Plumari yönü diğeri ise adanın kuzeyinde yer alan plajları ile ünlü Petra kasabası. Biz Petra yönünü tercih ettik.

20141006_161117_000
Kıpraşan balıklar ve Mythillini
20141006_140424
Bu evin yanına bisiklet çok yakıştı

Bisikletli manzara sahiden eşsiz çünkü yavaş gidiyorsunuz ve gözlemleyebiliyorsunuz. Zeytin bahçeleri, taş evlerden oluşan köyler, köy kahvehaneleri önünde oturuşan yaşlı bastonlu amcalar, deniz izlemeye gelmiş yazar kılıklı entellektüeller.. Ne ararsanız var gibi. Aslına bakarsanız Ege köylerinden hiç mi hiç farkı yok . Yalnızca burada evler gözünüze BETON, BETON diye baağırmıyor.. Taş ev olmalarına rağmen çok estetik ve şirinler. Her bir evde bahçe var ve bahçe estetiği, bahçe bina kombinasyonu estetiği  göz dolduruyor.

Yemekleri de başka yerlere kıyasla çok çok iyi. Deniz ürünleri çok bol ve fiyatları uygun. Dolayısıyla seçimler hep deniz ürünlerini tüketmek yönünde oluyor. Hele o Grek salata  yok mı? Yani devv  feta, kekik, zeytinyağı, koca koca doğranmış domatesler, biberler ve soğan bu kadar lezzetli olabilir mi? İnanılmaz! Midilli’de zeytini denizin içinde salamura ediyorlarmış tadı bana biraz yabancı ve uzak geldi.

20141005_143707
İşte böyle bir koyu baştan başa bisikletle geçebilir yorulunca da bir pansyionda konaklayabilirsiniz.

20141006_160747_00020141005_090214

Globalliğe direnen kaotik güzel: Katmandu

Dünyadaki her yerin “Globalleşme” adı altında hızla aynılaştığı bir dönemdeyiz malumunuz. Ancak daha hava alanına vardığınız anda farklılığını hissettiren, kendi geleneklerini binlerce yıl sürdürmeyi başarmış bir ülke var: Nepal. Fes gibi ancak biraz daha ince, uzun yapıya sahip geleneksel Nepal takkelerini giyen memurlar uzun vakit harcandığı belli olan yoğun tahta işlemeli karşılama bankoları arkasında karşılıyor sizleri. Havaalanından çıkınca Katmandu keşmekeşi hemen sizi turist olarak algılıyor. Turistlere özel (b)indirimli fiyatlarla sizlerle saatlerce pazarlık yapacak taksilere rastlamak mümkün. Herhangi bir araca bindiğinizde yol arkadaşımın deyimi ile trafik genelde soldan, sık sık sağdan ve belirsiz aralıklarla ortadan veya kenardaki bir noktadan akabiliyor. Sayısız motosiklet, çıplak ayaklı yayalar, inekler vb. diğer hayvanlar ile birlikte ilerlemeye çalışıyorsunuz.

DSCF0289
İnekler meydanda serbestçe dolaşabiliyor.
DSCF0217
Tahta oyma kapı örneği.
DSCF0220
Trafik genelde soldan, sık sık sağdan ve belirsiz aralıklarla ortadan veya kenardaki bir noktadan akıyor. Yani nerden aktığı belli değil. Özellikle motosiklet kiralamayı düşünenler bu şehir trafiğinde çok dikkatli olmalı.

Katmandu’da geçireceğimiz ilk gün haydi tapınak turizmi yapalım diyerek Unesco tarafından dünyanın 7 harikası arasında gösterilen Durbar square’e gitme hedefi ile tütsü, ter ve ekşi karışımı kokan dar sokakların arasında ilerlemeye başladık. Muson yağmurlarının bitişini kutlayan ve Ekim ayının ortasondan itibaren festival üstüne festival düzenleyen Nepallilerin ara sokakta gerçekleştirdiği minik bir kutlamaya denk geldik. Shiva’nın kızgın hali Bhairap kostümü giyen bir Nepalli masumiyet simgesi bir çocuğu davul ve farklı tarz bir zurna ile dans eşliğinde kovalıyordu. Masumiyet yakalanmadı ama ben kötü tanrı Bhairap tarafından yakalandım! Denk geldiğimiz ikinci kutlama ise Kumari’nin yağmur mevsiminin bitişini kutlamak üzere dışarı çıkmasını da içeren kutlamalarla dolu  “Dashain” festivali törenlerinden biriydi. Yağmur mevisimi bitince zaten sürekli kutlamalar yapan Kathmandulular yaşayan tanrıça olarak nitelendirdikleri kumari’yi görmek için Durbar Square akın  etti. Onun bir bakışını yakalayabilirlerse kutsanacaklar, onu görmeyi başarabilirlerse o yıl verimli ve iyi geçecekti.

