Bu yaz Yunan Adalarında deniz kum güneş tatili daha ucuz olur mu?

Geçtiğimiz yıllarda birçok blogger ve yazarın değindiği bir konu Yunan Adalarında deniz, kum, güneş tatili yapmanın Türkiyenin tatil merkezlerinden daha ucuza geldiği konusuydu. Melis Alphan’ın “Niye Alaçatı’da Kazıklanalım? Aptal mıyız?” adlı yazısı epey sitem doluydu.  İşletme sahiplerinin kamu alanlarını neredeyse işgal edip fahiş fiyatlarla tatilcileri kazıklamalarına isyan ediyordu. Yunanistanda böyle bir durum yaşanmadığından tatil için özellikle yakın Yunan adaları hep tercih edilir oldu.

Plajların büyük çoğunluğunun ücretsiz olduğu yerler var Yunanistanda. Hatta şezlonglardan bile ücret yerine kafeler gibi sadece yediğinin içtiğinin ücretinin alındığı el değmemiş sessiz ve sakin kumsallarda uzanmak var! Bir de bangır bangır müziklerin çalındığı adına “beach” denen daha girişinde bile otopark parasından başlayarak çeşitli ad altında alınan ekstra ücretlerle, sözde kalabalıklardan uzak olacağız kisvesi altında, yapay iskelelerde uzanmak var.

Türkiyede de sessiz sakin plajlar elbet var ama duyan gittiği için her sene katlanarak artan ziyaretçi sayıları öncelikle İstanbullu* işletmecilerin iştahını kabartıyor.

Özetle Yunan Adalarını tercih eden kesim aslında bu tip işletmecilerin “en kısa yoldan nasıl zengin oluruz hesabı yapan, doğal güzellik yerine inşa edilmiş yapı (beton) sunan, ücreti verdiği hizmete göre aşırı pahalı olan” İstanbul mantığı işletmelerinden kaçıyor.

Euro artık 5 TL oldu. Yunan adaları tatili hala daha ucuz olur mu diye merak ediyor insan. 2018 için basit bir kıyaslama hesabı yapacak olursak:

Bodrum ve Kaş’ta ortalama giriş ücreti sezon başında 60 TL olan yerler, sezonda 100 TL gibi astronomik rakamlarla “beachlere” müşteri kabul ediyor. Hadi  bunların aslında yeme-içme parası olduğunu kabul edelim, bu rakama 2 bira bir patates kızartması almamız mümkün olmaz. Kaldı ki geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren kamuya açık alandaki (plajlarda) içki yasağının 2018 yazında nereleri etkileyebileceğini tahmin edemiyorum.

Memleketin cennet tatil mekanlarında balık yemek istediniz diyelim. İzmir, Datça civarında çok güzel balık restoranları var ama her sene yanlış avlanmalar ve başka sebeplerden ötürü balık hep az ve oldukça pahalı. Daha 2016 yılında  çok severek yediğim deniz levreği için 100 TL ödemiş ve iki kişi ancak tadımlık paylaşabilmiştik.

Buna karşılık Euro artık 5 TL gibi astronomik rakamlara ulaşsa da Thassos, Rodos, Samos veya Sakız, Midilli gibi yakın Yunan adalarında aynı paraya (20 Euro) 3 bira, bir frappe, Patates Kızartması ve Yunan Salatası satın almak gayet mümkün olur.

Yiyecek içecek hesabında Yunanistandaki deniz ürünleri çeşitliliği ve ucuzluğu da ayrı bir konu. Daha ucuzu da mümkün ama, güzel bir balık tercih ettiğinizde kişi başı 10 Euro’ya balığa gerçekten doymak mümkün.

Plajda az insan olması ve yüzerken başkalarına çarpmamak Yunan adalarının cabası!

Yalnız aynı hesabı konaklama ücretleri üzerinden hesap ettiğimizde bu sene Yunan Adaları avantajlı olmayabilir. Yukarıda saydığım Yunan adalarında ortalama 2 kişilik konaklama ücreti 50 Euro civarından başlıyor ve bu fiyata sevdiğimiz, bildiğimiz Türk Kahvaltısı gibi bir opsiyon bulunmuyor.

Buna karşılık memlekette kıyıda köşede kalmış çok tatlış pansiyonlar var. Örneğin Kaş’ta Afrodit Pansiyon, Datça, Ovabükünde de Ada Pansiyon sayısının artmasını istediğim, sabahları pansiyon sahibi ablaların ellerinden leziz mi leziz mükemmel kahvaltılar sunan aile işletmeleri.

Bana göre bu sene Türkiyede tatil yapmak ve Yunanistanda tatil yapmak benzer rakamlara mal olacak gibi geliyor. TL kazanmak artık sadece Yunan adaları seyahatlerimizi değil Avrupa seyahatlerinin tamamını etkileyecek. Eskiden İngiliz Poundunu hesaplar gibi çarpı 5 yapacağız. Bakalım.. Bu yaz gitme fırsatım olursa Yunan adalarından bildiririm rakamları..

Yunan Adalarından fotoğraflar:

20150610_090059
Sakız Adası, Bu mükemmel plajın adını hatırlamıyorum ama burada şezlonga oturur oturmaz böyle soğuk su geliyor. Üstelik suya para almıyorlar!
Samos adasında çatılar
_dsc22151391914925.jpg
Pisagor kasabasından bir sokak, Samos Adası
_dsc7383-85247240.jpg
Halkidiki,Ouranoupoli
_dsc7503_1395969332.jpg
Halkidiki, Amuliani
_dsc57101318158639.jpg
Rodos ve ünlü kalesi
20150610_142910
Sakız adasına bisikletle gidip Pyrgi köyüne de bisikletle gidip dönmüştük. Masa başı çalışanları için yorucu ama bir o kadar keyifli bir seyahat şekli oldu.
_DSC7167
Tasos adası sabah saatlerinde “bu sabah ta deniz çarşaf gibi” diyebilecek amcalar bile yok!
20150611_132131
Sakız Adası, Pyrgi köyü
20150609_144743
Ve işte evde denemelerimde bu Yunan Salatası lezzetini bir türlü yakalayamadım.
_DSC6891
Tasos adası

 

Kamboçya Siam Reap’in Büyüleyici Güzellikleri: Angkor Wat Tapınakları, Yüzer Köy, Lotus Tarlası ve Sokak Kahvecileri

Kamboçyaya gitmeden evvel okuduğum bloglar hep dolandırıcıklar ve sahtekarlıklarla ilgili uyarı yazılarıydı. Sınırdan geçerken size yaklaşanlara dikkat! Size hizmet satmak isteyenlere dikkat, bu ülke dolandırıcıları ile ünlü türünde uyarılardı bunlar. Biz de “Türkiye’de yaşıyoruz nicelerini gördük” deyip bir yandan üstesinden geliriz diye düşünürken diğer yandan da Tayland’a kıyasla bir tık daha tedbirli davranarak gezdik bu ülkeyi.

Okuduğumuza göre, bu sahtekarlıklar en çok Bangkok-Siam Reap karayolunda gerçekleşiyordu. Madem öyle biz de havayolu ile gidelim deyip Phuket-Siam Reap arasında ucuza bilet bulup Air Asia ile uçtuk. Sorunsuz bir yolculuk ve çok sakin bir vize işlemimiz oldu. Kamboçya polisinde o kadar çok çalışan memur vardı ki. Yanyana duran memurlardan biri pasaportu, diğeri fotoğrafı kontrol ediyor, bir diğeri sizden para alıyor (30 USD), bir yanındaki pasaporta vize yapıştırıyor, bir başkası imza atıyor. Sonuncusu da tekrar pasaport, fotoğraf ve size bakıp pasaportunuzu iade ediyor. Böyle ilginç 20’yi aşkın tüm memurlardan geçtiğinizi bir vize sistemi.. Sonrasında bir anlık gaflete düştük ve elimizde biraz yerel para birimi olsun deyip Kamboçya Riyali aldık. Meğer ülkede enflasyon öyle fazla imiş ki bir günde Kamboçya Reali ABD Doları karşısında yarı yarıya değer kaybedebiliyormuş. O yüzden insanlar çoğunlukla ABD para birimine daha çok güveniyor ve onunla alışveriş yapmak istiyor. Ben bunu okumuştum ama sabah dalgınlığı olsa gerek o anda unutuverdim ve cebimizde bolca yer kaplayacak bir miktar para ile Siam Reap Kamboçya sokaklarına adımımızı attık.

Kaldığımız hostel tuk tukla havalimanından aldırıyor mu diye dikkat ederek hotel seçimimizi yaptık. Lovely Guesthouse’da geceliği 10 USD civarında konaklama ve 2 gün kalmak koşulu ile havalimanından hostele tuk tuk ile ücretsiz transfer dahil bir konaklama seçtik. Oldukça memnun kaldık. Daha sonrası için de bu tuk tukçu ile anlaştık ve her yeri onunla gezdik. Burdaki tuk tukçular çok uygun fiyatlara sizi gezdirmenin yanı sıra iyi İngilizce bildiklerinden aynı zamanda rehberiniz olabiliyorlar.  Tuk tuk sendikaları bile var. Fiyat tarifeleri belli.

Tuk tukçumuz

Angkor Wat

Angkor wat turu da dahil civar bölgelere yapmak isteyebileceğiniz tüm turları konakladığınız hostelden- hotelden satın alabiliyorsunuz. Tabi ki buraya tamamen Angkor Wat için gittiğinizden önce Angkor Wat turu satın alıyoruz. Tur dediğiniz aslında tuk tuk ücreti ve otel sahibine komisyon.  Tapınakların arasından güneşin doğuşunu izleyebilmek maksadıyla gece saat 03.30’da tuk tukçuyla buluşmak üzere anlaştık. Motosikletli tuk tukçumuzla buluştuktan sonra gecenin karanlığında tozlu yollardan toz ata ata, diğer turist tuk tukları ve turist taşıyan otobüslerin arasına karıştık. Boş ve upuzun bir arazinin ortasına inşa edilmiş Angkor Wat Müzesi ofisinden giriş kartlarımızı almak üzere  sıraya girdik. Oldukça kalabalık ama hızlı ilerleyen bir sıra var burda. Giriş ücretleri çok pahalı: 1 günlük 37 USD, 3 günlük 62 USD, 7 günlük 72 USD. Sizin fotoğrafınızı o sabah çekerek fotoğraflı bir giriş kartı veriliyor. Neredeyse her tapınak başında da görevliler olduğundan bu giriş kartlarına bakıyorlar.  Bu tapınaklarda ne kadar zaman geçirmek istediğiniz tamamen size bağlı çünkü Angkor, irili ufaklı 1000 km2 alana kurulu devasal bir alan. Burda Kmer İmparatorluğu, aralarında şimdiki Myanmar ve Vietnam topraklarının da bulunduğu büyük bir coğrafyada 9.YY ile 15YY arasında hüküm sürmüş.  Angkor Wat büyüleyici taş işçiliğinin ve simetrik tapınakların yanı sıra, sanayi devrimi öncesindeki  neredeyse 1 milyon insanın kullanımına sunulan mühendislik harikası yağmur suyu kanalları, su taşıma sistemleri ile ünlü. Alana ilk girişimizde esas en çok ziyaret edilen en büyük tapınak Angkor ile başlıyorsunuz. İhtişamlı uzun girişinden sonra o üç tepenin ardından güneşin doğmasını bekledik. Maalesef güneşin doğuşundan yana pek şansımız yaver gitmedi. Tapınaklarda en çok hoşuma giden öğeler bulut perileri olduğu düşünülen apsara figürleri oldu. Genelde dans eden kadın figürleri olarak resmedilmişler.

Doğanın hakimiyeti
Doğanın hakimiyeti 2

Heybetli nilüfer havuzu
Turuncular
Apsaralar
Güneşin doğuşunu beklediğimiz anlar..
Dostlar tapınağın her yerinde 🙂
Lütfen fillerin bu şekilde işkence görmesine katkıda bulunmayın!

Tonle Sap Balıkçı Köyü

Kamboçyada beni en çok etkileyen yer bu yüzer balıkçı köyü oldu. Daha turistik bir yüzer köye gitmek yerine buraya geldiğime sevindim çünkü burda yaşam vardı. Göl kenarında hayvanların peşinde koşuşturan her yeri çamurlanmış çıplak çocuklar, tekneleri ile bohçacılık yapanlar,  yemek yapanlar, kahve yapanlar ne ararsanız mevcut. Nehir üstüne kurulan evler, bizim gecekondu sistemine benzetebileceğimiz bir sistem. Suyun üstüne ev yapmak için arsaya para verilmiyor yani. Rehberimizin söylediğini yanlış anlamadıysam daha sonra devlete herhangi bir vergi de verilmiyor. Bu sebeple karaya ev yapabilecek kadar parası olmayanlar genelde nehir üstüne ev yapıp orada yaşamlarını idame ediyorlar. Bu köyün geçim kaynağı ise üzerinde yaşadıkları göl.

Teknemiz köyün içinde doğru ilerlerken iki kız çocuğunu leğenin içinde giderken gördük.  Ellerinde minicik küreklerle bir yandan gelip geçen teknelerin dalgalarını savuşturmaya çalışıyorlardı diğer yandan da birbirine su sıçratarak oyun oynuyorlar bir yandan da gitmek istedikleri yere leğenle gitmeye çalışıyorlardı. Bu görüntü karşısında içim parçalandı. Yetişkinlerin yerine küçüklerin hayatın acı yönleriyle  mücadele etmek zorunda kalması karşısında hangi insan olursa olsun acıma hissederdi ne de olsa. Bizim teknemiz de onları görünce çok yavaşladı dalga yapmayalım diye. Gene de oluşan minik dalgalara karşı kızlar daha bir azimlendiler, dalgalarla yeniden oynamaya hatta oluşan akıntıya karşı var güçleri ile kürek çekmeye başladılar. Batılı toplum çocuklarında pek görmeye alışık olmadığım memnuniyet ve mutluluğu bu çocukların yüzünde gördüm. O gün kendi kendime epey düşünmüştüm. Acaba bu kız çocuklarına acımalı mı diye? Ya da ellimizde onca  sözde imkana rağmen şu saflığı ve güzelliği elde edemeyen kendimize mi acımalıyız?

 

Biraz ilerde ise yüzer köyde katolik kilise(!) belirdi teknemizin karşısına. Belki de yukarda sorduğum sorunun cevabı katolik kilisesinin içinde gizliydi. Gölün üstünde kocaman bir yapı inşa edilmesine rağmen kasvetli duruyordu ve verandasında tek bir ses tek bir gülücük yoktu.

Teknemiz biraz daha ilerleyince karşımıza yüzer mutfak belirdi. Yerel ekonomiye katkıda bulunmak için bu tatlı teyzemizden de kahve aldık. Ancak bu gibi yüzer köylerden kahve alırken kahve suyunun gölden gelebileceğini düşünerek ona göre satın alma kararı vermekte fayda var :).

Tezgahtar teyze
İşinde gücünde insanlar ve uzaklara bakan çocuk.

Lotus Çiçeği Tarlası

Yüzer balıkçı köyünde yeterince güzellik gördük diye düşünürken yolun hem sağında hem solunda uzun uzun lotus çiçeği tarlaları görünce epey şaşırdık. Anında turist mode on tuşuma basıldı ve heybeme koyduğum fotoğraf makinemi çıkarıp fotoğraflamaya çalıştım. Tüm gününü de bizimle geçiren tuk tukçu abiden de herhangi bir tarlada durmasını rica ettim. O da tarlasını gezmeye ve fotoğraflamaya izin veren bir çiftçi ailenin yanına götürdü bizi. Minik bir ücret karşılığı  tarlasında neredeyse bellimize kadar gelen güzel lotus çiçekleri arasında dolandık. Çok mistik bir ortam oluştu. Bir yandan güneş batıyor diğer yandan da cırcır böcekleri sesleri arasında huzurlu bir sessizlik vardı tarlanın ortasında. Pirinçte olduğu gibi sulu çeltikler içinde yetişiyordu lotus çiçeği. Çeltiklerin kenarlarına da topraktan yürüme bentleri yapılmış.

Lotus çiçeği Budistler için dini bir simge ve rahipler genelde Budist tapınaklarında bu çiçekten bulunduruyor. Meditasyon yaparken önüne 1 adet lotus çiçeği koyan veya elinde tutarak meditasyon yapan budist rahipler de bulunuyor.

Tam da bu kadar büyük tarlayı budist rahipler ne yapıyor diye merak ederken çiftçinin çağırması ile sorumuzun cevabı geldi. Bize lotus çiçeğinin çekirdeğini çıkararak ikram etti. Nohut ve badem karışımı bir lezzete sahip çekirdekleri meğer oldukça besleyiciymiş ve Kamboçyalıların besin kaynaklarından biriymiş.

Siam Reap Sokak Kahvecileri

En çok kahve içtiğimiz yer hostelimizin sokağında içecek satan çok tatlı bir kadının sokak tezgahı idi. Kadın bir iki kelime İngilizce de anladığından nescafe ve suyu karıştırarak yaptığı frappesini şeker koymamasını rica edebiliyorduk.

Yukarıda bahsettiğim gibi yüzer köyde de yüzer teknede satış yapan kadından bir frappe aldık. Ancak şeker istemediğimizi anlatamadığımızdan içindeki şeker miktarı çok fazla idi.Dolayısıyla herhangi bir içecek tezgahından kahve istediğinizde size verecekleri şey bol şekerli bir frappe olacak. Şekerin tadı da burada bildiğimizden biraz farklı. Şeker kamışından yapılan şeker olma ihtimali var.

İçtiğim en batılı kahve ise Angkor Wat biletleri satılan turizm ofisi kompleksinin bulunduğu binadaki Illy Cafe oldu. Burda hem kaliteli illy espresso hem de kruvasan bulabiliyorsunuz. Tabi batı ürünlerin fiyatları batıya denk biçimde. Burası çok minik bir kahve barı olduğundan oldukça kalabalık ve uzun kuyruk olabiliyor.

Yüzer köyde kahvemi hazırlayan kadın..

 

 

Capri adasında tatlı hayat, tatlı seyahat

İtalyanın Napoli kenti, ünlü sahil beldesi Capri adasına ev sahipliği yapmakta. Normalde inanılmaz sakin yaşanan bu küçük ada yoğun dönemlerde turist ve tatilci akınına uğrayabiliyor. Ve fakat İtalyanlar  Capri çok bozdu yaa demiyor zira özgün doku turist akınına rağmen korunmuş vaziyette. Yine de Temmuz, Ağustos ayları haricinde bir dönemde planlama yapmak daha güzel anılarla geri dönmeye yardımcı olur. Zaten deniz turizmi için Türkiye ve Yunanistan çok daha iyi tercihler, Vezvüv yanardağı karşısında yüzme dışında bir ilginçlik yok. Ha ben de temmuzda gideceğim derseniz ne ile karşılaşırsınız? Kalabalıkların arasında yürüme, dar sokaklardan geçmek için sıra bekleme, denizlerde kalabalıklık…

seyir-terasi-1

Caprinin her bir köşesi sakin  bir kartpostal. Masmavi denize doğru dik açılarla yükselen balkonlar, limon bahçeleri,teraslar, limoncello, yumuşak renklere boyalı kutu gibi evler, Akdenizin o uçsuz bucaksız mavisi, Meryem Anaya benzetilen kayalar, neşeli kahkalar ve onca kalabalığa rağmen sessizlik ve dinginlik…Tatlı hayat dedikleri böyle bişey olsa gerek. Burdan bakınca,  Capride tatlı hayat için imkanımız olmasa da tatlı seyahat için imkan yaratmak mümkün!

limandaki-sirin-tekneler
Limana yaklaşırken
anacapriden-capri-manzarasi
Anacapriden manzara

Gitmeden evvel bol bol ön yargıyla Capriyi sosyete adası olarak düşünmüştüm. Ki aslında öyle..Maradona, Michael Douglas, Cathrine Zeta Jones ve Sylvester Stallone gibi simalar adanın müdavimlerinden. Meğer buradaki sosyetiklik ev büyüklüğü ve araba büyüklüğü ile değil bahçe büyüklüğü ile ölçülüyormuş :P. Bembeyaz kutu gibi evlerin etrafında , domates bahçeleri, sivri biberler, kocaman kocaman limon bahçeleri, üzüm bağları ile donanmış durumda. Dolce Vita, tatlı hayat bu bahçelerin deniz manzarası etrafında dönüyor..

uzum-baglari
Villaların arasında kalan dar sokaklar üzüm bağları ile gölgelendirilmiş.
_dsc9729
Meydana yakın sokaklar şık butiklerle dolu..

_dsc9577

_dsc9585
Kaktüs bahçesi yapanlar da var 🙂

Capri Anacapri ve merkez Capri olarak iki bölgeye ayrılmış durumda. Birinden diğerine giderken otobüs, beyaz taksi veya motosiklet kullanılması gerekmekte. Bisikleti ise ancak dağ bisikletçilerine önerebileceğim. Ada inanılmaz yokuşlu. Biz yokuşa alışkınız dememek lazım zira burada yokuşlar, falezler ve manzaraları ayrı zorlukta.

Genelde Capri kalabalığı akşam feribotuyla sona erdiğinden adada konaklamak sakin halini görmek için çok iyi bir seçenek. Ada etrafında mavi turla grottoları (deniz mağaraları) görmek, bol bol limoncello içmek, dar AnnaCapri sokaklarında begonvillerin arasından yürümek, yükseklerde falezlerden günbatımını izlemek bu adada yapılabilecek güzelliklerden.

_dsc9571

_dsc9432
O bahçeli villalardan biri

CAPRİ TÜYOLARI

  • Adaya ilk vardığınızda şehir meydanına ulaşmak için teleferik, taksi veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Teleferik yaklaşık 2 €, otobüs 4 € civarında. Uzun kuyruklarda bazen saatlerce beklenebiliyor. Beklemek istemeyenler dik yokuşlardaki merdivenleri kullanabilir (yaklaşık 30 dakika sürüyor) yahut taksiye binebilirler.
    _dsc9378
    Teleferik ve sağ tarafa doğru uzanan uzun bekleme kuyruğu

    otobus-sirasi
    Minibüs kuyruğu 🙂
  • Adanın her bir köşesinde ayrı güzellikte seyir terasları bulunmakta. Size verilecek haritadan yerlerini bulabilirsiniz. Bu seyir teraslarından birinde güneşi batırmak çok güzel manzaralara tanıklık ettirir._dsc9628_dsc9720_dsc9741merkez-seyir-terasi
  • Tekne ile Capri etrafında turlara katılın derim. Adanın etrafında değişen turkuaz renkleri, il faraglioni, falezler ve daha nice deniz güzelliklerine tanıklık edebilirsiniz. yesil-grotto
    il-faraglioni
    Faraglioni falezleri…Tekneler buradan küçük görünen o oluşumun içinden geçiyorlar.

    kucuk-liman

    meryem-ana-heykelcigi
    Meryem Anaya benzetilen mağara dikiti
  • Çok fazla plaj bulunmadığından (kumlu plaj hiç yok, çakullı) plaj turizmi için tercih edilmemesi gereken bir ada. Büyük liman plajı en büyük plajı oluyor.
    plaj
    Büyük liman plajı.

    _dsc9495
    Sahile arzı endam edenler..

 

  • Limoncello meselesi çok mühim bir mesele. Sıcak bir mevsimde giderseniz zaten dondurma dışında serinlemek için en uygun içecek limoncello. Yine hemen limanın girişinde bulunan Limoncello Cafe’nin limoncellolarını pek sevdik. Take Away fiyatı 3,5 € oturarak içtiiğiniz taktirde 6,5 € gibi bir ücreti var._dsc9737limoncello-capri
  • Kahve meselesi de önemli ama burada yoğunluktan kahvecileri gezmeye fırsatım olamadı. Sadece Napoliden Capriye giderken feribotta (1 €) meydana yürüyerek çıktığımız bir gün oturalım, dinlenelim bahanesi ile espresso içebildim (5€). Tatlar standart bir espressonun altında gibi ama ben o yorgunlukta zaten sadece kahve aradım 🙂espresso-capri
  • Anacapri de oldukça güzel. Oraya da uğramanızı ve sokaklarında kaybolmanızı öneririrm.anacapri-katedrali-gece_dsc9779

CAPRİYE NASIL GİDİLİR?

Napoli limanından kalkan arabalu vapur veya deniz otobüslerine binebilirsiniz. Arabalı vapurların üstleri açık olduğundan manzaraları daha güzel izlemeye olanak veriyor. Yaklaşık 1.30 saat sürüyor. Sorrentodan da sık deniz otobüsü seferleri olmakta. Buradan da gitmeyi deneyebilirsiniz.

_dsc9594

_dsc9588
Aurora adanın en ünlü restoranlarından. Akşam saatlerinde yer bulmanın mümkün olmadığı mekanın duvarlarını buraya giden ünlülerin fotoğrafları ile süsleniyor. Tanıdık geldi mi? 🙂

Zagreb seyahat ve kahve rehberi / A mini travel and coffee guide for Zagreb

(English below) Hırvatistan’ın başkenti Zagreb, ülkenin Split ve Dubrovnik gibi kıyı kasabaları dururken pek gidilmek istenen bir rota değil aslında. Nereye ucuza uçak biletleri var diye bakarken 280 TL gidiş dönüş uçak bileti bulunca  gitmeye karar vermiştim. İyi ki gitmişim. 3-4 gün için 1000 TL altı bir bütçe ile rahat rahat seyahat edilebilecek dolu bir kent Zagreb.

Bir yandan eski Sovyet stili ihtişamlı binalar, diğer yandan modern kent merkezi, süslü çatılı kiliseler, kırık kalpler müzesi gibi ilginç konulu müzeler, lezzetli kahveler ve ucuz biralar bulunca daha da sevindim doğrusu. Gezilecek görülecek yerlerin çoğu Eski Şehir civarında iken sevilen kahvecileri de şehrin yeni kısmında yoğunlaşmış durumda.

ucaktan-goruntu
Uçak iyice alçaldığında bir görünüm.. Havalimanı mısır tarlalarının arasında  🙂
_dsc7939
Sovyet ihtişamı mirası: Zagreb tiyatro binası

GEZİLECEK YERLER

Finiküler : 1888 yılında inşaa edilen Doğu Avrupa’nın en kısa finiküleri , Zagreb Finiküleri sadece 800 metre uzunluğunda. Eğer 4 kuna olan ücretini ödemek istemezseniz hemen yanında bulunan merdivenleri kullanarak şehrin Yukarı Kısmına, Eski Şehire ulaşmak mümkün.

_dsc8066
Yukarıya çıktığınızda bu park kafe karışımı yerde manzaraya karşı soluklanabilirsiniz.

Lotrscak Kulesi: Eski Şehirde bulunan bu kuleye tırmanarak  güzel Zagreb manzarasına ulaşmanız mümkün oluyor.  Her gün öğle saatlerinde gerçekleştirilen top atışı ödünüzü kopartabilir! Kuleye tırmanma girişi bedeli 20 kuna.

Kırık Kalpler Müzesi – Museum of Broken Relationships: Kırık Kalpler Müzesi Zagrep’in enlerinden biri olmaya aday inovasyon ödüllü bir müze. Gerçek yaşamdan tüm kırık kalpleri konu alan hikayeler sizi melankoliden melankoliye sürükleyebilir. Bu kırık kalp ilişkileri sadece romantik ilişkilerle sınırlı değil üstelik. Annelerin, babaların, arkadaşların ayrılıkları, ölümleri de konu olabiliyor. Giriş ücreti 30 kuna.

_dsc8340
Müze hikayelerinden biri. Kağıttan buket. Biten ilişki hikayesi 24 Mayıs 2006-23 Mayıs 2011 arasında Sao Paolo Brezilyada geçiyor. “Ben bir yazarım ve editörümle evlendim. Bu kağıttan buket, kendisi de editör olan nikah şahidimizin (erkek tarafı) hazırladığı bir hediyeydi. Evliliğimizin 5. yılında kocamın beni aldattığını , detaylarını da konuya destek veren bir grup arkadaşı ile paylaştığını öğrendiğim anda bitti. Paylaştığı arkadaşlarından biri, bir zamanlar birlikte roman yazdığımız benim en yakın arkadaşımdı. Kağıt kesiğinin acıtması böyle olsa gerek.”

Aziz Mark Kilisesi: Zagreb’in o yuvarlak kiremitlerinden oluşan en güzel çatı desenli kilisesi Aziz Mark Kilisesi görülmeye değer güzelliklerinden.  Kilisenin çatısına Hırvatistan ve Slovenya armaları parlak renklerle işlenmiş.

_dsc8014

Taş Kapı: Bu kapı Aşağı Şehir ve Yukarı Şehri birbirine bağlayan içinde de Hristiyan mabedi bulunduran tarihi bir geçit.  Efsaneye göre orta çağ dönemlerinde çıkan bir yangında Meryem buraya sığınmış ve bu kapı  en ufak bir zarar görmeden kurtulmuş. Kapının içinde dua eden, mum yakan insanları görmeniz yüksek ihtimal.

_dsc8009

Josipa Jelacica Meydanı: Zagreb’in en büyük meydanı  sayılabilecek bu meydan bir çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Ben oradayken kurulan dev sahnede çeşitli ülkelerin folklore ekiplerinin sahne aldığı Folklor Festivaline ev sahipliği yapmaktaydı.  Burada bir yandan akan yaşamı, mavi tramvayları gözlemleyebilirsiniz.

Dolac Pazarı: Pazar Ziyaretlerinden hoşlananlardan iseniz  Dolac Pazarı mutlaka görmeniz gereken yerlerden. Pazarla rengarenk hale gelen meydanda kırmızı şemsiyeler göze çarpıyor. Meyve, sebze, deniz ürünü, et, peynir stantlarının yanı sıra hediyelik eşya stantları da bulunmakta._dsc8312

 

Kutsal Meryem Katedrali: Zagreb’in hemen hemen her köşesinden kulelerini görebileceğiniz Kutsal Meryem Katedrali buranın bedavaya görülecek yerlerinden en güzel yerlerinden biri olabilir. 1899 yılında inşa edilen katedrali ziyaret etmek ücretsiz ancak giyim kuralları bulunmakta. Kısa şort ve askılı tişörtlerle giremiyorsunuz.