DSCF0320
Kumari için heyecanlı bekleyiş
DSCF0325
Mutlu son – Kumari (yaşayan tanrıça) nihayet görünür.

Durbar Square’de başka ne mi var? Tapınak, tapınak, tapınak ve tapınak. Çok tanrılı inancın bir sonucu olsa gerek her tanrı (tanrısal varlık demek daha doğru olabilir) için ayrı tapınak yapan Nepalliler Durbar Square’i (Saray Meydanı anlamına geliyor) tamamen tapınaklarla doldurmuşlar. Bize tapınakların alt kısmı değil de üst kısmı daha ilginç geldi. Tamamen tahta işçiliği ile yapılmış katlardan, minik minik tahta boşlukların arasından ve yine minik tasarlanmış pencerelerden dışarıyı izleyebiliyorsunuz. Tapınakların altlarına iliştirilmiş kırmızı eteklerin rüzgarda sallanmasını görmek te çok hoş. Bu salınımlara Katmandu vadisinin çok yakınlarında başlayan yüksek dağların ihtişamlı görüntüleri de eklenince manzara gizemli, ürkütücü ve mistik bir hal alabiliyor.Eski durbar’ın (saray’ın) en üst katına çıkıp Katmandu’nın tamamını 360 derece görmek mümkün.

DSCF0280
Hindu’lar ibadet için tanrılara pirinç veya başka yiyecekler ve çiçekler sunarlar. Yani tanrı heykellerinin yanına bırakırlar.

DSCF0298 Şehrin kuzey tarafında yer alan tapınağa “Budha” tapınağına gittiğinizde ise farklı bir ortam ile karşılaşıyorsunuz. İşte burada Tibetliler kim, Dalai Lama kim? gibi pek çok soruya cevap bulabiliyor Hindular ile farklarını gözlemleyebiliyorsunuz. 1940’lı yılların sonunda Çin işgali ile beraber bulundukları bölgeleri terk edip Katmandu’ya sığınan Tibetliler buraya ulaşmalarını kutlamak ve Budha’ya olan bağlılıklarını göstermek için Budha tapınağını inşa ederler. Onlar için elzem olan dört element : Su, toprak, ateş hava sırasıyla bu tapınağın katmanlarını oluşturuyor.Yüzlerce Tibetli rahip hala Katmandu’ya günler aylar süren yürüyüşlerle gelerek bu tapınağın etrafında dönerek, tespih çekerek ve namaza çok benzeyen bir usulde ibadetlerini gerçekleştiriyorlar.

DSCF1081
Last Airbender Avatar çizgi filmini izleyenler de bilir. Budizm temelinde sırasıyla su, toprak,hava ve ateş vardır. Buda tapınağı bu 4 elementi temsil eder.
DSCF1095
Ellerinde büyük tespihlerle Buda tapınağında ibadet eden Tibet’li kadınlar.

Katmandu sokaklarında yürürken turist olduğunuz çok belli olduğundan sizlere bir şeyler satmaya çalışan kişiler sırayla size yanaşıyor. Biz rehber ve eşyalarımızı taşımak için “porter” (hamal) tutmamaya kararlıydık ama Katmandu sokaklarında o kadar çok sıkıştırılıyorsunuz ki bir rehberi sadece bu kişileri başımızdan savmak için kullanmak mantıklı gelmişti. Thamel en çok turist çeken alışveriş bölgesi diyebiliriz. Burada her marka dağcılık kıyafeti, malzemesi bulmak mümkün. Envai çeşit Nepal yöresel kıyafetleri, tütsüler , hediyelik eşyalar… Ne alınmak istenirse istensin pazarlıksız hiçbir şey alınmamalı. Sadece 2 dükkanda etiketli satış uygulamasına denk geldik. Onlar da kendilerine “Fair Trade” (Adil Ticaret) ismini uygun görmüşler. Ne içmeli: Bu şehirde ve ülkede ne içmeli sorusu ne yemeli sorusundan daha önemli. Su kaynakları kirlenmekte olduğundan özellikle o bölgede yaşamayanlar sularını dezenfekte ederek içmek durumunda. Biz seyahatimizin her aşamasında litrelik sularımızı klorlayarak içtik. Satılan sular ozonlanmış ve işlenmiş sular. Doğal ve temiz kaynak suyu bulmak pek mümkün değil. Ne Yemeli: “Ice and Fire “ adını taşıyan dondurma ve pizza bulabileceğiniz güzel bir restoran. Genelde burası bir turist çekim merkezi o yüzden yer bulmak zor olabiliyor. Kahvesi pahalı ama nefis.  İstediğiniz gibi kahve bulmak kolay olmayabiliyor. Daha çok sütlü çay tercih ediyorlar. Bir çok Hint restoranı var buralarda körili sebze, tavuk ve hint ekmeği yenebilir. Esas ana öğünümüz Nepal yemeği olan ve sade pirinç pilavının üzerine mercimek çorbasının dökülmesinden oluşan ve neredeyse her restoranda farklı biçimlerde servis edilen “Dal Bahat” oldu. Çok doyurucu, değişik ve güzel bir lezzet. Üst üste dal bahat yediğimiz çok zaman oldu. Bu yazıyı 2011 Kasım ayında yazdığım şekli ile aynen paylaşıyorum. Şimdi düşününce Kathmandu ve Nepal ile ilgili çok fazla detay var. Pashupinath tapınağı,  Maymunlu tapınak, Tibetliler, Himalaya tuzu, Dalai Lama, Trekker Turistler, Backpacker , Pokhara vs. liste uzadıkça uzuyor. Vaktim oldukça paylaşmaya çalışacağım.