_dsc7799

 

KAHVECİLER

İstiklal caddesinin eski haline benzeyen ve hayatın aktığı iki ana cadde var: biri Tkalciceva Caddesi diğeri Ilıca Caddesi. Publar, et restoranları, fast food restoranları  sıra sıra dizilmiş durumda.  Sağlı sollu alışveriş  yapabileceğiniz dükkanlar, kahvaltı edebileceğiniz pastaneler de bulunmakta. Ayrıca yan taraflarda güzel , sürpriz meydanların bulunması da ayrı bir cazibe…

Eğer meydanda oturup gelen geçeni seyrederek kahve içmek isterseniz onun için adres Josepa Jelacica Meydanı. Burada Zagrepçka Kava denilen armut likörü, espresso ve çırpılmış kremadan oluşan kahveyi tatma şansına erişmiştim. Oldukça leziz denemeye değer bir lezzet olduğunu belirtmekte fayda var. Eğer iyi kahve içme peşindeyseniz Zagrep bu konuda da cömert.

_dsc7870

Cogito Coffee: Gözü yormayan renklerle dekore edilmiş şirin bir ortamda kahve içme imkanı sunuyor Cogito Coffee.. Espressonun yanı sıra V60, Chemex vb.  yöntemler ile hazırlanan kahve de içmeniz mümkün..

_dsc8207_dsc8215

Eliscaffe: Ödüllü bir baristanın açtığı küçücük loş ortamda bir kahveci burası. Espressosundan daha çok kahve bardaklarını sevdim doğrusu 🙂

_dsc8237_dsc8224

42 Coffee Co.: Burası da kahve bardakları ile gönlümü çalan yerlerden. Üstelik iki farklı çekirdek karışımı sunarak espressonuzu hangisinden alırdınız diye de soruyorlar..Bence Zagrep’te mola verilmesi gereken en güzel kahvecilerden biri..

_dsc8395_dsc8386

Tolkien’s House: Kahve içmeyi tercih eder misiniz bilmem ama Tolkien hayranlarına hitap eden bu pub Hırvatça, İngilizce ve Elfçe menüye sahip.. En çok kokteylleriyle övünüyorlar..Ben nispeten sıradan bir pub gibi buldum burayı.

_dsc8189_dsc8184

Kırık Kalpler Müzesi Kafesi: Bu müzeyi çok sevdiğimden içinde yine müzeden elementler içeren kafesinin dekorunu da çok sevdim. Müzeyi gezdikten sonra burda kahve içmek ve internette takılmak isteyebilirsiniz.

_dsc8373

Capital city of Croatia Zagrep is not that a preferred touristic destination taking into consideration of Dalmatian coast centers like Dubrovnik or Split. But it surprised me a lot.. I managed to travel around the city for a very low budget (under 300€ including the flight). So for low budget travellers the city might be a very good choice.

Beautiful Soviet buildings, modern squares and a continious buzz… These words might describe Zagrep. It felt like I was an explorer, kept discovering new pockets, each nicer than the last. There were far too many squares, spots that I wanted to sit, have a coffee or beer and watch people pass by or get to the blue tramway!

ucaktan-goruntu
A sight from the plane just before landing..
_dsc7939
A Soviet glamour: Zagrep Theater

PLACES TO SEE

 

Funicular: The shortest funicular in eastern Europe, just 800 metres is this funicular that takes you to the Upper Town which was constructed in 1888. If you don’t want to spend 4 Kunas you may use the stair way just on the right hand side of the funicular.

_dsc8066
A park and cafe where you can take a break after the climb.

Lotrscak Tower: This is a medieval tower at the top of the funicular that you can climb for some good views over Zagreb. There is a cannon that is let off every day at noon – so you may not want to be around here at this time as it is very loud! I thoguth it to be a bomb exploding but after I saw everybody continuing their chill I understood that it is this medieval tower cannon. If you want to climb the tower it costs 20 kunas.

Museum of Broken Relationships: Museum of Broken Relationships is a unique and innovation awarded museum founded by donated items from real people with broken relationships.  It is not just romantic relationships either. It is also about other broken relationships too. For instance there are stories about a mum’s suicide note to her kids, another mums childhood dream car come true for her child, a positive heroine test that resulted in separation, clothes of a mum that died out of cancer and many more melancholic stories. Each story will drive you away, fascinate you for a time so make sure to reserve some time for this museum as it is a big jackpot sight in Zagreb. The price is 30 kunas.

_dsc8340
A story from the museum.

St Marks Church: A must see in Zagreb is St Marks Church with wonderfully designed roofs. The roof contains code of arms of Croatia and Slovenia side by side.

_dsc8014

Stone Gate: This old gate that links the Lower Town with Upper Town is surprisingly awesome with a Christian shrine inside. There is a myth that Virgin Mary was here and this gate was the only survivor  in a big fire that broke out in mediaval times. You’ll see many people praying here and burning candles.

_dsc8009

Trg Josipa Jelacica square: The heart of Zagreb’s Lower Town and centre of action which much happening within and around it. When I was there there was a folklore festival on a big stage. It’s a good place for people watching  and drinking.

Dolac Market: If you like bazaar visits then Dolac Market is one place to see. Brightly colored square and  red umbrellas worth a wander even if you don’t need to buy anything. There’s fruit and vegetables, seafood, meat, cheese stands and flower stalls, as well as some souvenir sellers._dsc8312

Cathedral of the Assumption of the Blessed Virgin Mary: Another great free thing to do in Zagreb is to visit the Cathedral of the Assumption of the Blessed Virgin Mary. This cathedral was built in 1899 and it  is visible from a fair distance around thanks to high twin spires. You may get in if you like but there is a dress code which requires you to cover your shoulders and wear tall skirt or trousers._dsc7799

COFFEE CRAWLING

Tkalciceva Street and Ilıca Streets are the centers of buzz. Pubs, restaurants and café’s are lined up. Even if you won’t eat and drink anything the street and side small squares worth a visit.Along Ilica street  you can shop, have great ice creams and walk along the tramway line.

If you wanna people watch in the main square   Josepa Jelacica Square is the correct address. Here I had the chance to taste Zagrepçka Kava a coffee prepared out of pear licquor, espresso and whipped cream. The taste is quite good and worth trying. If you are after good coffee Zagrep is generous about that too..

_dsc7870

Cogito Coffee: The cute third vawe coffee shop is decorated in calm colors that eases stress.. It is possible to taste  coffee prepared by V60, Chemex etc. methods here alongside espresso.

_dsc8207_dsc8215

Eliscaffe: The artisan coffee bar is founded by an awarded barista.. The place is a cosy and lightly lit place. To be honest, I liked  the cup better than the espresso 🙂 ..

_dsc8237_dsc8224

42 Coffee Co.:This is another coffee shop that offers the coffee in great cups! The better stuff about this place is that they offer two different coffee blends for your espresso and you may choose among them. For me this is one of the best coffee shops to take a break in Zagrep.  

_dsc8395_dsc8386

Tolkien’s House: Would you like to drink coffee in a Tolkien geek pub? Probably not :)..Anyways the pub offers a menu in Croatian, English and Elvish.. They are proud of their cocktails but for me it is a kind of regular pub with some Tolkienish decoration.

_dsc8189_dsc8184

Museum of Broken Relationships Cafe: The museum is a fantastic place to visit and I liked it a lot and just in the same building there is this cafe shop where you can sip an espresso among the museum stuff. It felt good so I am taking the liberty to recommend this place.

_dsc8373

 

 

 

 

Falezleri, limon bahçeleri ve limoncellosu ile Sorrento

Sorrento Napoli, İtalya’nın sevilen, tercih edilen bir tatil beldesi. Uzun uzun falezlerin kıyısında, şemsiye gibi sahil çamlarının altında, Vezüv yanardağı manzarasında denize  girmek isteyenler için ideal bir yer.

Sorrentoya Napoli üzerinden karayolu veya trenle ulaşabileceğiniz gibi deniz yoluyla da ulaşabiliyorsunuz. Biz Capri adasından geçmeye karar vererek yaklaşık 25 dakikalık dalgalı deniz yolculuğu  akabinde Sorrentoya ulaştık. (Hava durumu daha sakinken eminim deniz yolculuğu şahanedir :))

excelsiorlu manzara

Buraya gelmedeki amacımız Sorrentoyu üs olarak kullanarak konaklama ücretlerinin kat be kat daha fazla olduğu Amalfi kıyılarını dolaşmaktı.

Ancak sonradan farkettik ki Sorrento da başlı başına gezilebilecek bir yer;  limon bahçelerinde yürüyüş yapabilir, bol bol ‘crema di limoni’ içilebilir, tarihi  saat kulesinin oralardaki küçük dükkanların arasında limoncellolu badem şekeri tadabilir, pizza yiyebilir,  müze gezebilir, falezlerin üzerindeki balkonlardan denizi, kıyı şeridi boyunca uzanan diğer falezleri, sahil çamlarını, Vezüvü izleyebilirsiniz. Üstüne de denize girip yüzebilirsiniz. Daha ne olsun? Ancak belirtmekte fayda var. Burası da bölgenin tamamı gibi oldukça pahalı bir yer. Günlük minimum harcamanız otel dahil iki kişi için 200 € civarında olacaktır.

tasso meydanı
Tasso Meydanı Sorrentonun en yoğun meydanlarından. Akşamları büyük saksılarla bir kısmı trafiğe kapatılıyor.
saatkulesi (1)
Kasabanın eski kısmı dar ve çok kalabalık sokaklarla dolu.

arasokaklar

Biz Saint Agnello sahilinde denize girdik. Falezin alt kısmına ulaşmak için kıyıda kurulu merdivenlerden girip ufak bir mağaranın içinden geçtikten sonra ücretli bir tesise ulaştık.  Giriş ücreti 5 €, asansörle yukarı çıkmak 1 € gibi her bir hizmet ücretlendiriliyor, şezlong veya şemsiye için ayrıca ücret talep ediliyor. Kumlu plaj bulmanız oldukça zor. Volkanik topraklı koyu kahve minik taşların arasından  mavi suların içinde bir yanda Vezüv yanardağı bir yanda falezlere karşı yüzüyorsunuz. Bence oldukça güzel ve keyifli bir yüzme alanı.

plajvezuv
Sol tarafta Vezüv yanardağı, sağ tarafta falez manzaralarıyla denize girenler..

Sorrento bölgesinin en güzel yanı Limon bahçeleri,  limoncellosundan (Limoncello: limon kabuklarından yapılan bir likör çeşidi) yapılan soğuk içecekleri ve limoncellolu badem şekerleri. Dar sokaklar limon ve limon ürünü dolu. Her yer açık sarı renklerle bezenmiş durumda. Şehrin göbeğinde limon bahçeleri hala yüzyıllardır aynı  yerde bozulmadan günümüze ulaşmış. Bu bahçelerin bazıları ise limoncello sattığından içlerinde gezmenize ve yürüyüş yapmanıza olanak sağlıyor. Girip tur atmak ve fotoğraf çekmek için ideal.

limonbahcesigravuru
Limon bahçesinin güzel giriş kapısı
limonbasket
Limonları bizimkilere göre biraz daha iri ve buruşuk yapıya sahip.
limonbahcesi2
Limon bahçesinin yürüyüş yolu bile var 🙂
limoncello meloncello
Her yer limoncello, meloncello, crema di limoni… Crema di limoni ise içmeye doyamadığım limoncellonun sütle karıştırdıkları bir çeşidi..
limonsabunlar
Limon sabunları sokaklara çok güzel koku veriyor..

 

Benim Sorrento ile ilgili verebileceğim ipuçları:

  • Yürümek istemezseniz şehrin göbeğinden (Piazza Tasso)  kalkan turistik tren kasabanın ana hatlarında sizi 6 € karşılığı gezdiriyor.
  • Çok turistik bir bölge. Kasaba küçük ve kalabalık. Restoranlarda sıra beklemek çok olağan bir durum. Meydanlara nazır restoranlarda prosecco içip gelen geçeni izlemek güzel ancak dondurulmuş pizza sattıklarından oralarda yemek yerine ara sokakları tercih edin derim.Otel fiyatları Amalfi kıyılarına göre nispeten daha ucuz, ortalama gecelik minimum 100 €’dan itibaren :P.. Pahalı oda fiyatları beklentinizi yükseltmesin, hizmet kaliteleri çok yüksek değil. Genelde oteller eski ve çok kalabalık olduklarından pek yenilenmeye, hizmet kalitelerini arttırmaya yönelmiyorlar.
  • Falezlerin 50 metre üstünde sahiden nefes kesici manzaraya sahip Grand Otel Vittoria Excelsior oteli var. Hayatımda ilk defa bir oteli her şeyiyle beğendim. Hele bazı noktalardaki balkon restoranları ve falez kovukları öyle güzel ki…Yükseklik korkuları olmayanlara inanılmaz  güzel mekanlar, manzaralar sunuyor. Tabi ki bu otel genelde ünlülerin, kralların, kraliçelerin konakladığı süper pahalı, geceliği ortalama 1000 € olan bir otel.

Yunan adalarından Rodos’ta güneş,deniz,tarih tatili

Gökyüzünde yıldızları gördük,

Dalgaları, kumu da gördük,

Vee, pek çok kriz ve öngörülmeyen felakete rağmen

Çokluk sıkılıyorduk, tıpkı burda sıkıldığımız gibi…

Karamsarlığı ile bilinen Baudlaire uzun seyahatten dönen gezginleri yukarıdaki dizelerle tiye alır ve kendi karamsar dünyasına çekmeye çalışır. Ama haklı olduğu bir nokta var. Senin için çürümüşse dünyanın en güzel tatil yeri sana ne yapsın? Güzel bir tatil resmi ile karşılaştığımızda bu resmin içinde olursak mutluluğun kendiliğinden eşlik edeceğini düşünüyoruz. Ancak mutluluk daha önemli bir dizi psikolojik ve duygusal ihtiyacın (sevgi,saygı, kendini ifade)  karşılanması ile ilgilidir. Neden böyle bir girizgah yaptım? Çünkü yurt dışına giden özellikle Türkiyeli  gezginlerin, turistlerin hep mutsuzluğunu görüyorum, karşı karşıya kalıyorum. Adam inanılmaz güzel yerlerde tatil yapıyor, seyahat ediyor ama suratından düşen bin parça, asık. Sorunları da bavulunda taşımış. Milletçe her gün travmalar atlatıyoruz, farkındayım. Bunun üstüne kişisel yükler binince, daha da ağır oluyor. Onun da farkındayım. Ama zaman ve para ayırıp gittiğiniz seyahatte bu yükleri bir yana bırakmazsanız o seyahat,o tatil, tatil olur mu?

Nasıl Gidilir?

Biz zaten Marmaris civarında olduğumuz için sevgili yol arkadaşım  Mine ile Marmaris’ten kalkan katamaran’a Yeşil Marmaris şirketinden bilet aldık.(Kişi Başı Gidiş- Dönüş 200 TL) Bilet satılan yer Marmaris Marinası olmasına rağmen Katamaran’ın kalktığı nokta oldukça uzak bir yerde. Bavullarınız büyükçe ise yürümek yerine taksi tutmanız gerekecek (15 TL) . Yürüyenlerin de sahilden yürüdüğünü duydum.  Captain Simion diye bir Yunan katamarına binince çılgın katamaran yolculuğumuz başladı. Çılgın diyorum zira havanın yağışlı ve kapalı olduğu bir güne denk geldik. Katamaran dalgalara çarpa çarpa, yer yer uça uça, sık sık sağa sola kocaman kocaman yalpalayarak gitti. O esnda ortaya çıkan gemi 2. kaptanı, denizci pazılı bir kadın ve temel reis halli adamlar insanları gözlemlemeye ve sakin tutmağa çalıştılar. Böyle yaklaşık 1 saat yolculuk yapınca Yunanlıların Poseidon’a (Deniz tanrısı) neden kızgın dediklerini anlayabiliyorsunuz. Rodos limanına yaklaştığımız esnada ise inanılmaz güzel bir ada manzarası ile karşılaştık. Eski şehir kalıntıları arasında yükselen eski duvarlar, kocaman kale, yan yana kilise kulesi ve cami, palmiyeler. Adeta denizin ortasında vaha…

_DSC5569

_DSC5556Rodos,

Yunanistan Dodacanese adalarının en büyüğü olan Rodos; beach resortları, haçlı akınları döneminde Aziz John şövalye işgali döneminden tarihi kalıntıları, bir zamanlar şövalye kalesi sonra Osmanlı hapishanesi şimdi de müze olan Büyük Üstadlar (Grand Master) kalesi ile biliniyor. Kendisi Yunan adaları içinde gittiğim en turistik ada olmuş olabilir.  Hatta Türkiye tatil rotaları ile arasındaki farklılıkların (tarihi kenti hariç) oldukça az olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Taksici kalacağımız otel yakın diye bizi almak istemedi, dükkanlarına buyur eden Yunanlı esnaf (neredeyse gel gel diyecek :), plajlarda şezlong parası hatta havlu parası ödenmesi, limanda sıralanan dizi dizi tur tekneleri önlerindeki standlarda satış yapmaya çalışanlar..Ancak çok önemli farklar var. Deniz adanın her yerinde masmavi, parlak.. Bir de tarihi her  türlü bina inanılmaz korunmuş. Eski şehirde sokak lambaları bile hala ayakta. Yeni şehir denilen bölgede İtalyan işgali döneminde inşaa edilen binalar hala sapasağlam ve kullanılmakta. Bizim kaldığımız otel Casa Antica yeni şehirde ve 1700’lü yıllardan kalma! Yer karoları bile bu tarihlerden. Kısacası yok etme kültürleri yok!

_DSC5587
Yeni şehirde konakladığımız otelin sokağı

 

Eski Şehir

Eski şehri inanılmaz fotojenik. Bu şehrin çakıllı ve dar yolları arasında kaybolmadan, dizi dizi kemer altında şöyle manzaralı manzaralı fotoğraf çektirmeden, rengarenk begonvillerin renklerine hayran olmadan dönmemek lazım.  Eski şehrin içinde Meryem Ana kilisesinin kalıntıları heybetli heybetli durur. Osmanlı hakimiyeti döneminden kalma camii yakınlarında dükkanlar çarşılar ve kahve görmek de mümkün. Burayı gezerken parmak arası terlik yerine tabanınızı acıtmayacak terlikler önereceğim.

_DSC5682
Türk kahvehanesi

_DSC6068_DSC6122_DSC6097

 

_DSC6084_DSC6066

Hipokrat Meydanı

Bu meydana gece ışıltısını görmek için gitmek lazım. Romadaki İspanyol merdivenlerini andıran Hipokrat meydanı merdivenlerinde gençler uzun uzun  oturuyor…Etraftaki tavernalarda bol bol size ben bu şarkıyı bir yerden biliyorum dedirtecek Yunan müziği çalıyor..

_DSC6015
Meryem Ana kilisesi
_DSC6003
Makinemin ayarlarında yanlışlıkla hdr’ı açtım ama çok gerçekdışı olmadı bence meydan.

Grand Masters Sarayı (Büyük Üstadlar Sarayı)

Sarayın içi o kadar çok tarihi eserle dolu ki müze olmasına rağmen (Giriş Ücreti 6€) bazılarının altına açıklama yazmadan öylesine sergiliyorlar. Kale Rodos Şövalyeleri namına yaraşır derecede büyük ve güvenli. Odalar arasından geçitler, yer altında odalar, kocaman avlu, kocaman giriş kapısı.. Ayrıca sarayın camlarından yan yana cami minaresi ve kilise saat kulesi görebileceğiniz bir yer.

_DSC5710_DSC5737_DSC5769_DSC5758

 

Şövalyeler Sokağı

Bu sokakta binalarda hangi şövalyelerin oturduğu kapılarda işaretli imiş. Benim ilgimi ise lambalar çekmişti. Demirden oluşturulan bu lambalar bile hala ayakta.

_DSC5705

Mandraki limanı

Limanda uzaktan yeldeğirmenlerini ve şehrin en önemli simgesi olan geyikleri limanağzında görebiliyorsunuz. Burada da deniz o kadar temiz ki denize girenler var.

_DSC6203_DSC6185_DSC6047

Plajlar

Biz üç farklı plaja gidebildik. En çok gittiğimiz şehir merkezindeki Elli Beach oldu. Yan yana dizili bir çok farklı beach masmavi ve tertemiz denizin kıyısına konuşlanmışlar. Bu plajda  şezlong ve havlu parası ödenmekte. Biz hafta içi 7,5 € haftasonu ise 8 € ödedik. 7 metre yüksekliği ile denizin ortasına kurulan bu tramplen pek çokları için atlama ve eğlence kaynağı. Diğer gittiğimiz Plajlar ise Kalithea’da idi. Kalithea’ya gitmek için otobüs durağını buluyorsunuz (yan yana dizilmiş iki otobüs bus station oluyor 🙂 kişi başı 2,40 € ücretle 15 dakikalık bir yolculuk sonunda Kallithea’ya ulaşıyorsunuz. Bu noktada da yan yana bir çok plaj ve resort plajı bulunuyor. Ammades Beach Bar oldukça güzel ve sakin bir yerdeydi.  Thassos Beach Bar ise Kalithea’nın biraz daha kalabalık ama kayalık deniz sevenler için  de mükemmeldi. Rodos adasında deniz her yerde mükemmel.

_DSC5860
Şehir merkezinde Elli beach ve deniz ortasında 7 metre yüksekliğinde iskele
_DSC5979
Frappesiz Yunan adaları tatili olmaz
_DSC5852
Denizde o gün tam yedi farklı ton saymıştım

Yeme İçme

Eski şehirde bulunan restoran ve tavernaları çok önermeyeceğim. Biz burda sadece bir börekle kahvaltı yapalım dedik ama o bile dünden kalmıştı. Hayal kırıklığına uğramanız çok olası. Buralardaki tavernalarda oturmak isterseniz üzülmeyeceğiniz Grek salata + bira ikilisi yapılabilir.  Yediğimiz içtiğimiz en güzel yer Koukos restorandı. Grek kahvesi bile cezvede kumda pişiyor lezzeti ise çok iyi.  http://www.koukosrodos.com/en/   Diğer beğendiğimiz bir lokantalar Koozina https://www.facebook.com/koozina.rhodes ve Karesma oldu. Thomas Taverna’da gidebileceğiniz tavernalardan. Fiyatlar ise beklediğim kadar düşük değildi. Thomas Taverna’nın Thomas’ı uzun uzun anlattı bize 🙂 KDV’nin%12’ye çıkarılması, Yunanistana giren her turistten şehir vergisi alınması vs. rakamları geçen seneden yukarı çıkarmış açıkçası. Kişi başı bu mekanlarda minimum 15-20 € civarı çıkarsınız. E tabi genelde deniz ürünleri ahtapot, kalamar dolma vb. var. Karesma da ise kocaman bir dana incik yeme şansına sahip olduk. O büyüklüğüe o fiyat Türkiyeye kıyasla çok iyiydi açıkçası. Bir de bu iyi restoranların bulunduğu sokakta Tamam restaurant diye bir yer var insanlar kapısında uzun uzun bekliyorlar.

Kahve Durakları

Yunanlıların vazgeçilmezi frappenin burada çok tüketildiğini görmedim açıkçası. Frappe tabi ki içtim ama daha çok soğuk espresso ve Grek kahvesi tercih ettim.  Rodiakon Espresso Bar, Centrale Caffe ve tabi ki Koukos kahvesini sevdiğim mekanlar oldu. Bunun dışında her beach’te frappe bulmanız mümkün.

_DSC5962
Kavanozda Espresso Caldo
_DSC5951
Ice Art denen dükkanın güzelim waflle’ından da tadın deriim.

 

Toskana’da doğa, tarih, yemek dolu bir yolculuk: Mugello

Uzun zamandır Toskana kırsalını, tepelerini, servilerini ve tarihi kasabalarını görme hayalleri kuruyordum. Floransa’nın başkent sayılabileceği Rönesans’ın ana vatanı diyebileceğimiz İtalya’nın kuzeyinde yer alan Toskana vadisi;  yeşil panjurlu binaları, doğa harikası manzaraları ve şirin kaleli kuleli köyleri ile  Ortaçağ yaşamına kapı aralıyor.

Toskana vadisi bir iki saat mesafe ara ile birbirinden güzel rotaları barındırıyor: 294 basamaklı Pisa kulesi, şarap cenneti Siena, kuleleriyle ünlü kale-köy San Gimignano, Bahçeleri ile ünlü Lucca, ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendirilen Monteriggioni. Bu rotalar öyle ünlenmiş ki güneşin kendini göstermeye başlamasıyla bölge adeta ziyaretçi akınına uğruyor.

Size anlatmaya çalışacağım rota olan Mugello vadisi,  Toskana vadisinin Umbria sınırına gelmeden, Apenini dağları eteklerindeki son Toskana vadisi oluyor. Henüz uluslararası turistlerin akınına uğramamış bir bölge olduğundan diğer Toskana kasabalarına göre daha sakin ve daha İtalyan bir hava taşıyor. Bu bölgede de elinizi sallayınca tarihe ve doğaya çarpıyorsunuz. Mutfak ise yanında hediye geliyor. Doğası yemyeşil, tarihi köklü ve korunmuş, mutfağı da parmak yedirtecek cinsten. Daha ne ister ki insan! Şimdilik bu bölgeye sıcak havalardan kaçan İtalyanlar ve Toskana vadilerinde uzun yürüyüş, trekking yapan Almanlar gidiyor. Bahsedeceğim kale köyler Borgo San Lorenzo,  Marradi, Scarperia, Sant’Agata ve Vicchio köyleri. Yalnız keşfedilmemiş rotalar tabi ki burada bitmiyor. Bu vadide hangi noktada duraklarsanız duraklayın tarih, iyi yemek ve en önemlisi iyi kahve garanti. Yerel ürünler ile yavaş yaşamdan bir nebze tatmanız çok olası.

Günlerden bir bahar günü kendimi nihayet İstanbul -Pisa uçağında buldum! Uçakta kulak misafiri olduğum yolcular “işe bak, İstanbul’da bi yere gitmem üç saat sürüyor Pisa’ya iki saatte gelebiliyoruz” diye benim de aklımdan geçenleri seslendiriyorlardı. Tabi ki uçaktan inince Pisa’da eğlenceli turistik şamatalardan yaptım: Piazza Mirraccoli meydanına uğradım, eğik Pisa kulesini dik tutmaya çalışıyormuş gibi fotoğraf çektirdim. Bir süre güzel Arno nehri kıyılarında gezip nefis katkısız gelato’nun tadına baktım.

_DSC2754
Uçak alçalmaya başlayınca sisli vadi manzaralarını görmeye başlıyorsunuz.

_DSC2822

_DSC2864
Yağan yağmurdan Pisa kulesi yansıması fotoğraflama çabaları..
_DSC2965
Pisa Arno nehri kıyısında Geleteria de Coltelli gelatosu

Esas aklımda olan ise “Toskana doğası” idi. İnsana oturduğu yerden saatlerce izleyebileceği eşsiz bir pastoral manzara sunan doğa: Yemyeşil tarlalar, minik tepeler, terra cotta renginde çiftlik evleri ve gökyüzüne yükselen ince uzun serviler.. 2000 yıllık yaşam geçmişine sahip Toskana ovalarında, yeni doğan çocuklar için zeytin ağacı dikmek yerine rüzgar tutma ve peyzaj etkisine sahip servi ağaçları dikilirmiş. O yüzden eğer bir tepede servi ağaçları görüyorsanız onların arkasında mutlaka bir çiftlik evi vardır.

1.Gün – Borgo San Lorenzo Kasabası

Pisa’dan yaklaşık iki saat süren bol Toscana manzaralı bir araba yolculuğu sonrasında Mugello vadisinin merkezi kasabasına ulaştım. Borgo San Lorenzo, bu yeşil Toskana bölgesinin hem kalbi hem de en eski kale-köylerinden biri. Toskana vadisinde bu tarz kale köyler ortaçağ yaşam klasiği olarak nitelendiriliyor. Etraflarında kale duvarı  örülü olan kale-köyler küçük evlere, yeşil panjurlara, gözetleme kulelerine,  çan kulelerine, dar sokaklara ve kale kapıları geçitlerine ev sahipliği yapıyor.   Hemen hemen hepsi hala tüm ihtişamıyla dimdik ayakta. Modern yaşam  bu orta çağ köyünü koruyarak, restore ederek kurulmuş. Parklar, nehir kenarında manzaralı yürüyüş yolları, eski kent merkezinde bina ve panjurları ne renk boyanacağı gibi öğeler belediye tarafından kontrol ediliyor. Şansa bırakılmıyor. Ertesi sabah erkenden uyanıp dar sokaklarını hemen arşınlamaya başladım. Etrafta kimsecikler yok diye düşünürken meğer insanlar İtalyan usulü kahvaltıdaymış. Yani, kahve barında ayakta “un kafe” ve kruvasan ikilisi ile yapılan kahvaltı.Kahve barında kahve isterken “Eat Pray Love” Julia Roberts gibi hissetmemek elde değil :).  Kafenin hemen bitişiğindeki sokakta da haftalık pazar kurulmuş. Bizim pazarlarımızdan ayrılan yönü satılan yiyeceklerin tazeliği… Belli ki az miktarda olan gıdalar uzun yollardan gelmek yerine yakın bölgelerden getirilmiş. Akşam yemeğni de hemen kilisenin karşısında bulunan trattoriada yedim. Şef’in ilgisi inanılmazdı. Benle uzun uzun nasıl bir yemek istediğim hakkında konuştu. Meğer burada yiyeceğiniz yemeği severek yemeniz çok önemliymiş. Şefler memnuniyetiniz için inanılmaz dikkatli çalışıyor. Özenerek pişiriyor, özenerek servis yapıyor.  Sonradan öğrendiğime göre yemek yemeden evvel şefin masalara uğrayıp konuşmaları aslında buradaki yemek kültürünün neredeyse bir parçası.

_DSC3101
Borgo San Lorenzo saat kulesi

_DSC3115_DSC3124

_DSC3188
Yürüyüş rotası manzarası

_DSC3192

_DSC3210
Borgo San Lorenzo tarihi kapısı

_DSC3225_DSC3242_DSC3244_DSC3248

_DSC3250
Sabah erken saatlerde kahve barındaki kalabalık

_DSC3257

2.Gün Marradi Kasabası

Umbria’ya daha yakın olan bu kale-köy Bologna Floransa tren hattı üzerinde yer alıyor. Daha doğrusu tren buradaki ana ulaşım öğesi. İkinci önemli öğe ise bisiklet. Kıvrıla kıvrıla giden araba yolları boyunca dağ bisikleti ve yol bisikleti  sevdalıları için türlü türlü planlı yollar bulunuyor. Hemen bu köyün girişinde de Mugello vadisinin bisiklet yolları ile ilgili haritalar bulunmakta. İtalya’nın yarışa hazırlanan birikletçilerini de bu kasabada görmek mümkün. İtalyan arkadaşlarım ve ben Borgo San Lorenzo’dan yaklaşık 30 dakika süren bir tren yolculuğu sonrasında muhteşem bir 500 yıllık Toskana evinin, Palazzo Torriani’nin konuğu olduk. Müze, konukevi karışımı olan bu dört dörtlük Toskana evi restoran ve konukevi olarak hizmet veriyor. Gerçek bir Toskana hanımefendisi Anna Maria’nın köklü ailesinin özel tariflerinden Sanbu Çiçeği kızartması ve Ispanaklı, taze racotta peynirli Tortelli tatma şansına eriştik.