Stokholm ve kemik titreten İskandinav soğuğu..

Tam da İstanbul’da yağmur yağmaya başlamış ve havalar soğumuş iken haydi özlemle soğuk havaların güzelliğini analım. Zaten şu an herkes battaniye altında sıcak kahve içtiğine göre kemik üşüten ayaz soğuklarından bahsetmek yerinde olur. Benim gerçekten soğuğu kemiklerimde hissettiğim yerlerden biri İsveç başkenti Stokholm oldu. Geçtiğimiz sene aralık başlarında görme fırsatı bulduğum kentte True Blood izleyenler bilir Eric Northman tipli uzunn abiler şortları ve uzun boyları ile sokaklarda koşarak güzelliklerini sergiliyorlardı. Etrafta herkes o ya da bu biçimde boş zamanlarını spor yaparak değerlendiriyor. Eh eh toplu taşıma o kadar pahalı ki insanlar mecburen işlerine veya bir yerlere koşarak gidiyorlar…

Sabahları güneşin doğması uzun sürüyor ve ışınlar eğik açıyla düşüyor dolayısıyla çok güzel alacakaranlık sahneleri gözlemleyebiliyorsunuz. Bakınız mesela şu fotoğrafı sabah saat 9’dan sonra çektim:

1468555_10151800566682957_525967370_n

Güneş aralık ayında saat 14:30 itibari ile bitiyordu dolayısı ile güneş ışıklarından az faydalanıyor bu kent. Ama bu daha az şeyler yapacaksınız anlamına gelmiyor. Şehir 7 tane ada üzerine kurulmuş -stock çok, holm ada demekmiş- ve köprülerle birbirine bağlanmış bir konumda olduğundan mutlak surette adanın hangi yönünde kara bağlantıları var diye görmek üzere elinizde harita bulundurmalısınız. Eğer benim gübü yürümeye epey vaktiniz varsa kaybolmayı deneyin tabi.. Elbette bir yerden sonra adanın tamamını yürüdüğünüz için köprüyü göreceksiniz.

Şehrin kraliyet sarayı yakınlarında gamla stan diye eski kent bulunuyor. Dar sokakları ve iskandinav mimarisi, thor gölgesi, ikea’da satıldığını gördüğünüz çiçekleri burada etrafta saksılarda sokaklarda görebiliyorsunuz. Ben gittiğimde kilise etrafında Christmas partileri ve sıcak şarap günleri başladığından o nefis tarçınlı karanfilli şarap ve cinnemon roll’lardan yiyerek musmutlu iki gün geçirmiştim güneş saat 14:30’da batsa bile.

598488_10151808889902957_739788193_n
O soğukta ancak bu sıcak şaraplardan birini içerek ısınırsınız.
20131201_133430
Christmas pazarı

En çok beğenerek yaptığım şey archipalao turu oldu /çoklu ada gibi bir anlam taşıyor bu kelime de/. Bunun için İsveç’lilerin standart vapurlarından birini kullandım.O seyahatten de bir iki kare paylaşayım.

20131202_09132720131202_092433

Bir de şehrin devv parkı djurgarden’da çok güzel yürüyüş, koşu ve bisiklet parkurları mevcut. Kentin her yerinde bisiklet hava istasyonları da var ve çok şık yapıya sahipler. Bisiklet dostu bir kent olduğunu ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. Raslantı mı bilmiyorum ama konuştuğum her insan İngilizce biliyordu.

Buraya gitmişken mutlaka bir buz hokeyi maçına gidip o maçlarda taraftarların çılgınca hard rock, heavy metal dinleyerek destek vermelerini görmeniz gerekli. İnsanın inanası gelmiyor,  ACDC dinleyerek maç izledim yahu!

Yalnız seyahat edilebilecek en güzel destinasyonlardan biri idi bana göre. Bir de North Face montu giyen dilenci abi vardı. Enetersan enstantane.