_DSC3267

_DSC3274
Mugello vadisinin kıvrımlı yolları İtalya’da bisikletçilerin favori rotası.
_DSC3270
Sadece bisikilete açık dağ yolları da bulunuyor. Bu rotaların çoğu kolaylık ve zorluk derecelerine göre sınıflandırılmış.

_DSC3309_DSC3320

_DSC3365
Palazzo Torriani tarihi süslemesi.

_DSC3402_DSC3422

_DSC3454
Ispanaklı Tortellini
_DSC3457
Sanbua Çiçeği kızartması. 

3. Gün Scarperia Kasabası

8 Eylül 1306’da Mugello vadisinin merkezi olması planlanan Scarperia köyü kurulur.Bu köy tarihi Bologna, Firenze yolu üzerinde kurulduğundan ve yerleşenlere toprak vaat edildiğinden kısa bir zamanda geçiş bölgesinde önemli bir yerleşim merkezi olur. Altı ayda bir Floransa’nın atadığı “vicario”lar gelir bölgede vergisini toplar sonra başka bölgelere atanırmış. Restore edilen San Barnaba kalesinin içi 1300’lü yıllardan itibaren bölgeyi yöneten valilerin armaları ile dolu. Bir zamanlar  13 kulesi olan bu kale-köy İtalyanın en güzel korunan kale köylerinden biri olarak ödüllendirilir. Scarperia’nın bir başka ünü ise el yapımı bıçakları. Bir zamanlar bu küçücük köyde 80’e yakın bıçak atölyeleri bulunurmuş ve kale-köy’ün temel geçim kaynağını oluştururmuş. Şimdilerde bu sayı rekabet edememe yüzünden beşe düşmüş. Bu bıçakçılardan biri olan Fabio’ya uğruyoruz ve kendi elleri ile yaptığı bıçaklardan bir tanesini satın alma şansına erişiyorum. Fabio bu işi zanaatkar babasından öğreniyor ve devam ettiriyor.

Sant’Agata di Scarperia köyü – O kadar küçük bir köy ki doğru düzgün bir bakkalı bile bulunmuyor. Ancak o kadar iyi korunmuş bir köy ki restore edilen kapılar, restore edilmeyen kapılar..Etrafında manzaralar görmeye değer.

_DSC3641
San Barnaba kalesinin iç duvarları Floransa tarafından atanan “Vicario”ların bıraktığı aile simgeleri ile süslenmiş.

_DSC3657_DSC3671

_DSC3675
Vicario odası. Mobilyalar 1700’lü yıllardan kalma.
_DSC3708
Vicario armaları aynı zamanda kalenin dış duvarına da işlenmiş durumda.
_DSC3726
Fabio’nun elinde tuttuğu bıçaklar bir zamanlar evlenenlerin birbirine aldığı hediyelermiş. Kendisi bıçak ustalığında 3. kuşak.
_DSC3768
askıda çamaşır fotoğraflamadan olmaz 😛

_DSC3825

_DSC3838
Scarperia parkından manzara.
_DSC3862
Sant’Agata kulesi

_DSC3867_DSC3872_DSC3875_DSC3881

 

4.Gün Vicchio Kasabasında akşam yemeği.

Toskana’nın kıvrımlı yollarında 4. günümde de akşam yemeği yemek üzere Michelin yıldızlı bir restorana Ristorante Alberto’ya gidiyoruz. Evet evet doğru duydunuz.. Orda uzakta bir yerdeki, köydeki bir restoran Michelin yıldızı alıyor ve oldukça ünlü. Hafta içi kalabalık olan bu restorana, hafta sonu rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Çiftliklerinin ve etlerin bu bölgede ünlü olması dolayısı ile yerel biftek ve etler hazırlayan bu ristorante yerel tarifleri ile  ünlü.  İnanılmaz renkli ve sempatik aşçımız Cristian Borchi bizi karşılıyor. Kendisi ile yine Toskana aşçılarına özgü hangi yemekle mutlu oluruz hakkında konuşmalar yapıyoruz. Çatıda Toskana güneşi ve güzelim manzarası karşısında büyüyen çeşit çeşit baharatı gösteriyor bize: biberiye, kekik,fesleğen benim tanıyabildiklerim.. Taze baharat kullanmayı sevdiğini söylüyor…Sonra bizzat mutfağa geçtik ve ısırgan otu ve terracota peyniri kullanılıan Mugello usulu Tortelli’mizi hazırladık. Sonrasında da yemeklerimiz konuşmalarımıza göre az az tadımlık geldi. Böyle bir yerde yemek, güzel kaliteli bir Toskana şarabı ile 30€ civarında mal oluyor.

_DSC4009_DSC4017_DSC4067

_DSC4095
Siyah truf mantarı. Toscanadan toplanan bu mantar çok nadir mantarlardan. Özel izne tabi yetkililer tarafından yılın belli döneminde yine bu bölgeden toplanıyorlar.
_DSC4096
Isırganlı, taze racotta peynirli Mugello tortelli makarnası

Via Degli Dei mini yürüyüşü

Bologna’dan Firenze’ye yaklaşık 200 km’lik bu tarihi yürüyüş yolu Toskana vadisinin neredeyse tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Genelde Almanların yürüdüğü bu rotada ben de 2 saat kadar San Piero a Sieve yakınlarında yürüme şansına eriştim. Kırmızı beyaz trek rotalarının ağaç gövdelerine işaretlendiği bu rota sahiden inanılmaz. Kuş cıvıltıları, yeşilin binbir tonu, yuvarlak tepeler, Vespa Ape’ler, çiftlik evleri ve serviler bana eşlik etti.  Bu mini yürüyüş bile bana doğanın bizim kadar hızlı olmadığını tekrar hatırlattı.

_DSC3963_DSC3905_DSC3908_DSC3977_DSC3968

Ulaşım

Toskana’nın bu bölgesine ulaşmak için Pisa veya Bologna havalimanlarını kullanabilirsiniz. Buradan da keyifle ve seyrede seyrede gitmek için en güzel yol araba kiralamak olsa da her iki şehirden Borgo San Lorenzo ve Marradi’ye trenle ulaşım oldukça kolay. Özellikle Floransa’dan kalkan bazı trenlerle Floransa -Borgo San Lorenzo mesafesi 35 dakika kadar kısa bir süre. Tüm tren saatlerini de trenitalia web sayfasından http://www.trenitalia.com/ öğrenebilirsiniz.

Konaklama

Borgo San Lorenzo merkezde 3 ve 4 yıldızlı otellerin yanı sıra bu bölgede apartman kiralama, çiftlik kiralama gibi oldukça popüler hale gelen “yavaş tatil” seçenekleri de bulunuyor.  Burada işler biraz ters işliyor. Ne kadar kırsalda ise  ücret o oranda artabiliyor. Konaklama seçenekleri için otel sitelerinden arama yapabilir yahut Mugello turizm il müdürlüğünün web sayfasına göz atabilirsiniz. http://www.mugellotoscana.it/

Palazzo Torriani’yi aşırı beğendim. Balayı rotası için kral ve kraliçeler gibi kuş sesleri arasında konaklanabilecek bir rota olduğunu düşünüyorum.

Yeme İçme

Ben İtalya’nın herhangi bir yerinde şu ana kadar yediğim şeyden memnun olmadığımı hiç hatırlamıyorum. Bu bölgedeki aşçılar ise ekstra özenli. Memnun kalıp kalmadığınızı bizzat sorarak öğrenmeye çalışıyorlar. Sadece Pizzeria, Trattoria ve Ristorante kavramlarını bilmekte fayda var. Fiyatlar konusunda bilgi veriyorlar çünkü. Pizzeria nispeten ucuz, Trattoria restoran kıvamında ama nispeten ucuz, Ristorante ise genelde birinci sınıf hizmet veren mekanlar oluyor.

Apperativo

Kuzey İtalya için önemli bir kavram olan apperativo içtiğiniz içeceğe para ödeyip yanında ikram edilen atıştırmalıkları yediğiniz öğün oluyor. Şu anda tüm İtalyaya yayılmış olan bu akımı deneyimlemeden dönmeyin derim. Hatta genelde servisli masalarda yemek yemeden daha ucuza geldiğinden güzel Toscana şarapları eşliğinde karnınızı doyurabilirsiniz.

 

Yerli Paris, Eskişehir

Parise gidemediniz mi? Yakınımızda Eskişehir var, yerli Paris gibi adeta. Şehirciliği, parkları, caddeleri ve kahveleri sürprizlerle dolu. Bir iki gün modern yerli şehir havası almak ve gezmek için ideal. Sizin de eminim Eskişehirli bir arkadaşınız  “Eskişehir çok güzel, şöyle modern, böyle havalı” övmelerini yapmıştır kulaklarınıza. Kendi gözlerinizle görünce daha iyi kanaat getiriyorsunuz. Eskişehir %100 öğrenci dostu, bisiklet dostu, park dostu bir kent.  Ben orda bir Paris havası gördüm sanki, bakınız:

Parislilerin kenarında bol bol yürüyüş yaptıkları, içinde tur teknelerine bindikleri Sen nehri varsa, Eskişehirlilerin de kenarında yürüyüş yaptıkları, renkli teknelerle tur yaptıkları Porsuk çayı var;

_DSC2606_DSC2586

Parisliler caddelerde güneşe bakan bistrolarda oturuyorlarsa, Eskişehirliler Kumda Kahvecilerde taburelerde sohbet ediyor;

_DSC2239

 

Parislilerin Ponte Des Arts köprüleri varsa Eskişehir’in de Porsuk üstünde birbirinden güzel, süslü üstelik cupid heykelcikli mavi, yeşil, koyu kırmızı rengarenk köprüleri var.

_DSC2626

Bu liste daha uzayıp gider ama niyetim Eskişehir’i başka bir kentle kıyaslamak değil, esas niyetim medeniyete övgü. Beton kullanılsa bile sokaklarda yaşam alanı bırakmanın, halk için belediyeciliğin mümkün olduğunun,en güzel örneklerinden biri Eskişehir. İnsanlar da bunun kıymetini biliyor yaşamı sokaklarda, parklarda, ağaç altında banklarda sürdürüyor. Emekli Halit amca sabah çayını ağaç altındaki bankta içiyor, Ayşe teyze meşhur Odunpazarı simidini güzel arabasında satıyor, Halime teyze de belediye işçisi, bir yandan Eskişehir sokaklarını temizlemeye çalışırken diğer yandan sevimli bir sokak köpeğini yanında gezdiriyor onu doyuruyor. Belediye sokak hayvanlarını da unutmamış. Parkların belli alanlarına konulan mama kapları (mavi şirinlerle birlikte) ile burada sokak hayvanları için yemek bırakabilirsiniz temalı köşeler oluşturmuşlar.

Bir iki gün vaktiniz olduğunda gidebileceğiniz bu şehrin ayrı bir artısı da romantik seyahat (trenle ulaşımın olması) yapabiliyor olmanız. Eskişehirde nereler gezilir?

Odunpazarı

Eskişehir’in en Turistik bölgesi olan Odunpazarı,  otantik ve renkli Türk-Osmanlı evlerininin restore edildiği bölge oluyor. İstanbul’da gözümüze beton kaçınca alçak katlı, rengarenk dar sokaklı evlerin arasında kaybolmak iyi geliyor.  Kaybolduk çünkü fotoğraflamaya, selfielere doyamadık burda. Buraya gelmişken yoğunluk müsade ederse (çok kalabalık çünkü) Tatar Çibörek Evinden çiböreklerinden (çiğbörek demiyorlar, çibörekmiş :P) yemek lazım. Leziz.

_DSC2313_DSC2346_DSC2349_DSC2278_DSC2289

Adalar bölgesi ve Porsuk çayı

Gençlerin çimlerde uzandığı, çay kenarında yürüyüşler yaptığı, kafelerde takıldığı bölge Adalar bölgesi ve Porsuk çayı kenarları oluyor. Eskişehrin Avrupa’ya en çok benzetilen bölgesi de burası zaten. Benim de Parise benzetmelere doyamadığım bölge burası oluyor. Eskiden şehre kötü kokular yayan Porsuk iyi bir ıslah çalışması ile temizlenmiş ve kentte cazibe noktası haline getirilmiş. Hala belediye çalışanları tekne ile tek tek, tane tane özellikle ambalaj poşetleri tekneler yardımı ile topluyor. Her ne kadar modern olsa da hala yediği çöpü nehre, yediği çekirdeği de bank altına atanlar mevcut.

Adalar bölgesi ile ilgili bahsetmek istediğim bir diğer nokta da ortalama kafe yeme içme fiyatlarının İstanbul rakamlarına yakın olması. Açıkçası ben daha ucuz olmasını beklerdim. Pahalı görmediğim Türk kahveleri oldu. Burada içtiğimiz güzel kahve 1.5 TL idi. (Eskişehir kahve durakları ile ilgili ayrı bir yazı yayınlayacağım.)

_DSC2606_DSC2586

Devrim arabası

Türk usülu dram denince benim aklıma hep Devrim arabası filmi geliyor. Seri üretime geçilemeden hikayesi sona eren Devrim Arabası’nın hüzünlü hikayesinden  hepiniz haberdarsınızdır eminim. Dönemin Cumhurbaşkanının siparişi ile 4 adet üretilebilen ve 4 – 4,5 ay gibi inanılmaz bir sürede hayata geçirilen otomobil, tepeden tırnağa Türk yapımı ve bu o dönem için, hatta günümüz için bile inanılmaz bir olay!   Devrim Arabası, Tülomsaş Fabrikası’nın bahçesinde bir cam bölme içinde sergileniyor ve Eskişehir’e kadar gitmişken bu eseri görmeden dönmek olmaz. Arabalar ile hiç ilgisi olmayan bendenizi bile duygudan duyguya sürükledi Devrim.

_DSC2641

Sazova parkı

İşte halkın çimlerde uzandığı bir park daha. Hani bizim bildiğimiz İstanbul kıyı şeridinde mangal yapanlardan değil elbet. Zira burda yeterince alan olduğundan (devv, kocaman bir park) insanlar sadece yeşile doymakla kalmıyor çocuklarını ve kendilerini masal şatosu, korsan gemisi, parkın etrafını dolaşan tren gibi çocuksu eğlencelere katılırken bulabiliyorlar. Misal ben, parkın etrafında bu minik trenle gezme işini çok sevdim. Yalnız torun gezdirme bahanesi ile trene binen çok fazla amca, teyze var.  Oturarak gitmeniz pek mümkün değil.