20131203_15414620131202_1138001394424_10151800566832957_1153631525_n

Hobbitist yaklaşımlar, Temple Bar Dublin

Dublin’in artık marka olma ötesine geçmiş turistik yerlerinden bir tanesi de Temple Bar. William Temple adlı vakti zamanında Trinity College müdürlüğünü yapan kişinin bölgeye taşınıp burayı ufak ufak düzenlemesi ile başlamış herşey.

SAMSUNG

Bölgenin bulunduğu yerde nehir olduğundan eve suların taşmaması amacı ile bariyer (barrier) kurulması gerekmiş ve onun kısacası da bar kalmış. Yani aslında Temple Bar kelimesi 17.yüzyılda  Temple Barrier –Temple Bariyeri-anlamı içeriyormuş.  Bar kelimesinin bira ve içki içilen, eğlenilen yer olarak anılmasının temelleri de belki William amcanın bar’ına dayanıyordur.. Belli olmaz bu işler 🙂

Irish Bar ve Temple Bar’ın barlar içindeki  yeri ayrıdır. Şimdilerde bu barlar sokağı  Turistik olarak gittiğiniz İrlanda’nın uğramadan edemeyeceğiniz bir yeridir. Temple Bar’ın kendisinde 6-7 farklı yerinde 24 saat kesintisiz müzik var. Müzisyenler geliyor müzisyenler gidiyor. İçine girdiğinizde bir bakmışsınız yanınzdaki biri sizinle sohbet etmeye başlamış. Üstelik havadan sudan da değil direk futbol veya komşunun çimine zarar vermesi ya da kara borsa gibi konulardan giriş yapıyorlar. Biralarını içince de çekip gidiyorlar. İsim veya telefon almak yok sadece “see you” var. Pek bi içten.

SAMSUNGSAMSUNG

Sokaklarda sıra sıra barlar ve envai çeşit mekan bulunuyor. Bu bar ve mekanlar, içinde armutlu sodalı, pilsener ve red ale’ın nefis enfes çeşitlerini bulabileceğiniz tam bir bira cenneti. Temple Bar’da bira içmek birazcık maliyetli – 6 Pound- ama yanında gelen Irish Folk müzik ve biranın enfes tadı bir anlığına biranın pahalılığını unutturabiliyor. Benim favori biram Smithwicks oldu.. Dark ale sevenlere şiddetle önerilir.

Temple Bar’ın diğer bir güzelliği ise barların dışlarının Hobbit’istik sevimlilikleri ve renklilikleri. Bu kadar şeker rengi bir arada görmek göze de hitap ediyor gerçekten.

SAMSUNGSAMSUNGSAMSUNGSAMSUNG

Adım Hodor gittiğim yer Karadağ Kotor

Camping tarzı tatil yapmak hoşunuza gidiyorsa bir taraftan denize girip ağacı bol çadırlı alanlarda konaklayabiliyorsanız Karadağ, Kotor muhteşem bir seçim olur.

Bir kere en başında Hırvatistan yönünden Kotor’a gidiyorsanız eşsiz kıyı ve kıyıların dağlarla buluşma manzaraları sizi bekliyor. Renk skalasından kıyaslayacak olursak koyu yeşil makiler koyu mavi Adriyatik ile birleşiyor. Sadece yol çok kıvrımlı olduğundan araba tutanların kara yolunu tercih etmemeleri gerekmekte.

DSC02327DSC02319DSC02316

Yolda denizin ortasında minik minik adacıklar ve bu adacıkların şapeller  öteki yanda da dağların üstünde şapeller sizlere göz kırpıyor. Kısacası ortalık şapel ve kilise kaynıyor. Hani toplu yaşanılan yerlerde kilisleri geçtim şu miniminnacık adanın tamamını kaplayan şapelcik niye kurulur oraya kim dua etmeye kim gider çözemedim. Görüntü güzel ama ne diyelim J

DSC02324DSC02326

Kotor’un eski şehri bildiğiniz İstanbul surlarından daha kalın kale duvarları ile çevrili. Şehrin bildiğim iki girişi bulunuyor. Kapılar gözlemlenmesi kolay ve küçücük 3-4 kişi yanyana anca sığar. Anlaşılıyor ki içeriye kontrol ede ede, tek tek alıyorlarmış vakti ile J Kale  bildiğiniz ve tahmin edeceğiniz üzere bir yanda sırtını yüksek dağlara dayamış öteki yanda da hemencecik denize ulaştırıyor. Kale içinde de esnaf ve insanların yaşamı 1000 yıl önce nasılsa hala öyle devam ediyor. Sabahları mis gibi ekmek pişiren esnaf abi, dağlara giden ve dağ çileği toplayıp reçel yapıp satan teyzeler..