Çok imkanlı park olması sebebiyle Sazova, aynı zamanda “Bilim, Sanat ve Kültür Parkı” şeklinde de anılıyor. Ayrıca içinde Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Müzesi oturabileceğiniz kafeler, yemek standları ve büyük bir gölet var. Bizim orda bulunduğumuz esnada bir de Tosbağa araba (vosvos) güzellik yarışması vardı 🙂 Şehri Parise benzetmemin bir sebebi de Sazova’nın girişindeki kocaman yeşil kapılar ve Disneyland Masal Şatosu replikası idi. Replikalar konusunda dünya henüz Çin’le yarışamıyor – adamlar her yere eyfel kulesi dikiyor- ama Masal Şatosu gerçekten güzel bir replika olmuş. Dış cephesinin pamuk şekeri renkleri  ile de insanın pamuk şekeri gibi şatoyu yiyesi geliyor. Bu arada parkta pamuk şekeri ve elma şekeri gibi çocukluğun en güzel öğelerinin hala satıldığını görmek beni mutlu etti. Çocukların da pek mutlu olduğuna eminim.

_DSC2516_DSC2449_DSC2475_DSC2489

 

 

 

 

Büyük Valide Han büyüsü / Istanbul’s magical moments on rooftop of Büyük Valide Han

Kim demiş İstanbul hep curcuna hep trafik içinde diye… Hala öyle bazı yerler var ki İstanbulda insan, trafik içinde o sakinlik nasıl olur diye hayret edebiliyor. Örneğin Eminönü, Fatihte  Valide Han çatısına çıktınız mı?   Ya da o civardaki hanların içine şöyle bir girip baktınız mı?  Tarihi duvarlar bir yandan nem ve rutubetle savaşıyor, bir yandan da ağır bakımsızlığın yükünü kaldırıyor. Aynı Türkiye insanı gibi.. Onca bomba, terör tehtidi, politik baskıya rağmen Türkiye insanı da, Büyük Valide Han da dimdik ayakta..

Büyük Valide Han Kösem Sultan tarafından 1651 yılında Çinili camiini finanse etmek için inşa edilir.  Haliçten gemilerle taşınan mallar burada depolanmaya başlar. Sonraları halı dokumacıları, boyacıları, deri ustaları gibi zanaatkarlara  ev sahipliği yapar. Istanbul için ünlü bir film mekanı da olur. James Bond’un Skyfall, Russell Crowe’un Water Diviner filmlerine ev sahipliği yapıyor.

Buraya gitmek isterseniz Mahmutpaşa çakmakçılar yokuşunda ilerlerken önce size nikah şekeri, hacı malzemesi veya sünnet malzemeleri satmaya çalışan Eminönü esnafını geçiyorsunuz. Kapalı çarşıya gelmeden o gizem dolu heybetli Büyük Valide Han kapısını görürsünüz. İçine girince büyü biraz daha artıyor çünkü sayısız kapı, nereye çıktığı belli olmayan tarihi merdivenler karşılıyor sizi. Hele de güneş ışınları kemerli kapılardan süzülünce ortaya çok mistik, enteresan görüntüler çıkabiliyor. Hanın içi bir nevi labirent aslında. Girdikten sonra aslında yapmanız gereken şey bir yanda handa kaybolurken bir yandan kapıcı Mehdi Bey’i bulmak. Mehdi bey Hanın bekçisi / kapıcısı. Biraz bahşiş karşılığında üst çatılara çıkan kocaman ağır demir kapıyı aralıyor.  Ben 1 TL verdim.

Sonrasında da İstanbul’un belkide en güzel manzaralarından birini görüyorsunuz.  Süleymaniye Camii, Eminönü Yeni Camii, Galata köprüsü, Galata kulesi, Boğaziçi köprüsü ve Kızkulesi silüetleri kanatlarınızın altında! Hazerfen misali oluveriyorsunuz.Ben boğazı hiç bu kadar mavi görmemiştim!

Bazıları bu çatılar için tehlikeli diyebiliyor ancak ben biraz dikkatli olduktan sonra herhangi bir tehlike göremedim. Sadece çocuk ile çıkmak iyi bir fikir olmayabilir. Onun dışında tehlikeli olan tek şey hanın bakımsızlığı. Bu kadar güzel bir mirasın bu kadar yıpranmış olması ve bir türlü korumaya alınmaması üzücü…

20160115_14360320160115_142436-0220160115_14145920160115_14124820160115_14124020160115_14080320160115_14075920160115_133012

 

Istanbul has so many magical elements if we sometimes  omit the burden of traffic and crowd. There are some secret hidaways within the city offering amazing jaw dropping scenery. You are amazed at the calm  view within so much traffic and crowd.  The spot I am talking about is the rooftops of Büyük Valide Han (Grand Valide Inn)  The historic walls combat with humidity,damp and neglect but the Inn holds tight  and still standing in good shape. Just like the inhabitants of Turkey. On one side we fight terrorism, exploding bombs, on the other hand political pressure but we are still holding it tight.

Büyük Valide Han is comissioned by famous queen Kösem Sultan in 1651 to build another mosque Çinili mosque. The loads shipped through Golden Horn start to be stored within the walls of the Inn. Later on many artisan craftshops are opened here. Leather workers, carpet veawers, dyers and more.. The Inn also hosts several Holywood filims as James Bond’s Skyfall, Russell Crowe’s Water Diviner.

If you want to go here walk through the streets of Eminönü, Mahmutpaşa and reach to Çakmakçılar street. As you walk along you’ll see many sellers that try to sell you some carpet, bridal clothing, candies, kebabs, circumcision materials or maybe hadji (muslim pilgrimage) stuff.  Just before the Grand Bazaar you see the magical, mysterious door of Büyük Valide Han. As you enter inside the magic continues as you see many old iron doors, sunlight passing through arched walls.  The inn is kind of a labyrenth full of corridors and climbing ledders heading to nowhere known. when you got in here ask for Mr. Mehdi who is the doorkeeper of the Inn. Don’t worry he is quite a famous figure around and he is the one to open the grand iron door to the rooftop. He requests some tip. So I’d suggest you to reserve some Turkish coins.

After you climb to the rooftop you see one of the most magical scenery of Istanbul. Blue Mosque, Eminönü New Mosque, Galata Bridge, Galata tower, Boshporus bridge and Maiden Tower silhuettes are all under your wing. I have never seen the bosphorus waters so blue..

 

Adatepe köyü adeta Rembetiko sahnesi

Kaz dağlarının eteklerine kurulu şirin köy Adatepe bir zamanlar bir arada yaşayan Rum ve Türklerin günümüze kalmış bir mirası. İstanbul’da tükenmişlik sendromu yaşayan enteller buradan evler alıp restore eder, yaşamaya başlar  köy halkı ile birlikte 427 kişilik bir kültür bütünü oluşturur. Bu köyün en kıymetli özelliği ise “betonun” olmamasıdır.

20160221_172730

20160221_162514İda yamaçlarında kurulan bu köyün romantik pastoral  güzelliği ayrı. Küçükkuyu’dan itibaren zeytin bahçeleri arasında kıvrıla kıvrıla tepeyi tırmanıp enfes körfez manzarası ayrı güzel. Zeus altarı civarında çam ve badem  ağaçları, gün batımı manzarası, tepeler ayrı güzel. Ancak benim için köyün en kıymetli yönü Rembetiko’nun hüzünlü güzelliğini hissettiğim sahne gibi olması.Bir iki gün de olsa kendimi yavaş akan bir tiyatro sahnesinde, Rembetiko filminin içinde hissettim.

Amerikada “Blues of the Greek refugees” diye ünlenen Rembetiko müziği için Yunan arabeski demek mümkün bence 🙂 ama esas kalbimde taht kurması Rembetiko filmini izlememle birliktedir. Oradaki can alıcı sahneyi hatırlayanlarınız vardır. Yorgo Marika’ya rembetiko söylemen için güzel sesinin olması gerekmez, acıyı hissetmen gerekir demesi ile Marika acı dolu geçmişini hatırlar, acıyı iliklerinde hisseder ve iç titrenen sesiyle kaigomai kaigomai’i söylemeye başlar.

Filmde bol bol acı en ufak bir ajitasyona gitmeden anlatılır. İzmir’de bir tavernanın arka odasında doğan Marika’nın mübadele ile Atina’ya göçü, orada yaşadığı derin yoksulluk, itilmişlik, işsizlik konuları işlenir… İki parça kemik yiyebilmek için feda edilen değerler işlenir…

Bir zamanlar 500 hanenin yaşadığı Adatepe’de  fırın, bakkal, berber, kunduracı,zeytinyağı fabrikası hatta meyhane varmış. Meyhane’de Rebecca adlı bir rum kızının Refika adını alarak güzel sesiyle şarkı söylediğine dair efsane dilden dile dolaşır. Sonra Refika bir Türk gencine aşık olur 1. dünya savaşının patlak vermesi ile askere giden Necip bey orada ölür. Refika sonrasında Midilliye gider. Bu hikaye ile ilgili de farklı farklı varyasyonları dilden dile dolaşır durur. Adatepede her yerde görebileceğiniz güzel Rum kızı Refika’nın ünlü fotoğrafı ise büyük ihtimal Refikaya ait değildir.

Gidip görülesi, yavaş seyahat edilesi bir yer Adatepe. Gerçek olmadıklarını bile bile efsanelerini dinlemeli, Zeus Altarında mümkünse sevgili ile beraber gün batımını izlemeli…Eğer kışın gidiliyorsa Rum evlerinin ünlü tüm evi ısıtan şöminenin önünde kahve içmeli, küçük köy meydanının asırlık çınarlarının altında da kahvaltı etmeli ya da çay içmeli. Taş örme sokakların arasında tavukları gütmeli, köpek yavrularını sevmeli.

20160221_152507

20160221_170948

20160221_162828

Köydeki yavaş yaşamın en çok keyfini çıkaranlar ise çocuklar. Sabah uyanıp sokaktaki kocamış köpeği ekmekle doyuruyor sonra sıra kedilere yemek vermeye geliyor. Ondan sonra da gelsin  taş kullanarak kale yapmalar. Mehmeti, Ahmeti çağırmalar.. İlkokul 2. sınıfta olduğunu söyleyen bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istersin?” sorusunu yönelttim. Akla hayale gelmeyecek tokat gibi bir cevabı oldu. “Büyümek çok sıkıcı. Ben büyümek istemiyorum ki!”

Bonus rembetiko:

 

 

Görsel

100 kuleli büyülü kent, Prag

Çok sevdiğim, tekrar tekrar izlediğim Amadeus filminin Prag’ta çekilmiş olması bile gitmeden evvel Prag hakkında iyi hisler beslemem için yeterli bir sebep. Gittikten sonra ise görünenden daha mistik, beklediğimden daha bir ortaçağ kenti çıktı karşıma.  Baltık ve bavyera ülkelerinin karışımı… Yüksek ve kırmızı çatılar, kapalı havanın renklerini açacak rengarenk evler, yuvarlak kemerli dar sokaklar, sayısız geçitler, pasajlar, gotik dönem kalıntıları, kuleler.. Hele hele eski şehirde yürüyerek kaybolmak köprülerden öteki tarafa geçmek. Köprü üstlerinde akan yaşamı izlemek.  Sokak sanatçıları, ressamlar.. Soğuk ülkelerin içinde böylesine dolu dolu yaşam akan bir kent Noel dönemi hariç kolay kolay bulunmayan bir nimet.

20151110_095727
Prag’ın en turistik meydanında kameralar saat kulesinin her saat başı olan kukla gösterisini kaydediyor.

20151107_084750

20151107_155933
Prag pazarı
20151110_100111
Bohemian bards grubu meydanda canlı müzik yapıyor.Yazının en altında bir video paylaşıyorum. Eğlence garantililer 🙂
20151110_095542
Saat kulesi önünde poz veren Çinli yeni evliler.

Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında

Hele o parklar yok mu. Taş binaların arasında  intizamlı çift çizgi şeklinde ilerleyen ağaç sıraları..Altlarında yer alan dizi dizi banklar.. İnanılmaz özgün bir hava katıyor. Dökülen sarı,turuncu, kırmızı yapraklar manzarasına bir de Vlatav nehri görüntünüz varsa değmeyin keyfe.. Nehrin üstünde dinginlikle ilerleyen ördek ve kuğu sürüleri de sonbahar yaprakları gibi ayrı huzur kaynağı. Hem şehir içindesiniz hem de şehir dışında. Bu duyguyu Istanbul gibi bir yerde hissedemediğimizden  Prag bir üstgömlek gibi geliyor. Yoğun olarak Türkiyeliler tarafından da ziyaret ediliyor zaten.

20151107_085352

20151110_10350020151107_13061620151107_114814

20151107_121720
Bu güzeli sonbahar yapraklarının arasında #fromwhereistand yapmadım demem 🙂

20151107_12005120151107_115852

Hani burda gerçekten gitmeden evvel bence tarif almak yerine önce mümkünse mal mal bakmak, gezmek, uzun yürüyüşlere ve arnavut kaldırımlarına hazırlıklı olmak (topuklu ayakkabı ağlatabilir) sonra da aaa bugün gördüğüm yer meğer Prag kalesiymiş, Karl köprüsüymüş, Vlatav Nehriymiş, Kafka eviymiş, şuymuş buymuş demek daha güzel gibi. Sanki daha önceden keşfedilmemiş de siz keşfediyormuşsunuz hissi verir :). Prag kentini sizin  keşfedeceğinizi düşünerek ben sadece bir iki pratik bilgi paylaşmak istiyorum.

Havaalanından kent merkezi (Staroměstská), Vaclav meydanı aşağısı (Můstek) ulaşımı

Havaalanı inişinizde (büyük ihtimal terminal 1 olacak) çıkışta sağ tarafta 119 nolu hat otobüsünün yer aldığı durağa doğru yönelin. Burada kredi kartı ile de bilet satınalma işlemi yapabiliyorsunuz.  Bileti alıp otobüse bindikten sonra son durak olan Dejvická’da inip metroya ücretsiz aktarma yapıyorsunuz. Kırmızı hat genelde Staroměstská ve Můstek gibi en yoğun duraklara hizmet ettiğinden biz genelde bu hattı kullandık.

Tradelnik meselesi

Eski şehir civarında gezinirken mini büfe gibi yerlerde karşılaşacağınız geleneksel tatlıları tradelnik bir iki gün sonra alışkanlık yapabilir aman dikkat. İlk başta çok cazibesi yokmuş gibi gelir, ay bu ne böyle tadı tatsız tuzsuz bişey dersiniz, ama bir iki tane yedikten sonra bir bakarsınız soğuk havada iyi gitmektedir, sevmeye başlarsınız. Her yerin tradelnik yapım şekli birbirinden farklı. Sadeli ve Nutella’lı en yaygın olarak satılanlarından. Benim en hoşuma giden Tradelnik Karl köprüsünün Prag kalesi ayağı altında bulunan Tradelnikçi oldu. Hem de oturarak Karl köprüsündeki hareketliliği izleme şansınız oluyor.

ATM ve Para Bozdurma mevzuları

Bu konu, gitmeden evvel ekşisözlükte “Prag” başlığında bol bol okuduğum yahu amma da abartmışlar dediğim bir mevzuydu. Çaktırmadan bizim de başımıza gelince insan elinde olmadan sinirleniyormuş sahiden. Havaalanından bir kısım naktimiz olmadan yola çıkmayalım dedik ve yaşasın atm bulduk deyip atm’den nakit çektik. Meğer atm bir döviz bürosunun atmsiymiş ve haftasonu olduğundan bizden ekstra komisyon almış.  Para bozdurma konusunda önerimiz şehir merkezinden adı sanı belli bir bankadan hafta içi para çekmeniz olacak. En az kazıklanacağınız yöntem bu olur. Adım başı döviz büroları ise Nepalde elinde kerpeten tutan, arkasına da kocaman diş resmi asan, kapısı bile olmayan dişçilere benzediğinden hiç mi hiç güven vermiyorlardı. Yanalarına bile yaklaşmadık.