DSC02354DSC02349DSC02343

Şimdilerde oldukça turistik bir şehir Kotor. Neden mi? Aha işte bu minicik şehre dana gibi lüks büyük turist gemileri yanaşıyor. Bu gemilerden br tanesi bile eski Kotor’dan daha fazla nüfusa sahip. Bunu yermiyorum aslında ama lüks gemiler sanki lüks yerlere gitse hayat daha bir bayram olmaz mı? Mykanos olur, Portofino olur. Denizcilik hakkında pek bir fikrim yok ama anladığım kadarı ile Kotor büyük yolcu gemilerinin yaklaşmalarına müsaade eden bir yapıya sahip.

DSC02358DSC02340DSC02351

Özellikle deniz ürünleri ve balıklar ile ilgili mutfakları güzel Karadağlıların. Bir de gerçekten tüm kadınlar pek bir hoş, güzel ve alımlı.

Dublin Trinity College eski kütüphane kokusu

Şimdiye kadar kütüphane kokusu nedir tecrübe ettim sayılır. Ama Trinity College Long Room (Uzun Oda) kapısından girdiğim an parşömen, kağıt, kitap kokusunun yanında Johnotan Swift, Oscar Wilde, Shakespeare, Lord Byron kokuları da burnunuzu pinçikliyor. Tabi ki öyle bir kokuyu bildiğimden değil ama rutubete karışmış eski kitap kokusu ortamı sizi  bir anda bağımsız, asi, entellektüel İrlandalı havasına sokuveriyor.  Havadaki tarih kokusuyla birlikte “Irish Proclamation of Independence” İrlanda Bağımsızlık Bildirgesi  ile de bağımsızlık kokuları  yayılıyor. Bu bağımsızlık bildirgesinin bende yeri ayrıdır zira IRISHMEN AND IRISHWOMEN diye hitap ederek başlıyor. Merak edenler için bildirgenin tam metni şu linkte mevcut: http://ireland.iol.ie/~dluby/proclaim.htm

SAMSUNG        trinity12  SAMSUNG

Trinity College Long Room’a geri dönecek olursak  Vertigosu olanların uzak durmasını öneririm. Çünkü upuzunnn, yüksek, hacimli  ve her yeri eski kitaplarla dolu bir oda bu. Yaklaşık 200.000 eski  kitap barındıran bu eski kütüphanede kitaplar, her bir pencere etrafında oluşturulmuş dev odacıklarda saklanıyorlar. Bu dev odacıkların her birinde üç tarafa yığılmış kitaplar bizim dört kat diye tabir edebileceğimiz yükseklikte. Ortadan demirle desteklenen merdivene tırmanan kütüphane görevlilerinin yükseklik korkusunun olmadığı kesin. Bir de tarihi bir demirden merdivenler var döne döne kitapların arasına çıkan…

kıvrılanmerdivenaradetay

Kitap toplama konusunda İrlanda lordları İngiliz lordlarından geride kalmak istememiş dolayısıyla 1700’lü yılların başlarından itibaren biz İngilizler kadar kültürlü ve takipçiyiz diyebilme adına kolleksiyonerliğe başlamışlar ve ortaya Trinity college eski kütüphanesi gibi bir sonuç çıkmış. 1850’li yıllarda tüm raflar tamamen dolmuş.

detaykitaptrinitycam arkasındakitaplarSAMSUNG

Bana göre kütüphanenin en önemli kısmı üst kat balkonda bulunan “masterpiece reading room”  eski eser okuma odası. Düşünebiliyor musunuz? Bazı insanlar var.. O insanlar belki de bir eski kitabı ilk defa okuma ve ne olduğunu çözümleme şansına ulaşıyor. O insanların muhtemel heyecanını o “masterpiece reading room”un sadece görünüşü bile yansıtıyor. Hafif öne ve aşağıya eğilmiş büyük masalar ve koyu yeşil büyük abajurlar kütüphane ziyaretçilerine nanik yapıyor. Bizi görürsünüz ama asla bizim üzerimizde kitap okuyamazsınız dercesine…

SAMSUNGSAMSUNGSAMSUNG

Ana galeri ünlü simaların tam 14 adet büstü ile süslenmiş. Koridorda yürürken onlardan feyz almak için kendileri ile bakışıyorsunuz. Ben Shakespeare ve Johnotan Swift’inki ile özellikle gözgöze gelmeye çalıştım.

SAMSUNG

Kütüphanenin en eski kitapları 1500’lerin ortalarında yazılmış Book of Kells’tir. Sahiden Keller oturmuş kitapları günler, aylar ve yıllar süren süslemeler ve muhteşem yazı stilleri ogham ile kaleme almışlar. Bu kellerin kitaplarını tamamlamak değil bir nesil on nesil sürmüş. İçeriği tahmin edeceğiniz üzere İncil. Bir de burada dünyanın ilk notasını içeren kitabı cam arkasından görmek mümkün.