Cam tasarımı ve Pazarlık mevzuları

Buradaki cam tasarımlarına hayran olmamak elde değil. Aynı paralellikte ürünler ve tasarımlar var tabii ama birbirinden çok özgün şeyler de var cam tasarım dükkanlarında. Yahut başka bir deyişle benim Türkiye’de gördüğüm cam ustaları hep üfleme cam ustalığı çalıştıklarından farklı cam işçiliği görmek çok hoşuma gitti. Hele hele cam kedi heykelleri bir harika. Bu kent Arap pazarlığından nasibini almış gibi. Fiyatını sorduğunuzda bile indirim yapabilirm gibi yaklaşımla karşılaşıyorsunuz. Ama çoğu oldukça dürüst satıcı. Sattıkları ürünlerin iyisini ve kötüsünü söylemekten geri kalmıyorlar. Güveninizi kazanıp size satıyorlar kısaca 🙂 Zaten alışık olduğumuz pazarlığı burada da yapabiliriz.

Kuklalar

Camdan sonra tahta işçiliklerinin de inanılmaz olduğunu kabul etmekte fayda var. Her türlü ince detay düşünülüyor kukla yapımında. Eski şehirde mutlaka denk geleceğiniz bir kukla dükkanının içine girip her bir kuklayı tek tek incelemek isteyeceğinizin garantisini veririm.

20151106_173739

20151106_173700

Kırmızı çatılar, ortaçağ esintisi ve iyi kahveler sunan şehir: Talin Redbrick atticks, mediaval age scent and good coffee city: Tallinn

Baltık ülkelerinden Estonya’nın başkenti Tallinn’e uğrayanınız çoktur eminim. İskandinavya turunun günübürlik de olsa vazgeçilemeyen rotalarından biri  kırmızı çatılı Tallinn. Benim için  Riga gibi sürprizlerle dolu, Venedik gibi dar sokaklarında kaybolmanın muhteşem hissettirdiği, Ortaçağ yaşantısının iyi ve kötü yüzünü gördüğüm beklediğimden daha güzel, kaliteli ve fiyatlar bakımından uygun cennet gibi bir şehir oldu Tallin.

Yolculuğum Riga’dan bir Lüx Express otobüsü ile karayolu üzerinden yaklaşık 4 saat Baltık ormanları ve çiftliklerinin koyu yeşil manzarası eşliğinde geçti sürdü. Sadece bu ormanları ve güzelliği görmek için bu otobüse binenlerin olduğunu okumuştum kutsal bilgi kaynağı ekşisözlükten. Sahiden de zaman zaman kıskandım (niye bizde böyle ormanlar yok, yanımızdan hızla geçen yarış bizikletçi abilerin solduğu güzelilm havayı ) zaman zaman da nefesim kesildi manzaranın güzelliğinden. Otobüste bir de kendi kendinize servis edebildiğiniz kahve ikramı vardı.İşte o an hayat bana güzeldi. Elimde sıcak kahve, dışarda soğuk ve güzel Baltık ormanları. Sahiden de Letonya ve Estonya kırsalının, sizi Alice in wonderland hissiyatına sokuyor. Özellikle koyu yeşil balta girmemiş Baltık ormanların “en üst kısmı neresi acaba” diye bakmaya çalışırken boynum ağrımıştı. Çiftlikler de tablo gibi zaten. Çizgi filmilerdeki gibi ormanların içinde renkli evler, etraflarında meyve bahçeleri, onların da etrafında tekrar ormanlar, çam ormanları, mavi ormanlar… Ormanların arasında da minik minik mısır tarlaları ve buğday tarlaları.

My visit to Tallinn was a breathtaking one full of  redbrick attick views and good coffee. Getting lost in the narrow streets of old town as in Venice, seeing the good and the bad sides of Mediaval Castle city living and many more. Whatever your expectations are I am sure that Tallinn willl exceed them. My journey to this city started from Riga ona bus of a company called Lux Express. It was an amazing bus ride for me.  Both Latvia and Estonia countrisides had spectacular scenery as if in Alice in Wonderland. The farmhouses are rich in color and ther are surrounded by fruit trees and later on the farms are surrounded by giants forests and pine forests. From time to time you see tiny wheat and corn fields. My neck hurt a little bit trying to see the tip of the Baltic  trees.

Processed with VSCOcam
Kuleler ve kırmızı çatılar şehri / Tower and redbrick attick city

Şehrin küçücük, düzenli ve temiz  otogarına ulaştığımızda kendimi o ormanlardan sonra metrobol gibi bi yere gelince önce bir şaşkınlık yaşadım doğrsu. İçindeki tourist information’a uğrayıp şehir haritamı aldım. Gideceğim otel  otogardan yürüyüş mesafesi ile yaklaşık 20 dakika sürdüğünden ne taksi ne de otobüsü tercih etmedim. Şehrin merkez bölgesinde yaya geçitleri oldukça düzgün ve kaldırımlar ferah ferahtı. Eski şehrin o kırmızı çatılarını ve yeşil kulelerinin fotoğraflarını görüp çok beğendiğim için eski şehri görmeye can atıyordum. Eşyalarımı bırakıp hemen dışarı attım kendimi. Tallinn’e de çok değil sadece 1,5 gün ayırmıştım. Az ayırmışım. Biraz daha zaman ayırabilseydim şu güzelim kruvasan kahve menüsünü biraz daha yapabilirmişim.

When ı reached to the bus station which was a tiny and a cute one I went in the tourist information and got my map.  I have read a lot about old city’s red brick atticks and green towers so I was very excited to see them and couldn’t wait any longer. As soon as I checked in I left my small luggage and rushed into the old city. Later on I was about to find that I reserved too little for such a beautiful city which was a day and a half. The old city offers some real great coffee.

IMG_20150917_123738

Ortaçağ kale şehri ile ilgili merak ettiğiniz bir nokta mı var?  12.YY’dan beri var olan eski şehir tam anlamıyla tarih dolu. Eski şehir meydanında gotik kilisesinde çocuğunu korkutmak isteyenlerin parmakla gösterdikleri  asılma ekipmanları epey ürkütücü örneğin. Tamamen saçmasapan nedenlerden (yemeğin tadı kötüydü gibi) asılan sayısız insan eski şehir meydanında sallandırılmış bir dönem. 1806’da 72 kişi birden asılmış.  Şimdilerde de Raekoja meydanı tam bir yeme içme mekanına dönmüş durumda.Yine aynı meydanda tarihi eczanesinde kurbağa bacakları gibi malzemelerden oluşan kocakarı ilaçları bulunuyor.Evlenmeleri yasak olan ve şehrin savunmasından sorumlu şovalyeler de var.. İsimleri de Karakafalılar, hani Games of Thrones dizisinde Nightwatch neyse burda da Karakafalılar onlar.

The old town is one of the best preserved wall cities of Europe. It is possible to find whatever you are looking in middle ages here. There are some church dating back to as far as 11.CC. You’ll see townhall execution equipment stretching our from a Gothic church. Well people were executed in the middle ages for no reason at all such as “food was bad”‘ assertion. In the historical building you may find the weird once upon a time medications like frog leg, worms in oil in the historical pharmacy of the town and many more information about medication history. Another interesting aspect is about the below Renaissance door. Behind it once lived the Brotherhood of the Blackheads. They were not allowed to marry and were in charge of the defence of the city. did it remind you of some famous serial 🙂 It’s interesting to see R.R Martin’s Nightwatch was real once upon a time. 🙂

Processed with VSCOcam
Ana meydanlardan Raekoja Platz / One of the main squares Raekoja Platz
Processed with VSCOcam
Kremlin havası var değil mi? / Looks like Kremlin ?
Processed with VSCOcam
Karakafalılar Kardeşliği  Kapısı / The door of Blackheads Brotherhood

İyi korunmuş Tallinn kalesinin etrafında geçit kapıları ve su seti vardı. Bu su setlerini de filmlerden mutlaka görmüşsünüzdür. Hani kalelere saldıranlar suya düşer ya..İşte o yapay su birikintileri burada hala korunuyor. Kalenin içine geçtiğim zaman ise Riga’dakine benzer göğe yükselen renkli çatıları dilk evler vardı. Buradakilerin tek farkı biraz daha dar ve yüksek oluşlarıydı.

Burada da gezilecek çok yer var aslında. Kale surları (Defensive Walls), Eski şehrin Gotik meydanı (Raekoja Platz), Karakafalılar Evinin kapısı (Blackheads), Şehre tepeden bakabileceğiniz iki seyir terası, Alex Nevsky kilisesi, Eski şehrin tarihi eczanesi (içinde inanamayacağınız kurutulmuş geyik p.nisi, yılan boynu ezmesi gibi acaip ilaçlar ve bu ilaçların kullanıldığı yerler gibi bilgiler içeren tarihi eczane ) St. Cathrene geçiti ve gidemediğime üzüldüğüm KGB müzesi.  Beni bu şehirde en çok etkileyen şeyler kırmızı güzelim çatılarını görmenize olanak sağlayan seyir terasları, İstanbuldaki gibi insanların ekmek attığı martılar bu teraslarda, Raekoja Platz ve eczane oldu. Az uzakta bulunan liman vr cruise cruise gemileri, baltık denizi ayrı güzellik katıyor..

The interesting part of the wall is that it has towers that have piers reaching high. The wall is surrounded by water as well. So you may find all the elements that is necessary for a mediaval age castle city. The houses in the wall had pointed atticks covered with beautiful red bricks. The Gothic square of the old town (Raekoja Platz), Blackheads House, The viewing platforms, Alex Nevsky Ortadox church, Hitorical Pharmacy, St. Cathrenes passage and KGB Musem are perfect sites to see in this town. My favourite ones among these were the viewing platforms, Raekoja Platz and the pharmacy. The viewing platforms offer a real scenery of sea gulls, atticks, cruise ships and the beautiful Baltic sea.

Processed with VSCOcam
Cathrine Geçidi / Cathrine Passage
Processed with VSCOcam
Cathrine geçidinde bir ressamın çalışma odası / A room of a painter in Cathrines Passage

St. Cathrine geçidi. Rahip mezar taşları ve zanaatkarların geçidi şeklinde bir yer. Tarihi duvarları ve ardından yükselen kulesi ile görmeye değer bir manzara. Vaktiniz olursa zanaatkarların o küçücük odalarında zanaatlarını icra ederken izleyebiliyorsunuz.

St. Cathrine’s passage. On the left hand side you may see the stones of monk graveyards . On the right hand side there are some artisan shops that use the same techniques as in the old times. There is a possibility to watch them work.

Eski şehirde dar sokaklarda kaybolmak çok güzel. Hiç çekinmeyin dar olan yerlere enteresan kapılardan içeri girin,mutlaka bi yerlere çıkar. Kulelerin geçidi, merdivenler.. Bazı yerleri trafiğe açık olduğundan arabalar ve insanlar iç içe trafik oluşturabiliyor. Diğer iskandinav ülkelerine göre ucuz olduğundan gemilerle Stockholm, Helsinki veya diğer başka şehirlerden de günübürlik restoranlara, bira içmeye gelen çok. Bir Ölü Beer içmek iyi gelir. Rahat ayakkabı burada şart çünkü arnavut kaldırımı tarihi taşlar arasında topuklu veya kösele ayakkabı hele hele yağmurda size mutsuz anlar yaşatabilir.

It is really good to get lost in the norrow streets to explore the secret passages,doors and interesting towers and streets of the old town. Some parts of the old town is open to traffic so it may be a good idea to watch out for the cars. The old town is considerably cheap compared to Scandinavian countries so there are people that come for a day tour or just to have a lunch from Stockholm, Helsinki via cruise ships. If you intend to visit the old town I will definetely suggest comfortable shoes as the streets are covered with pebble stones.

Processed with VSCOcam
Ölu /Beer
Processed with VSCOcam
Her kapı bi yere çıkar.. / Every door leads you somewhere..

The cousine is basically Russian one full of meat and side dishes. I think Raekoja PLatz is a nice place to have a lunch or dine even though it is claimed to be expensive and touristic. You might have a nice meal and a drink for about 5 to 20 € price range. This will allow you to sip your drink against a beautiful gothic church. After eating a hamburger I chose to drink a spritz which I did not regret. As they offered one more glass as a promotion for 5 € 🙂

Yemek olarak ise çoğunlukla et mönülerini ve Rus mezelerini tercih ediyorlar. Turistik ve pahalı olduğu idddia edilmesine rağmen bence Raekoja Platz etrafı çok güzel. 5 €’ – 20 € arasında mükellef bir yemek yemek, içkinizi gotik kilise karşısında yudumlamak ve kurulan pazarı izlemek.. Ben bir öğle hamburgeri sonraasında spritz almayı tercih ettim. Pişman olmadım 🙂

Processed with VSCOcam
Two Glass of Happy Hour Spritz for 4,99 €

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Arka masamda meyve salatasına saldıran çocuklar

Bol Bol Pastoral ve Fyord Manzaralı Oslo – Flam Tren Yolculuğu, Norveç

Bu sabah ( 1 Eylül) daha hava aydınlanmadan, Seyahat yazarlarının ağız birliği ettiği, dünyanın manzarası en muhteşem tren yolculuğuna çıkacaktım. Oslo Bergen Railway olarak bilinen hattın Oslo Myrdal- Myrdal Flam seferi. Oslo’nun alacakaranlık sokaklarının arasından geçerek 06:25’te kalkacak olan trene koşa koşa gittim. Alırken dikkat etmekte fayda var, dedikleri saatte kesinlikle kalkıyorlar. Mesela bu trenin kalkış saati 06.24 olsa tam o saatte kalkar. Trenin içinde de ayrıca dakikliğe ne kadar önem verdiklerini sık sık anons ediyorlar. Norveç trenleri bizim TCDD’ye pek benzemiyor. Uçak havası var ve konfor oranı çok yüksek.  Ben bir kahve bağımlısı olduğum için fiyata dahil vaad edilen kahve için Konfor Bilet aldım. Kahveden, sıcak çikolatadan, cappucinodan benden ekstra para istemesinler bir de yanında cep telefonumu şarj edebileceğim bir yer olsun diyorsanız konfor almanızı tavsiye ederim. Hele hele internetten dayanamayıp sürekli paylaşım yapacaksanız yine konfor almanızda yarar var. Ama konfor olmayan kompartmanlar çok farklı değil tabi.. Interrail gibi biletiniz varsa o da iyi bir fırsat. Beni kahve ile kandırdılar işte…Ne gelir elden.

Processed with VSCOcam
Sabah 06:21 tek yolcu olması doğal tabi 🙂 Trenler oldukça yeni
Processed with VSCOcam
Konfor kompartmanın görüntüsü böyle, diğerlerinden tek farkı kahve makinası + ücretsiz internet
Processed with VSCOcam
PC sabah 06:24’te kahve ile beraber hazır 🙂
20150901_082459
Trenin ayrı bir kafesi de mevcut
20150901_082624
Aile kompartmanında çocuklara özel oyun alanı bile var trende.

Oslo’nun kendisi de bir fyord alanında olduğından şehirden ayrılır ayrılmaz fyord manzaralarına başlayıveriyorsunuz. Wikipedia’ya göre fyord: denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan; ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfez. Fyordlar; genellikle Norveç, Grönland, Alaska gibi kuzey ülkelerinde görülen ilginç bir kıyı tipidir. İlginç’i koyu yaptım komik geldi wikipedia’da ilginç denmesi. Evet bizim gibi sıcak denizlerde yaşayanlara sahiden ilginç geliyor. Düşünsenize deniz suyu buzullarla bütünleşiyor. Bana göre ise fyord inanılmaz dingin kara kara, böyle buzul buzul renkli çok koyu sular.  Buzul rengi ise ortası biraz daha açık mavi ama kenarları koyu siyah olan ilginç bir olgu sahiden. Norveçliler için ise yan taraflarında koştukları koşu pisti, üstlerinde taşımacılık yaptıları alan ve hava 14 derece iken bile rahat rahat yüzdükleri bir deniz.

 

Neyse Tren yolculuğuna geri döneyim. Fyordları görmeye başlayınca tren yolcuları arasında bir hareket başlıyor. Sağdan sola soldan sağa manzara ne taraftaysa o taraf yönelip fotoğraflar çekiliyor. Yeşil, buzul mavisi ve siyah (fyordun) nesi çekici gelir ki? Sakinliği çekici gelir. Dinginliği çekici gelir. O sakinliğin arasına yerleşmiş insan yaşamının doğaya bütünleşik yaşamı ilgi çekici gelir. Çok büyük evler yok buralarda.. Tahtadan kutu kutu kiremit kırmızısı, hardal rengi evler, gri yüksek çatıları ve inanılmaz düzenli bahçeleri var. En önemli nokta ise beton yok. Ya da beton gözümüze gözümüze girmiyor. Hatta bazı çatılarda çimlerin uzun uzun bittiğini de göreceksiniz. Hani bazen teyzeler uçakta korkunca hihler ya burada da insanlar manzara görünce o sesleri çıkarıyorlar 🙂 insanın elinde olmuyor sahiden.Her tahtadan kulübenin yanında birer de bisiklet var. Çok güzel tasarlanmış bahçeler var. Her arazi kıymetli. Özenle ekilip biçildiği belli olan tarlaları var. Traktörler ve ambarlar seçilebiliyor.

Processed with VSCOcam
Kara kara su..
Processed with VSCOcam
Kara fyord manzaralı kutu kutu evler
Processed with VSCOcam
Başka bir açıdan..
Processed with VSCOcam
Kutu çiftlik
Processed with VSCOcam
Gürül gürül dere
Processed with VSCOcam
Çim, fyord ve uzaktaki kasaba
Processed with VSCOcam
Kutu evlere devam..

Hele Dremmen’i geçtikten sonra trenin bir sağ tarafında sonra öteki tarafında cama yapışıp gördüklerinizi Japon turistler gibi kaydetmeye çalışıyorsunuz. Tren bazen karşı yönden gelen treni beklemek veya saatini beklemek için mola veriyor. O molalarda ben ve bir kaç insan trenden koşa koşa çıkıp fyord kıyılarında fotoğraflar çekmeye çalıştık. Yine çok abuk saatler veriyorlar kalkış için örneğin 11.03te kalkacak gibi… Tabi ki tren o saatte kalkıyor.

Sonra bir bakmışsınız o yeşil ve koyu buzul mavisi gitmiş yerine gri kayaçlar ve karlar almaya başlamış. Tren size hissettirmeden yavaş yavaş yükseliyor ve bir bakıyorsunuz 1222 metre yüksekliğe çıkmış oluyorsunuz. Bol karlı, sisli ve dumanlı bir kasaba olan Finse kasabasına gelmiş oluyorsunuz. Buzullara bir nevi komşusunuz artık 🙂  Burada da çılgın bir dağ bisikletçileri grubu vardı.Bu yükseklikte bisiklet süreceklerdi!!!

Processed with VSCOcamProcessed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Norveçte mangal keyfi yapan yok 🙂
Processed with VSCOcam
Tren fyord üzerinden giderken demirle çevrili dar köprüden geçiyor. İşte o esnada çektiğim bir fotoğrafta Norveçli balıkçının hardal teknesini fotoğraflamayı başardım sanırım 🙂
Processed with VSCOcam
Kar ufak ufak etkisini arttırmaya başlıyor.

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Trenin bir iki dakika durduğu yerlerden birinde fyord kenarı..

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Kısa bir zaman içinde tipi başladı
Processed with VSCOcam
Finse tren durağı
Processed with VSCOcam
Finse ve bisikletçiler, yükseklik 1222 metre

Processed with VSCOcam

Hemen Finse’den sonra tren yine kıvrıla kıvrıla tünellere gire gire Flam’a aktarma yapacağımız Myrdal istasyonuna ulaşıyor. Buradan tren değiştirerek dünyanın en dik tren tren yoluna aktarma yapıyorsunuz. Flambana nostaljik treni 800 küsür metreden başlayıp Flam kasabasına deniz seviyesinden 2 metreye indiriyor. Nostaljik bir tren hattı olan Flambana (Flam Railway) ile indiğiniz Flam, Sognefjorden’in  (buraların en ünlü fiyordu olur) iç kesimlerinde yer alan bir kasaba.

Processed with VSCOcam
Myrdal istasyonu
Processed with VSCOcam
Sol tarafta sis çökmüş Myrdal istasyonu
Processed with VSCOcam
Flambana treni

Bu 55 dakika süren mini yolculuk esnasında da nefes kesici şelale manzaraları ile karşılaşıyorsunuz. Şelaleler çok yüksek zirvelerden vadiye akarken  debilerinin uğultusu benim doğaya saygımı ve sevgimi bir kat daha arttırdı. İlk durağınızda çılgın debili koyu açık mavi karışımı, hırslı mı hırslı, güçlü mü güçlü bir şelaleyle tanışıyorsunuz. Yağmur yağsa da yağmasa da bu bölgede şelale gücüyle yağmur yağıyor. Tren burada 5 dakika mola verdiğinden inip bir güzel izleyebiliyorsunuz. Bir de burda minik sürprizleri var  Norveçlilerin size 🙂

Processed with VSCOcam
Karlı zirveler
Processed with VSCOcam
Trenin mini mini duraklarından biri

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
En büyük şelaleleri. Tren burda 5 dakika mola veriyor. Altında ıslanıyorsunuz o yüzden ıslanmak istemeyen yağmurluk, su geçirmeyen pantalon vb. ile şelale önüne geçmeli.

Processed with VSCOcam

Processed with VSCOcam
Hayallerimdeki evler 🙂
Processed with VSCOcam
Şelale beyaz kağıt gibi duruyor..
Processed with VSCOcam
Suyun berraklığı

Sonrasında vadinin tabanına yaklaşırken yine bir bölümü 120 metre herhangi bir noktaya değmeden akan şelaleyi görüyorsunuz. Bu suyun debisini ve gücünü tahmin etmek bile istemiyorum. Hep böyle boşa akıyor bu güçler. Bizde olaydı da şöyle bir HES kuruvereydik :).

Vadi tabanına yaklaştıkça etrafınızdaki dağlar yükseldiğinden hem ürkütücü hem de çok güzel bir manzara oluşmuş oluyor.  Bol bol yüksek şelale dibindeki evcik manzaraları görmeye başlıyorsunuz. Bu evlerde yaşamak ömür uzatan, dinginleştiren ve huzur patlaması yaşatan deneyimler olsa gerek. Norveçliler hem çok şanslı hem de doğaya uyum sağlamayı , doğanın önüne set çekmemeyi çok çok iyi biliyorlar belli ki. Hayran olmamak elde değil.  Flam tamamen ayrı bir yazı konusu ama nefes kesici güzellikte. Elma bahçeleri, dökülen elmaların arasında ve yemyeşil çimlerin üzerinde oynayan çocuklar..

 

 

 

 

Norveç Trenleri ile ilgili önemli ipucu:

http://www.nsb.no web sitesinden Norveçte istediğiniz tren biletini alabiliyorsunuz. Önceden bilet almanız çok önemli çünkü fırsat fiyat – Mini Pris- kovalamak o kadar da kolay olmuyor. Özellikle yoğun dönemde fiyatlar talep ile paralel çok yükselebiliyor. Ben Oslo-Flam biletimi mini pris – en uygun fiyat olan 600 küsür NOK’a almıştım. Yaklaşık 200 TL etmekte.

Rengarenk Fener ve Balat semt sokakları / Colorful streets of Fener and Balat districts, historical peninsula of Istanbul

Bu aralar metropol İstanbul’un mimari anlamda kafası oldukça karışık. Şehrin dört bir yanında devam eden inşaat süreci ile her yönden alakalı alakasız yükselen dev binalarla fotoğraftaki silüet yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Metropol İstanbul nowadays is having an architecture style problem. The urban transformation projects and unending huge construction projects, tall buildings that rise from irrelevant locations cause a threat to the famous silhuette of Istanbul in the below picture.

istanbul-sunset-940x626
Picture of Tourism Ministry of Turkey / Turizm Bakanlığı Arşivi

Vakti zamanında İstanbul sokaklarında yürüyen biri 70 farklı dil duyma olasılığı bulunuyormuş diye bir efsane bulunmakta. Bana bu efsane oldukça gerçekçi geliyor. Arnavutu, Rumu, Çerkezi, Bulgarı, Romeni, Kürdü, Ermenisi daha aklıma gelmeyen niceleri… Bu kozmopolitlik hala devam ediyor tabi ama bu rakamın “70” edebileceğinden şüpheliyim.

There is a myth that once upon a time a stroller could hear 70 different languages spoken in Istanbul streets. This myth is a realistic one for me if we think all the Albenians, Greeks, Caucasians, Bulgarians,Romanians, Kurds, Armenians and many more that once lived side by side… The city is still cosmopolit of course but I doubt it could count up to 70 nationalities…

İstanbul’da hala biraz kozmopolit ve inşaat rantından uzak 2003 yılında UNESCO’nun koruma programı başlattığı Fener ve Balat semtlerinde şöyle bir sokak arası yürüyüşü yapalım istedik. Bir zamanlar tarihi yarımadada İstanbul surları ile çevrili bu semtlerde müslüman olmayanlar büyük malikanelerde Haliç manzarasına göz kırparak yaşarlarmış. Mübadele, Rumların Büyükada, Şişli, Arnavutköy, Kadıköy gibi semtlere taşınması ve yangınlar sebebi ile semt  1960’lı yıllardan sonra özellikle Karadeniz bölgesinden göç almaya başlıyor ve özellikle Haliç tersanesinin Tuzlaya taşınması ile birlikte ekonomik anlamda cazibe merkezi olmaktan çıkıyor. Bu kendine has mimarisi olan güzelim evlerin çoğu restorasyon aşamasında ama hala boş, yıkık veya harap durumda olanlar var. Hatta boş olanların bazılarını Suriyeli mülteciler işgal evi olarak kullanmakta.

Fener ve Balat mimarisini farklı kılan nokta tüm evlerin ve dini ibadethanelerin tek veya 4 kat arasında olması ve cumbalarının hizalı olmasıdır. Bu özelliğe bir de  Haliçe’e dik uzanan sokakların uzun caddelerle kesişmesi eklenince ortaya çok güzel tasarımlı mini bir şehir planlaması ortaya çıkıyor. Bu bölgeye günümüz karakteristiğini veren genellikle 1930 öncesi ve 1930-1950 arası inşaa edilen evlerdir.

We wanted to have a stroll in what we may call once cosmopolit districts of Istanbul,  Fener and Balat districts that are under the protection of UNESCO since 2003. Ayvansaray, Balat, and Fener might be considered as a miniature chronicle of the Byzantine, Ottoman, and modern times. Once upon a time non-muslims lived in this historical peninsula surrounded by the old  walls of the city with a beautiful view of Golden Horn. With the move to bourgeois neighbourhoods of Istanbul (the Prince’s Islands, Kadikoy, Arnavutköy and Sişli) the population structure started to change radically. After the move of the naval industry from the Golden Horn to Tuzla the impovirishment continued. While dozens of restoration projects are underway, the streets and most of the houses  on the area remain, for the most part, a (faded) mirror of what they were a mere hundred, or hundreds of years, ago.Some of the empty houses are now home to Syrian refugees.

Fener and Balat are structured in a  unique road plan where a continuing array of streets intersects one another at perpendicular angles. The architectural uniqueness of the districts can be traced from the religious buildings and the facades projecting a harmonious view because of the bow windows.The height of buildings in the districts varies between one and four storeys. Most of the buildings date to the pre-1930 period  and built between 1930 and 1950s and give the district its characteristic atmosphere.
Processed with VSCOcam
Merdiven önünde dinlenmeler oldukça yaygın / Taking fresh air in front of the doorstep

 

11709528_10152975208807957_1615899271213160250_n
Balat ve Fener sokakları dik kesen caddeleri ile ünlü / Balat and Fener are famous for it’s perpendicular streets
11536343_10152975209847957_800272919681014389_n
Çocuklar sokaklarda oynuyor / Children are playing in the street

Sokaklarda yürürken birsürü farklı dil duyduk gerçekten. Yanılmıyorsak bir kısmında Süryani’ce bir kısmında Rumca ve tabi ki Suriye Arapçası duyduk. Dar kaldırımlı sokakların arasından görünen Haliç ilk kez gözüme güzel göründü. Evlerin arasında asılan çamaşırlar, evlerin minik cumbalarında oturup karşı taraftaki komşusuyla cumbadan cumbaya bağıra bağıra dedikodu yapan kadınlar gerçekten efsane 🙂 Sen ona uyma ya! Doğruyu söylemiyordur o.. Bir de çocuklar arnavut kaldırımlı sokaklarda oynamaya devam ediyor. Özellikle Rum Patrikhanesi yakınlarına Türk kahvesi içebileceğiniz pek çok sempatik kafe açılmış ve ayakkabı tasarımcısı ve antikacı dükkanı gibi enteresan niş dükkanlar bulunmakta. Hatta çok küçük bir odası olan antikacıda müzayedeye bile denk geldik.

While we were strolling through the streets we’ve heard several languages. If we are not wrong we heard Greek, Assyrian and Arabic.. For the first time I found Golden Horn beautiful and glittering among the beautiful houses. The washing lines, and women gossiping from one bow window to another one across, children playing on the street. These were nice sights.  There are nice cafes and small artisan niche shops close to Greek Patriarchy that may be a nice spot to rest and drink some Turkish coffee. A shoe designer and antique shop might be nice spots to stop by as well. They were having an antique auction when we got to the antique shop.

10616651_10152975209612957_863389034865853118_n
Rum Ortaokulu Binası / Greek Ortadox School
11701012_10152975209347957_8329740467463188371_n
Rum kilisesi merdivenlerinde uyuyan şımarık kedi / Spoiled cat 🙂
20150627_144506
Sokaktaki kafelerden biri / One of the beautiful cafes over the street

10156120_10152975208197957_9126238630545225790_n 11218173_10152975207917957_3510204100568025396_n 11659475_10152975209002957_2680683650398222157_n

20150627_14432720150627_14235920150627_144428

10462463_10152975204697957_4450518485828987983_n
Denk geldiğimiz antika açık arttırması / The antique auction we came across