Sulara gömülü güzellik “Halfeti” / Halfeti a beauty within waters – Şanlıurfa Turkey

Şanlıurfa’nın en uzak ilçesi Halfeti’nin eski yerleşim bölgesi, şimdilerde Birecik barajının suları altında başka yaşamlara ev sahipliği yapıyor. Siyah gül’ün yetiştiği tek yerdir. Siyah deniyor ama gül çok çok çok koyu kırmızı bir renk gibi… Kimsenin artık yaşamadığı taş evler ve sular altında kalan köy görülmeye değerdir.

Çoğunlukla romantik ve anarşist duygularla yaklaşıyoruz GAP projesine. İnsanların yaşamlarını yıktı, evlerinden etti şimdi o insanlar nasıl geçinecek gibi.. Ben de Halfeti’yi gördüğümde  mavi yeşil Fırat suları arasından yükselen evler, cami, mezar taşları bana sadece yok olmuşluğu hatırlattı. Aklımdaki tek söylem burada bir yaşam vardı ve o yok oldu. Şimdi sadece bu “yarım” geçmişi “tekne turu” aracılığı ile gezerek görebiliyoruz.

The furthest county  of Şanlıurfa, Halfeti is an ancient residential area nowadays under water of Birecik dam. Halfeti is home to other type of species than humans right now 🙂 and it is home to  unique Black Rose. It is actually a very dark dark red rose but still a different one 🙂

images
Black rose

Nobody lives in Halfeti anymore but the stone houses, village itself and the mosque remaining underwater worths seeing.

When I traveled to Halfeti I sensed destrunction only. There was a life once in this village and now it is gone. The people were forced to move to the new Halfeti on a hill side.

IMG_0045

Ama bu “yarım”lık o kadar güzel görsel öğeler içeriyor ki.. Bir yandan Fırat sularının mavi, yeşil, koyu mavi, lacivert arası renk değişimleri, öte yandan karada tarihi kalıntıların yanında yeniden başlayan, devam eden yaşamın yeşilleri. Kısaca demek istediğim yok olduğunu düşündüğümüz hayat aslında yok olmadı, tekrar başka biçimde başlıyor ve belki de şu an o kadar turistik hale gelmesinin temel nedeni yeniden başlayan hayatı gözlemleyebilmektir.

 As the Euphrates water turned from green to blue and to dark navy you can see the ancient stone houses the mosque under the water.

Now the village is one of the most famous touristic destinations in the Eastern part of Turkey.

IMG_0039IMG_0064

Zaten eski Halfeti’de yerli turistten çok yabancılara rastlıyorsunuz. Almanı, Fransızı bizden daha iyi geziyor hatta yerleşen yabancıların olduğu bile söyleniyor.

 

 

IMG_0034IMG_0035

Geçtiğimiz günlerde Halfeti, öldürülen iki motosiklet sever ile tekrar gündeme geldi. Umarım bir an önce failleri bulunur ve bu güzel şirin “yarım” belde bu güzelliği ile anılmaya devam eder.

Tahran’ın özgürlükler kafe’si (kafes’i) / A coffee shop of freedom in Tahran

Tahrana adım atar atmaz yoğun bir gaz, toz ve kirlilik bulutu sizi selamlıyor. Ambargonun etkisiyle oluşan siyasi bulut mudur bilinmez ama kirlilik şehrin üstüne kabus gibi çökmüş. Sık sık resmi kurumlar ve okullar hava kirliliği dolayısıyla tatil ediliyor. Neyse ki yakınlarda insanların temiz hava almak üzere kaçtığı  Elbruz dağlarının eteklerinde Darband var. İnanılmaz ama gerçek ..Buradan şehrin kirliliğini izleyip nispet yaparcasına temiz hava alabiliyorsunuz. Ayrıca Darband çok popüler bir trek rotasının başlangıç noktası. Kadınlı, erkekli, yabancılı, yerlili dağcılar sırtçantalar sırtlarında, elllerinde batonlarla buradan yürüyüşlerine başlıyorlar. Çoğunlukla kadın dağcı görmek beni çok sevindirmişti. Neyse.. Benim Tahran ile ilgili şu an değinmek istediğim nokta Özgürlükler Kafe’si. Kafe’nin adı bu ve Kadıköy’ün komün kafelerini andırıyor. Şehrin ana caddesinde yürüdükten sonra (sağ tarafından erkekler, sol tarafından kadınlar yürüyor ama bu sözlü kurala pek uyulmuyor)  2. katta sıradan bir kafe burası. Özelliği ise başka hiç bir türlü reklama ihtiyaç duymadan insandan insana aktarılarak bilinmesi.  Yani önünde dev ışıklı bir pano yok. Kafe olduğuna dair bir ibare de yok.  Kaldığımız otelde resepsiyondaki görevliye biz kahve içmek istiyoruz, nerede içebiliriz diye sorduk. Haritadan bize bir bina işaretledi karşısında bir ağaç var dedi ikinci katına çıkın, tabela görmeyeceksiniz ama kapıyı itin. Batı tarzında bir kafe burası dedi. Filtre kahve bile bulabilirsiniz hatta diye de ekledi. Bir kahve sever olarak tabi çok mutlu olup hemen aramaya koyulduk, kolayca da bulduk. Burası gizli bir kafe, belki de devlet yetkilileri bilse kapatacak. İlk bakışta sevgililerin buluşma noktası olarak işlev görüyormuş gibi bir izlenim veriyor. Ama çoğunlukla siyasi fikirler, özgürlük ve idealler ile ilgili paylaşımlar var ortamda. Kağıtlara yazılan dilekler, şiirler veya manifestolar ya çamaşır ipine asılıyor ya cam ile masa arasına sıkıştırılıyor ya da doğrudan duvara resmediliyor. Konserler, toplantılar ve duyurular duvarda yapıştırılan posterler veya ilanlar aracılığı ile yapılıyor. Google’ın bile yasak olduğu bu ülkede iletişim bize göre çok farklı kanallardan kağıt kalem, bakış ve resim ile devam ediyor.

Tahran has a different air and persona than the the rest of the whole world. Imagine a life without Google 🙂 imagine a life where women do go at the back side of public transport..But still it has a beauty of it’s own worth seeing and feeling. When you step in the city itself an air of dust and pollution greets you.  I cant say if it is because of the political embargo or not but the pollution is a serious problem there. From time to time schools and public buildings get a vacation because of air pollution. Luckily Tahran is close to Darband, Elbruz mountain where most of the people do go to take some fresh air.. From this point you can view the city from top and it is the starting point of a famous trail among Iranian and foreigner mountaineers. A lot of women, men, foreigner and local mountaineers do pass by and it is nice to see strong Iranian women doing mountaineering. Anyways.. The point I want to make about Tahran is the Westernized so to saycoffee shop. After you walk by in the main street of Tahran ( men do walk from the right hand side women from the left however not many people do obey this rule)  it is in  second floor of a building.  The fact that makes this coffee shop interesting is that there is no signboard at the front, people find the place by word of mouth. If you ask to the reception where you are staying that you want to drink western type coffee they’ll probably lead you. When we asked to our reception at our hotel the guy pointed a building on the map said there is a big tree accros the street 🙂 and get to the second floor. He added that we would not see a signboard but we should push the door.. We found it very easily.. DSC01485 DSC01487DSC01483

İnsanlar burada kafeste yaşıyor gibi görünüyor ama o kafeslerin içindeki hareket ortamlarını kendileri belirliyorlar gibi gelmişti bana..  I felt that even though people here do seem to live a life in a  cage they define their freedom within the area designated for them and they use it to the fullest

. DSC01488DSC01489

Bu iki kadın figürü kafenin duvarlarını süslüyor. Ressamları aynı.Kadınlar sadece resimlerde zarif değiller, gerçekte de alımlı sürmeleri ile oldukça sade ama şık görüntüleri var. Ressam kadının gözlerinin güzelliğini yansıtamayacağını düşündüğü için genelde çizmekten imtina etmiş. Bize kahvemizi getiren garson böyle söylemişti. Göz güzelliği çizilemez diye.. Onu hayal etmek bize kalırmış artık…  For example the artist of above figurines is the same.  The Iranian women are not beautiful only in these pictures but they are as beautiful and charming in real life with all the kohl they war on their daily life..  The artist above felt that he would not be able to convey the beauty of the eyes so he avoided detailing the eyes. This was what the waiter had told us.. he added that it is impossible to draw or paint the beauty of the eye.. It is left to the spectator to imagine them 🙂

İrlanda’nın koyunu sonra çıkar oyunu

Hani yeşilin ve çimlerin ferah güzel, pozitif bir yönü vardır. İyi hissedersiniz çime basınca, böyle kötü elektrik ayağınızdan olduğu gibi akar gider.. İşte çimlerin bu pozitif etkisini 20 ile çarpın İrlanda’nın çimlerinin etkisini belki yakalar. Yani öyle çıplak ayakla falan da basmanız gerekmiyor, salt gözlerinizin o çimleri görmesi yeterlidir.  Hele sabahın ilk ışıkları ile üzerinde kırağı damlaları birikmiş çimler var ya… Yeme de yanında yat :). Şu fotoğraflar çimlerin güzelliğini yansıtmaz ama belki bir fikir verebilir:

547443_10151718992177957_1892865448_n
Çim
1486830_10151817031192957_639214731_n
Çim ve Dere yanyana
1380091_10151718992777957_181562745_n
Enfes deniz manzarasında otlayan koyunlar ve çimen
1395793_10151704510107957_156926593_n
Cliffs of Moher çimi

İşte İrlanda’nın koyunları bu güzellik tarifi zor çimlerle beslenen, sabahları kırağlı ortamlarda zıplayan, birbirlerinin çimini kıskanmayan süper mutlu koyunlar. Hayvanlar, bir türlü beslendikleri çimlerden kafalarını kaldırmıyorlar. Homini gırtlak yiyorlar. Yağmur, yağmur, yağmur demeden ( yağmur, kar, çamur diyemiyorum sadece yağmur var) kafalarını kaldırmadan o şekil yaşayıp gidiyorlar. Büyük bir ciddiyetle yaşıyorlar. Sincaplar gibi mesela, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbirşey beklemeden. Yani bütün işleri güçleri yaşamak.

1460964_10151817030427957_2062081085_n
Asilzade koyunlar
1483373_10151817029922957_1519413818_n
Mee
1381881_10151718992357957_2130392090_n
Cam arkasından yağmurda da kafalarını çimlerden kaldırmayan mutlu koyunlar

Tahmin edeceğiniz üzere İrlanda’nın koyununu çok sevdim. İnsanlar orada koyunlarına bile birey gibi davranıyor. Genelde eti yerine, birbirinden lezzetli 2500 çeşit (bu rakamı atıyorum) tereyağ gibi süt ürünleri için sütlerini kullanıyorlar. Bence bu koyunların en enteresan özelliği zıplıyor olmaları. Benim çocukluğum köy ortamında geçti ve çok meeleyen ve birbirini tepikleyen koyun gördüm. Ama çayırları, dereleri seke seke geçeni görmemiştim.

İrlanda eğer destinasyon olarak seçiliyorsa özellikle kuzeyde Kuzey İrlanda Belfast, Giant Causeway etrafında, batıda da Galway Cliffs of Moher civarında başlarını çimlerden bir an bile ayırmayan koyun gözlemciliği yapılabilir. Tabi bu sempatik koyunlar genelde çitlerle çevrili alanlarda yaşıyorlar ve mülk içindeler. Dolayısı ile özel mülke girmeme adına dikkat edilmeli.

988331_10151718993112957_484646284_n
El Greco View of Toledo yahut Winter is coming esintisi var..

Yaşam sokaklarda, Trilye Zeytinbağı Köyü

İstanbul’u yaşayanlar bilir. İstanbul yorgunluğu diye bişey vardır. Şehir belli bir süre sonra üstünüze üstünüze gelir ve en kısa zamanda kendinizi uzaklara atmak istersiniz.  Destinasyon seçerken hele de yanınızda Yunan kültürü, eski Rum köyleri, mübadele gibi konularda bilgi sahibi biri var ise dayanamaz kendinizi şirin mi şirin Trilye, Tirilye yahut Zeytinbağında bulursunuz. Burası Bursaya bağlı Gemlik körfezine deniz kıyısı olan ve eskiyi, eskileri yansıtan bir köy.

Köyün ana caddesi
Mübadele sonrasında yerleşenlerden yığma duvar örneği bir ev
Evlerde renk uyumu ve mini balkonlar

Burada yaşam sokaklarda… İnsanlar sokaklarda sosyalleşiyor, sokaklarda uyuyor, evlerinin önünde bulunan banklarda oturuyor, sohbet ediyor ve kışlık salçalarını yapıyor.. Bizim gittiğimiz gün meğer  salça yapım günü imiş. Her sokak başında salça yapılıyor, tüm köyü mis gibi domates ve mis gibi odun kokuları sarmış. Bisikletlerle dar sokaklardaki rampaları nefes nefese aşmaya çalışırken acaba burayı gezerken insanların yaşamına müdahele mi ediyorum diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sıcakkanlı insanlar hoşgeldiniz’in yanında “bi ekmek kapıver de banıver salçaya gari” demez mi.. Eziliveriyorsunuz.

Koca kazanları genelde erkekler durmadan karıştırıyor ve dibinin tutmasını engelliyor..
Sokakta uyuyan güzel

Bu köy 1923 yılında Mübadele ile boşaltılmış köylerden. Rum evleri ve Türk evleri birbirinden çok kolay ayrılıyor. Rumlar evlerini taştan inşaa ederken  Türkler yığma evler ve ahşap evler inşaa etmiş mübadele sonrasında. Mübadele ile gelenler ise çoğunlukla Girit adasından gelmişler. Zeytinciliği iyi biliyorlar ve temel geçim kaynakları olarak devam ediyor.